Ey, gövdem yerlerde, ruhum Sen’de… Toprak idim… Yine toprağa karışıp gideceğim… Tende cân idim… Bedende Cihân… Aşka hasret… Ayrılığa hikmet… Lâkin… O gün… Ukbâya nazar eyler iken son ihanetim ile dünyayı bırakıvereceğim… Ninova’da dalga dalga dalgalanan hazin bir ezan idim… Basra’da basiret erkânının inkâr edilemez efkârı idim. Mağaralara kapanan ebrârın göğü anımsatan olmazsa olmaz esrârı idim. Kum’un unutulmaz tellâli… Şam diyârının gülbaharı… Sana’ya ulaşan o kutlu doğumun kanatları… Tûr dağını ayak basanın hafakanı… Ben, İrem bahçelerinde yaprakları Hudâ’ya açılmış nergislerin râyihâsı… Unutulmaz divanlarda konaklamış bülbüllerin ağıtları… Ben. Gözyaşlarım gömüldü Hayber yüklere. Münâcaatlar ile serpileceğim, o gün… Mekke’de muhim, Medîne’de mukim Can Muhammed Mustafa’nın müjdelediği hakiki din ile selâmete ereceğim… Perhiz ettim nice nimetlere! Zamanı geldiğinde fakirlerin aşçısı ben olacağım. Yemin ederim ki (nasip eder isen) zamanı gelince ayaklarım yalın, başım açık, libasım yırtık pürtük Hak dinin hazinelerini yine Sen’in şânın uğruna açlık çekenlere dağıtacağım.
Eğer bir gün adıma salâ verirlerse sakın ola ki aldanmasınlar ölümüme! Ölmemek için göçüp gidenim… Sonsuzluk arzusuna yenik düşenim… Ne adım kalsın… Ne olmayan varlığım… Sözüm ile özüne vasıl olanlardır geriye bıraktıklarım. Câzibedar olduklarının farkına varsam da ne malda gözüm vardı ne de geçtiğim yollarda önüme serilen tahtlarda… Ne canlara… Ne cananlara… Ne dünyada… Ne ukbada… Ne cehennem diledim ne de cenneti istedim. Varsın cennetin güzelliği başkalarının olsun… Rıza’ya razı olmaktı hedefim. Yanılmış isem bunun hesabını yapmayalar…
„Elestü Birabbikum?“ gününe şahit olsam da, unutulganım… Sahipsizlerin barınağı olacağım. Öksüzlerin sevinci… Yaralıların tabibi olacağım… Olacağım… Dağlar yıkılsa da, milletler türlü türlü felaketlerde ezilseler de, devletler karşı konulmaz depremler geçirseler de, hakikat yedi cihan şahsi ihtiraslar uğruna kirletilip gizlense de… Sessizce… Kırmadan… Dökmeden… Hükmetmeden… Günahlara rağmen Hak bildiğim hakikatleri vicdanların ödlerini yerlerinden koparcasına haykıracağım! Gaflete bağımlı cesetleri bitip tükenmek bilmeyen uykularından uyandıracağım… Görünmeden… Sezilmeden… Sen’i bencileyin…
Elli yerimden kopartıldım! Bağışladığın bir yaprak parçası olaydım, zemheri çığında. Ne olurdu? Gülün rayihasını yedi cihana takdim ederlerken kıyametleri kopardılar. Ne ki? Misk-ü anberin, hasretimdir, zira! Sığamam sözlere! Cümleten âlem cümlelere! Tanımaz dertler, devamı! Kabullenemez ağyâr esrarımı! Adıma taziye verenler bilemediler şân-ı şerefimi!
Hem şan hem de şeref idim! Hem hikmet, hem izzet! Hem bereket hem de himmeti ekmel nimet! Ben hem doğu idim… Hem batı. Hem yaz idim hem de maalesef kış idim. Ben hem inkâr hem de iman… Ben… Ben sendim… Sen’de ben(de) idin…
Delicesine… Delirticisine… Arzuladım Sen’i… Adım adım… Can ciger, parçalandım. Pâre pâre, sinem, görgüsüz zülümlere takıldım. Ne çare, hedefsizim! Mesnetsiz kapıldığım sihirler. Zirdelilerin muhbiri ben miyim?!
Bahtıma kederler birikmiş. Duyur, azametli ruhundan üfleneni ruhuma, ne olur… Gözlerim Sen’den başkasını görmeye ısrar ederken nasıl hayıflanamam?! Hakk’ına yakışır şekilde bilenemeyensin! Emir, Sen! Tövbe olsun, küfre çekildim yine ben. Öğretiden ıraksın! Lâkin mânasız olamazsın! Sümme haşâ… Mânân tartışılamaz! İnsanın fehmini aciz bırakan Sen’sin ki „Lem yelid ve lem yûled“ sin. Hem El-Basîratü’l-Basar… Hem ve lem yekün lehû küfüven ehad!
Sabah vakti, zât-ı ubûdiyetine yaklaşacakmış gibi yalvarıp yakaranların olabilseydim! Gama ve kedere isyan edercesine „Allahu ekber!“ deyip gürleseydim! Kahire’de kıyama durmuş a’mâ imamların mübarek seslerine makam-ı rast olaydım. Müstakim duyursa idim Sen’i, hışırtımı belirtmeksizin.
Bildim… Yine bildim… Yeniden bildirildim… Sana olan samimiyetim tanınmamak kaydı ile! İstemedim, bilinmeyi! Ne alkış bekledim, ne de tezahürat! Zira Sen’i anar iken/yazar iken gösteriş etmekten yine Sana sığındım! Günahların binbir türlüsünü yaşasam da… Riyakarlığa ve ihanete açık olarak yaratmışsın aciz bendeni… Kaçtım kaçabildiğim kadar… Hem insanlardan… Hem ins ve cinden…
Ya Ekram el-Ekramîn… Ya Eşher el-Eşharîn… Yücesin! Kalplere meşhursun… Bahtım kapalı olsa da Zât’in aşkına beni tanınmayanlardan eyle! Aciz sözcüklerim ile yüz binlerin virdlerinde olursam olayım… Beni Sana olan samimiyetimden mahrum eyleme… Ne anama… Ne babama… Ne câna… Ne cihâna samimiyet gösterebildim. Açlıklar ile kavrulan alçağın tekiyim, Bilen’sin. İsterim… Dilenirim… Dilenmenin usulünü bilemesem de… Ne olur… Sana samimi olayım, şimdiye kadar olmak istediğim gibi…
Hayalimdir, ebedi, mirâc. Mukaddes yolculuğa şevkim Sen olasın! Kasavetim azb u azap! Dağılıp gitsin mahmûriyetim. Tartışılmaz ezelî mevkiin. Kudreten lillâh aşkım Sen olasın. Mağfiret et sözlerime, tartışılmazsın. Keşfedilemez ağırlığın, ağrıma ağrı mısın? Dilim dînim, hürrün alâ hûr… Baş göz üstüne! İki büklüm zirdelin ben olayım! Zaman ve mekân mefhumunu, mutlak Billâhsin, ölmeden evvel sıyırıp atabilse idim… Yandım oof…
Kabul buyur, lütfen. İştiyakımsın. Aruz aruz arzuladığım Sen’sin! Beste beste beytim… Irzlarına geçiler, tane tane idi şiirlerim… Kıvranıyorum, neredesin? Yandı yanacağı kadar bedenim. Yetişsin ufkuma kafiyelere dökülen şefkatin. Kafiyemsin!

