Maddî-Manevî Sebebiyet Verme (Tesbîb Hareketi):
Psikolojideki ve Sosyo-psikolojideki Kelebek Etkisi (Çığ Etkisi), Beklenti Etkisi (Pygmalion Etkisi), ‘Kendini Gerçekleştiren Kehanet’ (Self Fulfilling Prophecy) gibi olguların penceresinden ülkemizde hususiyle dinî çevrelerde 2013’te patlayıp umuma yayılarak yaşanmaya başlayan güncel dehşetli fitneye derinlemesine nazar edilirse, bu korkunç fitnenin başlangıcı, süreci ve sonucu üzerine daha isabetli tespit, teşhis, sentez ve analizlerde bulunulabilir; fitneden çıkış adına da daha gerçekçi yollar, yöntemler ve çareler ancak o zaman akıllara doğar.
Mülk ve melekût âlemindeki maddî illiyyet ile manevî illiyyet prensibinin, sebeb-sonuç ilişkisi üzerine kurulu düzenlerinde her olan olayda ve olmayanlarda en somut bir gerçeklik olduğunu görürüz ki, bu sebeple de şuurlu müslümanların kalplerinde sancılarla iliklerine kadar acılar içinde yaşadıkları şu emsali az görülür fitne yangınını ilk ateşleyen kıvılcımı çakan’lar, o ateşe odun olanlar veya odun taşıyanları teşhis edip bu fitne yangınını söndürmenin psiko-sosyal çareleri üzerine, çıkışından hareketle çözümler üretebilmek için, ‘esbâb örgüsü’nü çözmek lazımdır; sebepler zincirini takip ederek en başı bulmak, yani tetebbû’ etmek, ilmî bir vecîbe ve dinî bir mes’ûliyettir.
Şeytanın sağdan yaklaşmasından bin beter ‘sağın en sağından inandırarak ihanet edebilen şeytan-ı insîler’, kırk yıllık sâdıkın bile kimyasını bozabilirler; melek kılığında şeytanlık doğururlar. İnsanın genetiğinde potansiyel ihanetin olması, onun suçu değildir, daha doğrusu suç değildir; esas suç, o ihanetin açığa çıkar(t)ılmasıdır, iyi insanların yanlış ve haksız mualece ve müdahalelerle ifsat edilerek bozulmalarıdır. İnsanların genlerindeki gizli şeytanlık hislerini şiddetli tahrik edip mesela bir manada ‘ihanete mecbur bırakmak’, ihanet etmekten daha iğrenç bir suçtur, çünkü münafıklıkta profesyonelliktir.
Sağdan sağdan yaklaşarak insanları kandıran, yaptığı iğvayı, ifsadı biliyordur. En sağdan kandıran ise, ifsadını irşad sanan ve hem kendini hem muhatapları kandıran katmerli bir gâfildir. O yüzden en sağdan ifsat eden mürşid edalı müfsit, ancak kendi kararları neticesi çıkan fesadı görünce işe uyanır, ama o zaman da din ile kalpleri-akılları manipüle ederek o sorumluluğu üzerinden kadere atar, çünkü hesabını veremeyeceğini bal gibi bilir; o sebeple de bilmezlikten gelir.
Belki hemen her insan, öldürülmekle öldürmek arasında kalsa, canını kurtarmak için öldürmeyi seçer ki onu bu mecburiyette bırakmak, öldürmekten büyük suçtur. Kendisine yapılana göre ihanet görülen bir fiil, onu yapana göre pekâlâ bir hak olabiliyor; bu durumda bir fiile, birisi ihanet derken, öbürü hak diyebiliyor. Kimi zaman da görüntüde birisine karşı hâin olan, hakikatte hakka sâdık çıkabiliyor. Bir tarafa göre hâin gözüken, öbür tarafa göre hakperest bir hakikat adamı olabiliyor. Demek ki sadakat ve ihanet kavramları bile ‘bazen’ göreceli, insanların bakış açılarına ve değer ölçülerine göre.
Hem kırk yıllık sâdıklara en sağdan gizli ihanetler et, hem de ettiğin ihaneti hakperestçe açıkladıklarında onlara açık ihanetle iftira et! Birazcık zarar görmemek için kırk yıllık dostuna ihanet edebilen hâin, bir hâinl-i lâin, o ihanetle herşeyini kaybeden eski dostu bir de ihanetle yaftalıyor, iftira çamuruna atıyor, yıllarca kendisini temizlesin dursun.. ne tezat ama! Gerçekten ne kadar yakînsiz olarak övgüler diziyoruz, yahut önyargılarda bulunuyoruz; kör-kütük sarhoş misali, inanarak yargılar, yaftalar ve iftiralar döktürüyoruz.
Hiç kimse imtihan olmadığı bir ihanetten başarıyla geçmedikten sonra geçemeyenler hakkında ‘yılanlık damarlarında varmış’ demeye ehliyetli değildir. İhanete uğrayıp da hala sadakatini koruyan sâdıkların söylemeleri hakları olan o muhatabına acı sözleri, o imtihanı hiç vermemişlerin onlara karşı söylemesi hak değildir. Sınanmadığın bir günahın talihsizini kınamıyacaksın. Başına gelir diye değil, gelmeyecek olsa bile. İnsanlık diye, empati diye bir şey var değil mi!
Günaha razı olmama ile günahkâra merhamet arasında doğu ile batı kadar uzak bir mesafe vardır; empati merhamete çalışır, rızaya değil. İslam’da haramlar belli, helaller belli. Empati haramı helal, helali haram yapmaz. Şüpheli işlerde empati iyi niyete yakın olabilir. “Kendimi onun yerine koyuyorum, adamın yaptığı makul gözüküyor.” Demek, ancak hükmü açık olmayan hususlarda olur ve nitekim caizdir. Şu da var ki: Birinin anlamak, onu bütünüyle haklı görmek değildir, belki onun haklı olduğu noktaları teslim etmektir.
İşlediğin günahları kimse bilmiyor, bir tek sen biliyorsun diye günahı bilinenleri kınamaya yeltenebiliyorsan, günahının durduğu o gizlide kalmayacağına emin olabilirsin. İnsan kınadığı şey aynısıyla veya benzeriyle başına gelmeden ölmez’miş. Suizan edersen, edilirsin. Tecessüs edersen, edilirsin. Gıybet edersen, edilirsin. İftira atarsan, atılırsın. Kınarsan, kınanırsın. Sistem böyle işliyor. Zulmedersen, adalet görürsün; yani cezasını çekersin. Akıllıya kırk kere delisin delisin demişler, deli olmuş. İyiye de kırk yıl kötüsün kötüsün denirse, kötülüğüne inanır, kötülük duyguları kabarır ve birgün iyilikten vazgeçebilir.
Meleklik ve şeytanlık her insanın mahiyetinde vardır. Şeytanlık damarına dokunula dokunula kişi zamanla o dokunana karşı düşmana dönüşür. Nefsaniyet ve şeytaniyet her insanda (evliyada bile) vardır da, adamı tahrik ede ede insanlıktan çıkarmak, tesbîb (günaha sokma) vebali olur. Günaha sokmak, günahı işlemek kadar günahtır. Ha birinin kafasına sıkmış öldürmüşsün, ha intihara sürüklemiş, öldürtmüşsün, ne farkeder!
Şeytan da birini tutup zorla çatıdan aşağıya atamaz, ama o kişiye ilga, iğvâ, evham ve vesveseleriyle kendisini aşağıya attırır. Tesbîb bu! Ben kesinkez şuna şahitlik ve yemin ederim ki: Kırk yıllık sâdıkların kimyasını bozabilecek kadar ‘haklı gözüken’ bir tesbîb ifsadı yaşandı bu ülkede. İnsanları itham ede ede, kendilerinden şüphe duyar hale getiren ve nihayet dengelerini bozan müfsidler zuhur etti dinî çevrelerde. İnsanlara karşı sürekli ithamkârlık, öyle bir tesbîbtir ki, süreklilik arzettiğinde, psikolojide ‘kendini gerçekleştiren kehanet’ denilen ‘pygmalion etkisi’ gösterir ve o ithamı gerçekleştirtir.
İyi işlerin korunmasına yönelik iyi niyetle bile olsa, ‘âzâmî tedbir ve âzâmî teyakkuz’ haddi geçerse ‘paronayak evham’lara dönüşür, o da hiçkimseye güvenmeyen, adem-i itimatçı bir ithamkâra kişiyi dönüştürür. Etkili ve yetkili konumdaki kişi eğer adem-i itimatçı bir ithamkâr olmuşsa, aykırı söze katlanamaz, her haklı ve gerekli eleştirinin altında kötü niyet arar. Adem-i itimatçı ithamkârın tedbir, temkin ve teyakkuz ayaklı paronayak evhamları ve ithamları, dilediği kimselere karşı ağır bir duygusal şiddettir, ezici bir psikolojik baskı aracıdır; ve iyi niyetli ama sâf kalpli muhalif sesleri susturur.
İnsanları ithamlarıyla döve döve ezen, ezikleye ezikleye yönetmeyi huy edinmiş bir liderlik ve aynı kafadaki adem-i itimatçı liderperestler, hedefe koydukları kişiyi, evliya bile olsa, eşkiya çıkarıncaya kadar akıllara gelen bütün kötülükleri, iyilik yapıyormuş gibi icra edebilirler. Kendi hâlinde sâlih bir insanı hiç taşımadığı kötü niyetlerle itham ede ede, nihayet olmadığına dönüştürür, oldururlar ve sonra da ‘Biz dememiş miydik bu kişi böyle böyle diye…’ derler. İyileri sürekli ithamkâr söz ve fiiller altında pygmalion etkisiyle kötüye dönüştürenler; bunu bilerek yapıyorlarsa, asıl kötü onlardır, insaniyete ihanet eden gerçek hâinler kendileridir! İyileri sürekli ithamkâr uygulamalarla kötüye dönüştürenler, bunu bilmeden iyi niyetle yapıyorlarsa, bu kadar zulüm ve ifsat, cahillik kaldırmaz; hele ki ellerinde onlarca, yüzlerce insan güzelinin kanları varken, cehalet mazeretleri olamaz.
Psikolojik pygmalion etkisini bilmeyen cahilliğin iyi gönüllerde açtığı onulmaz yaraları hiçbir iyi niyet saflığı örtemez, telafi de edemez, vesile-i afv bir mazeret olamaz. Kendi insanlarının kimyasını bozabilecek kadar aşırı evham, şiddetli paronaya ve adem-i itimatçı ithamkârlık, katiyen saflık ve cahillik götürmez. Âzâmî temkin denilerek güya iyi niyetle yapılan adem-i itimatçı, ithamkâr ve tecessüslü uygulamalar, eğer iyilerin bile kimyasını bozuyorsa, âvâmı ne hâle getirir, nasıl bir şeytana dönüştürür, iyi düşünmek lazım.
Güvenirlik varsa dindarlık vardır. Güvenirliğin olmadığı yerde dindarlık yoktur. Çünkü Din, mukaddes bir emanet olarak insanın kalbinin köklerindeki eminlik vasfına tevdi’ edilmiştir. Mü’min, inanan-güvenen demektir, Allah’a ve Allah’a inananlara-güvenenlere inanan ve güvenen insan. Mü’minler mü’minlere inanırlar, güvenirler. Kendisine inanılmayan-güvenilmeyen insan, hakiki mü’min değildir ki inanılmayı ve güvenilmeyi hak etsin. Mü’minlere bile inanmayan-güvenmeyen adem-i itimatçılık ise, küfür ve şekten üreyen evham hastalığının ürettiği ‘kurnazlık yılanı’dır.
“Güven tek kullanımlıktır; tek hakkınızı da boşa harcamayın.” Demişler. Herkese güvensiz davranan ithamcı adem-i itimatçılara itimat edilmez. Kimseye güvenmeyene güvenilmez, çünkü kimseye güvenmediği için güvenilmemesi gereken bir bozukluğu vardır. “Bu devirde babana bile güvenmeyeceksin!” diyen kişi, evlatları karşısında bütün babaların hakklarına girmenin özünde aslında kendi babasına ve kendisine güvenmeyen bir psikolojik sıkıntıyla cebelleşmektedir. “En yakın olduğunuz kişilere güvenememek, korkunç bir duygudur.” (Avatar).
Sevgi ve güven üzerine insanların tecrübeleri bize çok şey anlatır. “Önce insanlara güvenmeyi öğrendim; sonra bunu bir daha yapmamam gerektiğini.” Demiş Tuncel Kutiz. Ne kadar da insanlığı toptan harcayan bir söz. Shakespeare daha itidalli ve gerçekçi konuşmuş: “Herkesi sev, pek azına güven.” Eyvallah. Güvenilir bir insan olursan, güvenilirsin. “Sana güvenen bir insana asla yalan söyleme. Sana yalan söyleyen bir insana da asla güvenme.” (Dexter). Çok doğru. “Hiç kimseyi yalan söylediğini anlayacak kadar tanımak istemiyorum.” (Tezer Özlü) sözü de herkesin yalancı olduğunu iddia ederek büyük bir iftira ediyor. İnsanların kalplerindekiler dillerine/kalemlerine dökülmüş. “Kalbinizle yaptığınız her şey, size geri dönecektir.” Elhak Mevlana Celaleddin Hazretleri doğru söylemiş.
Güncel fitnemizi kalplerindeki lümme-i şeytaniye ateşiyle yakan müfsid-i fettânlar, gün gelecek o fitne yangınında sadece yakmak istediklerini değil, kendi evlerini de yanıyor bulacaklardır. Öyle bir fitneyi ateşlediler ki, öyle bir yangın çıkardılar ki, isteseler bile söndürmeleri yıllar alır; arkada korkunç bir enkaz ve yanmış ormanlar, köyler, mahalleler bırakarak.
Fitne demek, insanı dinden-imandan-insanlıktan çıkaracak kadar ağır, en ağır imtihan demek, en şiddetli ibtilâ demek. Bölünme-çözülme-ayrışma demek, hasımlaşma-kapışma-boğuşma-boğulma demek. Dinde tereddüt, imanda şüphe, amelde fesat yaşamak demek. Fikrî anarşi, hissî kargaşa, ruhî kaos ve manevî buhran demek. Ölümden beter bir inkisar ve bedenî-ruhî intihar cehennemi demek. Sözlerin ifadeye yetmediği fitne manasını ancak yaşayanlar bilir, ve bu yetersiz sözlerime hak verir.
Doğruya doğru diyebilmek ve demagojiye pirim vermemek, bu çağın örneği gittikçe azalan en değerli fazileti. Allah kalbimizi korusun. Vefasızlık, gadr, zulüm, ihanet, iftira, yalan, kumpas, itibarsızlaştırma, ötekileştirme, şeytanlaştırmalarla dolu bir güncel fitnemiz var, müslümanların kalplerini bulandırdı, hatta bozdu. Bu yazımsıda, işbu fitnemize bir de, sosyal psikolojideki “beklenti etkisi” (self fulfilling prophecy – pygmalion etkisi) ile tesbîb (sebep olma) açısından bakılmasını öneriyorum, çünkü işin püf noktası orasıdır diye düşünüyorum.
Güncel fitnemize sosyal psikolojideki pygmalion etkisiyle bakınca “kendini gerçekleştiren kehanet”in aslında kendine ihanet olduğunu görürüz. Evet, hâl-i hazırda beyinleri karıştıran, kalpleri ayrıştıran şu bol mihnetli ve belâlı fitnemize sosyal psikolojideki pygmalion etkisi adesesinden nazar edince, bunca kötülüklerin ortaya çıkmasına sebep olanları da gözlerimizle görüyor gibi oluyoruz. Nasıl ki tarihte nice büyük savaşları başlatan bir kötü söz veya atılan bir oktur. Bir sözden, bir oktan ne çıkar denemez! Binlerce ölü çıkabilir, bir devlet batabilir. Nitekim 17/25 fitne operasyonlarıyla öyle bir deprem yaşandı ki, devletin bile şavtı kaydı, yargının çivileri çıktı, ülkede denge şaştı, herşey alt-üst oldu.
Sosyolog Prof. Dr. Robert Merton ‘beklenti etkisi’ni, bir durumun yanlış tanımlanması, yanlışı doğru hale getiren yeni bir davranışa yol açar diye anlatmış. İyilere konulan kötü, yanlış ve yanlı teşhisler, maalesef zamanla mahiyetlerindeki fıtrî kötülük tohumlarını yeşertmiş ve kötüleştirmiştir. Doktorun iyi niyeti, hastayı iyileştirmez; hastaya koyduğu yanlış teşhis ve yanlış tedavinin kötü sonucunu da iyileştirmez, nötrize de etmez. Kaldı ki doktor sanılanlar doktor mudur, irşad koltuğuna oturmuşlar şeyh midir, müteşeyyih midir, o da ayrı bir meseledir.
Ülkemizi kasıp kavuran dinî fitnenin ilk fâil-i fettanları, en hüsnüzanlı ve iyimser yaklaşımla; titizliğin hastalık derecesinde bir ifrat halini mi yaşamışlardır, yoksa bizler bugün tedbir aklîliğinin evham virüsleriyle ifrata saparak adem-i itimatçılık marazına dönüşmesinin sonuçlarını mı yaşıyoruz? Vaiz mübalağası denen müfritliğin sözlerde kalmayıp işlere ve icraatlara yansıması ve yön vermesi neticesi mi zuhur etti kalbimizi parçalayan, beynimizi kaynatan, duygularımızın yakıp kavuran bu fitne darbesi, şu bozgun? Olabilecek bütün kötü ihtimalleri paronaya dercesinde evham yapa yapa istisnâî temkin ve ihtiyat hükümlerinin umuma teşmil edilen kâidelere dönüşmesinin yan etkileri mi şu kahrolası (kahredici ve kahretmiş olan) belâ-yı umumî? Mübtelâlârına kahırlar okutan, âhlarıyla arşı sallayan fiten-i diniyye-i kalbiyye-i akliyye-i vicdaniyye!? “Balık baştan kokar.” hesabı, baştaki balığın başının içindeki paronayalar mı kendini gerçekleştiren kehanetler misali umumî fitneler-fesatlar hâlinde zuhur etti? Kim bilir bu fitneler-fesatlar, ne türlü mağduriyetlere, mazlumiyetlere, mahkumiyetlere yol açacak? İnsanlık tarihinde ilk kanı akıtan Kâbil’in, kıyamete kadar insan öldüren bütün kâtillerin günahından da hissedâr olması misüllü, bu fitnelerin-fesatların müfsid-i fettanlarının, bunlardan doğacak bütün kötülüklerin de birinci dereceden sorumluları olduklarını “sebep olan, yapan gibidir” fehvâ-i nebeviye-i diniyesince bilerek, Kur’an-ı Kerim’in fesada ve müfsidlere dâir âyet-i kerimelerine bilvesile yeniden iman etmeliyiz ve bu fitne sürecini Kur’ânî perspektiften anlamalıyız.
Musa Hub
31 Aralık 2015 Perşembe
Ümraniye / İstanbul
KUR’AN-I KERİM’İN FESADA VE MÜFSİDLERE KARŞI UYARILARI
Gelin Kur’an-ı Kerim’deki fitne-fesat çıkarmak ve bozgunculuk yapmakla ilgili önümüze çıkan bazı âyet-i kerimeleri bir kere daha tefekküre alalım ve yaşadığımız şu dehşet-engîz hadisenin mahiyeti, sebebpleri, ve müsebbipleri üzerine, ve tabii ki kurtuluş çaremize dair derin derin düşünelim. Ne buyuruyor Cenâb-ı Rabbü’l-âlemin olan Rabbimiz:
“Hani Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde birini halife kılacağım.” demişti. Dediler ki: “Orada fesat çıkaracak (bozacak, bozgunculuk yapacak) ve kan dökecek birini mi (halife) kılacaksın? Oysa bizler seni tüm eksiklerden tenzih ederek sana hamdetmekte ve seni takdis etmekteyiz.” (Allah) dedi ki: “Şüphesiz ki ben, sizin bilmediklerinizi biliyorum.” (Bakara, 2/30).
“Hatırlayın! Hani (Allah) Âd Kavmi’nden sonra sizleri halifeler kılmış ve sizi yeryüzüne yerleştirmişti. Ovalarında saraylar inşa ediyor, dağlarından evler yontuyordunuz. Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve bozgunculuk yaparak fesad (karışıklık/düzensizlik/taşkınlık) çıkarmayın.” (A’râf, 74).
Hz. Musa’nın Fir’avunla mücadelesi kadar içerdeki bozguncularla mücadelesine dikkat çekiyor Kur’an-ı kerim:
“(Hatırlayın!) Hani Mûsâ kavmi için su talep etmişti. Dedik ki: “Asanı taşa vur.” (Asanın taşa değmesiyle) sular fışkırmış ve on iki pınar/çeşme oluşmuştu. Onlardan her bir topluluk kendilerine ait olan kaynağı bilmişti. Allah’ın rızkından yiyin, için ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak fesat (karışıklık/düzensizlik/taşkınlık) çıkarmayın.” (Bakara 2/60).
“(Bir işin başına yönetici olduğunda ya da) yanınızdan ayrıldığında yeryüzünde bozgunculuk yapmak, ekini ve nesli ifsat etmek için çalışır. (Oysa) Allah, fesadı/bozgunculuğu sevmez.” (Bakara, 2/205).
“Yeryüzü (Allah tarafından düzenlenip) ıslah edildikten sonra orada fesat çıkarmayın, bozgunculuk yapmayın. O’na korkarak ve umarak dua edin. Elbette ki Allah’ın rahmeti, muhsinlere/kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışanlara pek yakındır.” (A’râf, 56).
“Onların ardından Mûsâ’yı, ayetlerimizle Firavun ve önde gelen avanesine gönderdik. Onlar (ayetlerimizi inkâr edip alaya alarak) zulmetti. Müfsitlerin/bozguncuların akıbetinin nasıl olduğuna bir bak.” (A’râf, 103).
“Firavun’un kavminden önde gelenler demişti ki: “Sen, Mûsâ’yı ve kavmini yeryüzünde fesat çıkarsınlar, bozgunculuk yapsınlar, seni ve ilahlarını terk etsinler diye mi bırakacaksın?” (Firavun onları yatıştırmak için) demişti ki: “Erkek çocuklarını öldüreceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız. Şüphesiz ki biz, onların üzerinde kahredici bir güce sahibiz.” (A’râf, 127).
“Mûsâ ile otuz gece için sözleştik. Buna ayrıca on gün ekledik. Böylece Rabbinin belirlediği süre kırk güne tamamlandı. Mûsâ kardeşi Hârûn’a dedi ki: “Kavmimde benim yerime geç. Islah et ve müfsidlerin/bozguncuların yoluna uyma.” (A’râf, 142)
“Medyen’e kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Demişti ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin! Ahiret Günü (Allah’tan sevap almayı) umun. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak fesat (karışıklık/düzensizlik/taşkınlık) çıkarmayın.” (Ankebût, 36)
“Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (göndermiştik). Demişti ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet/kulluk edin. Sizin O’ndan başka (ibadeti hak eden) bir ilahınız yoktur. Şüphesiz ki size Rabbinizden apaçık bir mucize geldi. Ölçü ve tartıyı tam tutun. İnsanların eşyalarını (değerini düşürerek) eksiltmeyin. (Allah) yeryüzünü düzenledikten sonra orada bozgunculuk yapmayın, fesat çıkarmayın. Şayet inanmışsanız bu sizin için en hayırlı olandır.” “(Allah’ın yolunun) çarpık/eğri olmasını isteyerek ve O’na iman edenleri Allah’ın yolundan alıkoymak için tehditler savurarak her yolun başına oturmayın. Hatırlayın! Siz azken sizi çoğalttı. Müfsidlerin/bozguncuların akıbetinin nasıl olduğuna bir bakın.” (A’râf, 85-86)
(Şuayb dedi ki “Ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adaletle kullanın. İnsanlara eşyalarını eksik vermeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık/düzensizlik/taşkınlık çıkarmayın.” (Hud, 85).
(Şuayb kavmine dedi ki “İnsanların eşyalarını eksiltmeyin! Yeryüzünde bozgunculuk yaparak, fesad (karışıklık/düzensizlik/taşkınlık) çıkarmayın.” (Şuarâ, 183).
“Sizden önceki nesiller arasında -kurtardığımız azınlık dışında- yeryüzünde fesadı engelleyecek birileri olmalı değil miydi? Zalimler ise (yeryüzündeki fesadı ortadan kaldırmak yerine) şımartıldıkları rahat hayatın peşine düştüler. Ve onlar suçlu günahkârlardı.” (Hud, 116).
“(Allah’ın onları savaşa çıkmaktan alıkoyması şu hikmete mebnidir Şayet sizinle savaşa çıkmış olsalardı size zarar vermekten başka bir artıları olmayacak ve aranızda fitne çıkarmak için uğraşacaklardı. Sizin içinizde de onlara kulak verenler vardır. Allah, zalimleri bilmektedir.” (Tevbe, 47).
Fitneci fettân öyle bir bozguncudur ki, kitaptaki hükmü idam edilmektir. Çünkü fitne insanları mânen/kalben/dinen öldürmektir. İnsanları manen öldüren fitnekâr kişi de bedenen öldürülmeyi hak edecek bir büyük günah işlemiştir: “Bundan dolayı İsrâîloğullarına (şöyle) yazdık: Kim bir nefsi başka bir nefse ya da yeryüzünde bozgunculuğa karşılık olmaksızın öldürürse bütün insanlığı öldürmüş gibi olur. Kim de (meşru bir sebep olmadığı için öldürmeyi terk ederek) onu ihya ederse bütün insanlığı ihya etmiş gibi olur. Andolsun ki resûllerimiz apaçık delillerle onlara geldi. Bundan sonra onların birçoğu, bunun ardından yeryüzünde taşkınlık etmektedir.” (Mâide, 32).
“Allah’a ve Resûl’üne savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapanların cezası, öldürülmeleri veya asılmaları ya da ellerinin ayaklarının çaprazlama kesilmesi veya yerlerinden sürülmeleridir. Bu (ceza), dünyadaki rezillikleridir. Ahirette ise onlar için büyük bir azap vardır.” (Mâide, 33).
“Yahudiler, “Allah’ın eli bağlanmıştır/eli sıkı bir cimridir.” dediler. Söyledikleri (bu çirkin söz) nedeniyle elleri bağlandı ve lanetlendiler. (Hayır, öyle değil!) Bilakis, Allah’ın iki eli de açıktır ve dilediği gibi harcar. Andolsun ki Rabbinden sana indirilen (bu Kur’ân), onların pek çoğunun azgınlık ve küfrünü arttıracaktır. Biz, onların arasına kıyamete dek sürüp gidecek bir düşmanlık ve kin atmışızdır. Her ne zaman savaş ateşi yakmışlarsa Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuk için çabalarlar. Allah, müfsidleri/bozguncuları sevmez.” (Mâide, 64)
Müslümanların birbirleriyle hakiki dostluk kurmamaları ve bünyan-ı marsus olmamaları, yeryüzünde büyük bir fitne ve fesadı doğurur ve nitekim doğurdu: “Kâfirler de birbirlerinin dostudur. Şayet yapmazsanız, (kendi aranızda dostluk edip onları düşman edinmezseniz) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk olur.” (Enfâl, 73).
“İçlerinden kimisi ona inanır, kimisi de inanmaz. Rabbin müfsidleri/bozguncuları en iyi bilendir.” (Yunus, 40).
Onlar (ellerindekileri) atınca, Mûsâ demişti ki: “Bu yaptığınız büyüdür. Şüphesiz ki Allah, onu iptal edecektir. (Çünkü) Allah, müfsidlerin/bozguncuların yaptığını ıslah etmez.” (Yunus, 81).
“(Demek) şimdi ha! (Oysa) daha önce isyan etmiş ve müfsidlerden/bozgunculardan olmuştun.” (Yunus, 91).
(Yusuf’un kardeşleri dediler ki “Allah’a yemin olsun ki sizin de bildiğiniz gibi bizler bu yere fesad/bozgunculuk için gelmedik. Ve biz hırsız da değiliz.” Demişlerdi.” (Yusuf, 73).
“Pekiştirdikten sonra Allah’ın ahdini (tevhid sözleşmesini) bozan, Allah’ın birleştirilmesini istediği bağları koparan ve yeryüzünde fesat çıkaranlar / bozgunculuk yapanlar (var ya); böylelerine lanet ve (ahiret) yurdunun en kötü (akıbeti) vardır.” (Ra’d, 25).
“Kâfir olup da (insanları) Allah’ın yolundan alıkoyanlara (gelince); onların fesatlarına / bozgunculuklarına karşılık, azaplarının üstüne bir azap daha katarız.” (Nahl, 88).
“Kitap’ta İsrâîloğullarına şu hükmü de verdik: Hiç şüphesiz, yeryüzünde iki defa fesad çıkaracak, bozgunculuk yapacaksınız ve büyük bir kibirle azgınlaşacaksınız.” (İsrâ, 4).
“Dediler ki: “Ey Zulkarneyn! Şüphesiz ki Ye’cûc ve Me’cûc (topluluğu), yeryüzünde fesat çıkarmakta, bozgunculuk yapmaktadır. Sana bir vergi versek, sen de bizimle onlar arasına bir set yapsan (olmaz mı)?” (Kehf, 94).
“İşte (bu) ahiret yurdudur. Biz, onu yeryüzünde üstünlük taslamayan ve fesad / bozgunculuk istemeyenlere veririz. (Güzel) akıbet muttakilerindir.” (Kasas, 83).
“Onlara, “Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” denildiğinde, “Biz sadece ıslah edicileriz.” derler. Dikkat edin! Onlar ifsad edicilerin ta kendileridir. Lakin farkında değillerdir. ” (Bakara, 2/11-12).
“O (fasıklar) ki sağlamlaştırıldıktan sonra Allah’ın sözünü bozar, Allah’ın birleştirilmesini istediği (bağları) koparır, yeryüzünde fesad çıkarırlar, bozgunculuk yaparlar. İşte bunlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” (Bakara, 2/ 27)
“İnsanların elleriyle kazandıkları (günahlar) sebebiyle, karada ve denizde fesat (bozukluk/bozgunculuk) baş gösterdi. Belki (İslam’a) dönerler diye (Allah), yaptıklarının (cezasının) bir kısmını onlara tattırmaktadır.” (Rum, 41).
Evet, o fitnenin zehrini bedenimizin her hücresinde kahreden bir acıyla yaşıyoruz, ama bize bu fitne-fesadı yaşatan müfsidlerde henüz hiçbir uyanma emaresi görünmüyor. Ben de Hz. Lut aleyhisselam gibi dua ediyorum:
رَبِّ انْصُرْن۪ي عَلَى الْقَوْمِ الْمُفْسِد۪ينَ۟
“Rabbim (şu) müfsidler topluluğuna (bozuculara/bozgunculara) karşı bana yardım et.” (Ankebût, 30).
Musa Hub
31 Aralık 2015 Perşembe
Ümraniye / İstanbul

