Dr. Musa HûbDüşünceEdebiyatNisan '26

Kimesne-i Mahrem

– Bende mahfî, benden ârî; benim için, onun içinim –

Dr. Musa Hub

Ön-uyarı

Bunlar; varlığını hissettiren ama şahsını göstermeyen, kendini gizleyen ama içten içe unutturmayan ve ilk defa kendinden haberdar etmek isteyen ol gizemli kimesneye dair sâhibine özel notlardır. Yazı yazmak için yazılmış yazılardan bir yazı değildir. Her harfi gözyaşı, alın teri ve kanla yaşanmış ve yaşanmakta olan ince ve olabildiğine derince bir yazgıdır. Üstü başı toz toprak, elleri ayakları nasırlıdır. Duygu-düşünce günlüğü’ne düşülmüş, muhatabından gayrına yasaklı kayıtlardır; herkesten mahcup ve her şeyden mahcûl duyuşlardır ki utana sıkıla kelama gelmiş, kaleme dökülmüştür. Bu yazımsı yazgı akıldan ziyade kalbe bakar, ruha dokunur. En azından acıya saygısı olmayan, okumayı burada kessin, yorum da yapmasın. Hâlimle hemhal olan anlar beni. Bıraksın, halden anlayanlar konuşsun veya muzdarip bir sükût ile sussunlar. Bu sözler, edebiyat dizgileri ve sanat süslemeleri değil, harîm-i hareme mahrem bir yaradan akan kanlardır.

Duygu-Düşünce Günlüğüm: 4 Eylül 2025

Şiddet-i iştiyaktan utangaç bir itiraf.

Evet. Orada uzakta çok özlediğim, çok çok çok derinden özlediğim biri var. Kendimi bildim bileli uğrunda nemli bir tomar kağıt gibi içten içe yandığım-yakıldığım, için için ağladığım, geceler boyu uykusuz kaldığım, dipsiz bir hasretle kıvrandığım, buruk bir yürekle her yerde aradığım, bir ümit beni arayıp bulmasını, karşıma çıkıvermesini beklediğim, bütün pencerelerden yolunu gözlediğim, kapılara baktığım ve yolumu gözlediğini bildiğim, bildiğimi sandığım biri var. Eminim var, kesinlikle var. Ama kim veya ne, işte onu teşhis edemiyorum…

Her sevgiyle konuştuğumda sanki gizlice kendisine de telmihlerde bulunduğum, sevdiğim her şeyin arkasına gizlendiğini sandığım, her hasret türküsüyle/filmiyle kazan gibi kaynayıp ocak gibi tutuştuğum, gecelerimde rüya rüya aradığım, uyanınca “nerdesin, nerelerdesin” diye diye her yeri kolaçan ettiğim, bulamayınca da âhlara boğulduğum biri var; ömrüm boyunca bütünümle hasretini çektiğim birisi. Ama kimdir veya nedir hâlâ bilemiyorum.

Geçmişten mi, gelecekten mi, hâlden mi, paralel evrenlerden mi, misalî mi, insanî mi, yoksa ruhanî mi? Meçhule aşk olmaz. Meçhul bir şahsa duyulan platonik bir aşk değil bu. Ne mecazî, ne de ilahî bir hasret. Godot’u bekler gibi, ‘gurbet treni’ni gözler gibi. Samuel Beckett’ten Arif Sağ’a bütün bekleyişlerimin bekleyişi, bütün hasretlerimin hasreti. Kimsin, nesin, nerdesin, nasılsın?

Gerçekten var mısın, geçmişte yok musun, gelecekte var olacak mısın? Muhayyilemden varlığa mı yürümeye çalışıyorsun, şuurum taalluk etmeksizin? Beynimden mi doğuyorsun, kalbimden mi? Önce tahayyül, sonra tasavvur, sonra da teşahhus mu? Bana mı geleceksin şehadet âlemine, yoksa beni mi kendi boyutuna çekeceksin ya da berzahta mı mülâki olacağız? Kimsin? Sen ben misin yoksa, benden öte, benden içeru, benden dışaru?

Esasen ben kendimi mi arıyorum, kendim mi beni? Evet evet, kendim mi beni arıyor, ben mi kendimi? Yoksa bu, kendime kendimde kendimle bir vuslat hayali mi; sîreti meçhul, sûreti meçhul. Alâmetler var ama kendi yok. Hakikat-i insaniyem mi, yoksa insanlığın atası “İmam-ı Nevi’l-İnsan” mı, hasretiyle yandığım, hasretimle yanan ata?

Yok yok, o bir insan olamaz; insan öncesi, melek ötesi, ruhanî diğerisi, nev-i şahsına münhasır, herkesin olmayan, sırf bana ait ve aidiyetinin farkında bir varlık. Neyim olur, kimim olur orasını bilmem ama her ayrılık şiirinde, her firkat filminde içten içe ciğerimi yakan onun hasreti, onun hissi.

Evet, kendimi bildim bileli ben birini arıyorum, birini bekliyorum; öyle biri ki ne var, ne yok. Duygularımın derununda gizliden gizliye bir arayış, bir gözleyiş, bir özleyiş, bir bekleyiş. Bir meçhule duyulan yanık özlem. Tanıştığım hiçbir insan o değil ama her insanî güzellikte onun kokusunu, onun neşvesini alıyorum; ne ki gelmiyor ama gitmiyor da!

Orada uzaklarda bir yerlerde “biri” var, içten içe sevmeyi seviyor ama asla konuşmuyor; sevgisini sinyal olarak gönderiyor, kendisini sevdiriyor; özlüyor ama özlediğini kendisini özleterek hissettiriyor; her sevgi dolu gözle o bakıyor, kendini aratıyor ve intizar içre intizarlara sokuyor.

Diyebilirim ki sanki ân be ân benimle senkronize olmuş ve aramızda en dip ve en gizli bir iletişim ve etkileşim varmış gibi. Beni özlediği için onu özlüyorum, onu özlediğim için tarafından özleniyorum. Bir salih daire içinde karşılıklı bir muârefe ve muâşakanın belli belirsiz sinyalleri, var-yok arası izleri. Ontolojik bir romantizmin sanal aleminde kurgusal simülasyonlar görüyor değilim. Görseydim, beynimin ve hayal gücümün yapabileceği en hûb (en iyi, en güzel, en hoş) ve en mükemmel varlık tasarımlarını görmüş olurdum, heyhat…

Bendeki bu gizli özleyişin, gizemli arayışın ve bekleyişin psikolojik kökleri nereye dayanıyor olabilir diye çok düşündüm. Her şeyin kökeni çocukluktaymış. İlkokulda okuduğum Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Tahir ile Zühre, Arzu ile Kamber, Şah İsmail ile Gülizar, Karacaoğlan, Köroğlu, Dadaloğlu gibi destanlarda; ortaokul ve lisede okuduğum romanlarda veya Yeşilçam filmlerinde aşık olan, aşkından ayrı düşen ve kavuşmak için çırpınıp duran hep bendim. Tâ o yaşlarda Anadolu romantizmi iliklerime kadar işlemişti.

Hoş, daha çocukken okuduğum peygamberlerin ve peygamberimizin hayat hikayeleri; Yusuf ile Züleyha, Yemen illerinde Veysel Karanî, Hz. Ali’nin cenkleri (Hayber Kalesi cengi, Kan Kalesi, Berber Kalesi, Nemrut Kalesi, Ecel Kuyusu, Ejder Kalesi, Billûr-ı Âzam cengi), Hz. Hasan, Hüseyin ve Muhammed Hanefî’nin Üç Yol Cengi, Elburz Kalesi Cengi, Kerbela Şehitleri, Kerbela’nın İntikamı: Horasanlı Ebâ Müslim, Kesik Başın İntikamı gibi kitaplardan içselleştirdim ilk dinî romantizmi. Gönül Doktoru ve Huzur Sokağı gibi dinî romanlarla ise iyice pekiştirdim. Kara Murat ve Tarkan dergilerinden ve Cüneyt Arkın’ın tarihî filmlerinden millî romantizmin (Türk kahramanlığının) ilk tohumlarını kaptım. Fakat hepsinde ben hep mazlumdan, mağdurdan, garibandan yanaydım, acı çekenlerin arasındaydım.

İlkokuldan sonra gurbete çıktım ve bir daha sılama dönemedim. Ömrüm gurbetlerde hasretle geçti; anama-babama, kardeşlerime hasretle. Hasret karakterim oldu, kaderim oldu. Mesela şu an bile ben yanımda duran eşime ve çocuklarıma hasret yaşıyorum. Çocuklarımın çocukluklarına, bebekliklerine hasretim. Onlar her geçen gün büyürken, her geçen yaşlarını tutmak istiyorum, öylece kalsınlar diliyorum ama tutamıyorum; ve her geçen yaşlarını özlüyorum onlardan çok. En güzel anların resimleri ve en tatlı anıların videoları, özlemlerimi söndürmüyor, yangına çeviriyor.

(Sırası gelmişken itiraf ediyorum:

Benim de en büyük zaafım, sevmek. Ben sevmeyi seviyorum, sevilmeyi seviyorum. Bir sevdi mi, ölümüne seviyorum, ölmeden bırakamıyorum. O yüzden dün sevdiklerimden hiçbirini bugün bırakamadım. Sevdiğim hiçbir insanı hayatımdan çıkaramıyorum, hayatımdan çıkarsam bile kalbimden çıkaramıyorum. Sadece insanları mı? Çocukluğumdan beri aramızda duygusal bağ oluşan hiçbir canlıyı, cansızı unutamıyorum; hangisini düşünsem hasretle yad ediyorum. Çocukluk eşyalarımı, oyuncaklarımı, giysilerimi, ilkokul kitaplarımı, resimlerimi. Köpeğimi, kedimi, çocukluk arabamı ve bütün arkadaşlarımı… Sevdiğim her şey bende firakla bir hasret yumağı oluşturuyor. Hasret sarmalı içinde boğulacak gibi olurken, ahirete iman imdadıma yetişiyor ve binlerce hasretle iç içe yaşamaya devam ediyorum.)

Ben zaten çocukluğumdan beri hep ayrılıkların çocuğu oldum. Gurbette okurken mesela, ara tatillerde memleketime giderken, otobüste “iki hafta sonra yine bu otobüsle geri döneceğim” diye düşünüp ağlardım; daha aileme kavuşamadan, onlardan ayrılığın acısını çekmeye başlardım. İlkokuldan beri gurbetlerde olduğumdan; anneme, babama, kardeşlerime, akrabalarıma, arkadaşlarıma, köyüme doyamadan büyüdüm, yetiştim, yetişkin oldum ama içimdeki o gurbetin çocuğu özlemler içinde hiç büyümedi, hep öyle çocuksu kaldı. Özlemlerim ise günden güne, aydan aya, yıldan yıla büyüdü, hiç küçülmedi.

Hep büyük şehirlerde yaşadım lakin ruhum hep köylü kaldı. Bir gariban köylü misali gurbetin uzak şehirlerinde, kalabalık sokaklarında yapayalnız yürürken, zenginlerin evlerine uzaktan uzaktan bakıp görmezden gelen bir umarsızlıkla ama içten içe tuhaf bir merak ve ezginlikle boynumu bükerek yandan öylece geçip giderdim; o meçhul hûb’un hayalini düşünüp sanki kavuşmuş da ayrılmış gibi “şimdi uzaklardan bakan ben oldum” türküsüyle duygulanırdım. Nurullah Genç, “bakanlar baktı sana; ben uzaktan uzaktan…” mısralarını yazmadan önce ben yaşıyordum.

Belki de bir meçhulü intizarla geçen ömürlük bu hal-i garibim, gurbetlerde tükenen gençliğime dayanıyordur kim bilir. Ruhum, ilkokulu bitirdi bitireli, gurbete çıktı çıkalı, geçtiği bütün tren istasyonlarında, otobüs garlarında yolcusunu bekleyenlerin bekleyişleriyle bekleyip durdu. Kimi, neyi beklediğimi bilmeden hep bekleyen bendim, belki beklenen de bendim.

Gurbet Treni filmindeki İbrahim Tatlıses’in o tren garında üstü-başı dökük, boynu bükük, yıllarca bir umut bekleyişlerini ben her yerde ve ömürlük yaşıyordum. O Urfa yanığı sesiyle ruhumu yere çökerten şarkısının nağmesi ve güftesi ile tıka basa dolmuş olan göğsümdeki kalbin iki gözesi iki göz-iki çeşme kan ağlıyordu ve vücuduma kanlı gözyaşlarını damardan veriyordu: “Sevgilimden bir haber al gel gurbet treni. İçimdeki ateşi söndür gurbet treni. İçimdeki hasreti dindir gurbet treni.”

Zonguldak – Karabük arası gidip gelirken bindiğim her kara tren, ‘Gurbet Treni’ydi benim için. Bursa, Bartın, Ulus, Safranbolu, İstanbul, İzmir garları ve otobüsleri hep birer intizar duraklarıydı. Bindiğim veya yanımdan geçen her otobüste gözüm onu arardı; ama kim olduğunu bilmezdim.

Şehirlerin insan seli içinde adeta yüzer gibi yürürken gözümün, omzumun-elimin çarptığı insanlara beni çarptıran hep o muydu, onun şaşkınlığı mıydı? Acaba bir gün pat diye karşıma çıkıp bana bir sürpriz mi yapacaktı da ömür boyu her canlıda-cansızda bana kendini aratıyordu, her durakta bekletip duruyordu?

Tarifsiz hasretlerle dolu dolu intizarlarımı tavsiften ve tasvirden acizim. Derinden derine ve kendi kendine sessizce hasret çektim; içli içli ve için için, buruk buruk ve kavruk kavruk yana yakına hasret çektim; uzaktan iç geçirerek sızım sızım bir sükûtla kahırlı hasretler çektim.

Kavuşmaya can atan ama kavuşamadıkça içine kapanan, çaresizce, zamana küsercesine sitem dolu duyuşlarla hasret çektim. Ben o hasreti, Karabük Kardemir fabrikasının bacası gibi dumanlı ve kahırlı o hasreti ta ciğerlerime çektim sigara içer gibi; ama dışıma değil, gene içime içime üfleyebildim, içime içime öksürebildim ciğerlerimi kusarcasına.

Kime ne diyebilirdim, neyi açıklayabilirdim ki? Damla damla kanayan ve her damlasıyla fokur fokur kaynayan bir ‘gizli aşk’la hasret çektim, bir sırlı şevkle diplere çekildim. Kendi içinde gizliden gizliye patlayan bir volkan gibi taşmaya hazır bir yürekle hasret çekerek intizar ettim durdum.

İçim burkularak, dalıp dalıp giderek, düştüğü boşlukta asılı kalarak, gene de ince ince umduran düşüncelere kapılarak, yangın yerine dönmüş bir göynük gönülle bekledim durdum bir ömür; bir başıma, mahcup ruhumun perdesini titreten ‘o meçhul hayal’in geleceği, görüneceği hülyasıyla.

55’lik bir bedenin göğsünde atan 15’lik bir kalple hala kendimi yiyerek hasret çekmeye, devasız derde düşmüşlerin çaresizliğiyle, ölümüne sevdalıların amansız bekleyişleri gibi (…) bir intizarla beklemeye devam ediyorum; hayat yolunda, duraklarında, belki de son durağında, kim bilir…

Bir son bu, ilk ve son. Şevkimin şiddetinden onu ifşa ediyorum; belki bu kez ömürlük hasretim, cemalini rüyetle taçlanır ümidiyle. Bıçağın kemiğe dayandığı bir sırrı ifşaya cüret eden kalemin kaderi her zaman kırılmak olamaz, olmamalı. Çünkü kalem kendiliğinden yazıyorsa, mesul değildir. Kaderi yazmak olan bir kalemi tutan elin kaderi, yazgısını yaşamaktır. Yazıyorsa, yaşıyordur. Ölüler yazamaz.

Ben mi kendimi inandırmışım, yoksa o mu beni kendisinin varlığına inandırmış bilemem; fakat uzak olmayan bir yerde, belki de bende sadece ve yalnızca benimle ilgili bir meçhul-ü ma’lûm-u mahsus (yani hissedilerek varlığı bilinen ama kendisi, kimliği ve neliği meçhul olan) birisi var, bundan eminim.

Gençliğimde bir kurtarıcı beklentim de vardı; bir kurtarıcıya ulaşmak veya bir kurtarıcı olmak.. Ama bu başka. Sanki tüm insanları en güzel güzellikleriyle, en şirin şirinlikleriyle, en iyi iyilikleriyle birleştirmişim ve bir meleğ-i insanî inşa etmişim gibi de değil. Ondan öte, ondan üste, ondan yüce, ondan beri, ta bende mahfî.

Bende mahfî ama benle sınırlı değil. Benle ilintili değil; ilişkili, irtibatlı. Ya bir ömür beklediğim/özlediğim ben kendim isem? Ya ölünce beklediğimle karşılaşınca “A, sen ben mişsin” diyeceksem? Bilemem. Ya da gerçekten beni sonsuz saadete erdirecek bir ‘şey’ ise? Kimse değil, bir şey. Kimselere kimlik kazandıran, değerliler değerlisi bir şey.

Kim bilir, belki de bütün arayışlarımızda kendimizin en iyi versiyonunu arıyor da olabiliriz. O da beni arıyorsa, niye olmasın? Kendimiz? Hakikatteki bilkuvve kendimiz, şehadet alemindeki bilfiil kendimize imdat etmek için mi varlığından haberdar ediyor, şefkatli muhabbetini ve şevkli hasretini hissettiriyor; kendine cezbediyor, celbediyor.

Ben kimim, neyim, hakikatim nedir, onu bile hakkıyla bilmezken; o kim veya ne, ben nereden bileyim? O bir meçhul-ü mahsûs, yani varlığı hissedilen ama kendisi bilinmeyen. İki ayrı aleme düşmüş ikizler gibiyiz; belki de ikiz değil, tekiz ve biriz. Biz miyiz, ben mi? Her şeyin kendisinde gizlendiği. Her şeyiyle benim olan, her şeyimle kendisinin olduğum bir “şey” mi?

* O ki benden ârî ama bende matvî.

* O ki bendeki kenz-i cemâlî, kimesne-i mahfî.

* O ki sırf benim için, sade benim için, yalnız benim için ve ben de onun içinim.

* Neredesin ey kimesne-i mahrem-i naz u niyazım, râz-ı dîlim.

Her ne ise veya kim ise, ta küçüklüğümden beri içimde tuttuğum bir cümlelik, belki de bir kelimelik sırr-ı insanîmi paylaştım “duygu-düşünce günlüğüm”le. Ama bilmem ki iyi mi ettim, ketmetmeye devam mı etseydim. Aynı veya benzer bir hissiyatı mukaddes bir emanet gibi yüreğinde taşıyanlara ilhamen, kayıtlara geçsin, benimle toprak olup gitmesin istedim. Belki de o istedi, kalp kalbe karşı geldi.

Hakkında hüküm veremiyorum; insan mı, cin mi, ruhanî mi, melek mi, meleğ-i insanî mi, kendi hakikat-i insaniyem mi? Paralel evrenden biri mi yahut oradaki perisprim (esîrî bedenim) mi, yoksa bütün evrenlerin kalbinden bir ilahî mi? Ya da neyin nesi, hiç bilmiyorum. İçimde hep eksik kalan bir yerler var, oralar onunla tamamlanacakmış gibi; ben her gün, her saat, her an, her yerde hep onu bekliyorum gibi bir sezginin meclûbuyum, mecbûlüyüm.

Yanakları al al olmuş bu sayfayı daha fazla utandırmak istemiyorum. Zaten bu benim çok mahrem, çok hususî, gayet ince ve alabildiğine derin bir ömürlük hiss-i latifimdi; ruhî bir arayışın, kalbî bir özleyişin, vicdanî bir gözleyişin, hissî bir bekleyişin, aklî bir sorunun, fikrî bir soruşturmanın, zihnî bir kovuşturmanın, küllî bir kavuşma arzusunun kimsesiz ve sessiz bir ahıydı. Gönül arşını titretiyordu.

Yücelerde kabul görüp dünyada cevabını bulacak mı, yoksa bir sürü sorularımız gibi bu da öte tarafa mı kalacak? Ölümle ölecek mi, yoksa cevabını mı bulacak? Çaresizce beklemekten ve yolunu gözlemekten vazgeçemeyen kalbim, söz buraya gelince daha fazla dayanamadı; şöyle derin bir nefes eşliğinde ömürlük sessizliğine geri çekildi ve yeniden sükût kesildi. Kalem sekte-i kalpten kırıldı gitti. Ve yazımsı burada bitti.

Sonradan İlave Bir Son-Not:

Ey bu satırları okuyan göz ve ey o gözün arkasındaki insanî öz; seni de, sizi de bekliyorum ey özümü cezbeden ilahî köz…

Hatrınız bâkîdir. Yeriniz başımızın üstünde, sevginiz gönlümüzde ve değeriniz kâbe-misaldir. Bir yabancıya gidiyor gibi değil, kendinize geliyor gibi gelirsiniz. Bende beni değil, kendinizi bulursunuz. Beni bulursanız, söyleyin ona onu arıyorum her bende, sende, onda. Gelirseniz, kendini kaybetmiş bir ben aynasında kendinizi görürsünüz; ülfet, ünsiyet ve muhabbet ile bir yaban huzurunu meşk edersiniz. Ben de sizin meşkinize akseden o kimesne-i mahfînin üçüncü gözü ile göz göze geldiğimi ve söz söze düştüğümü düşünüp bir anlık müteselli olurum…

Dile getirilmesi zor mu zor bir halet-i hissiye-i sırriyemi faş ettim. İnanan ve güvenen bir mümin olarak hâlâ adem-i itimatsız bir hüsn-ü zanna itimaden, yâr diye yaramı gösterdim; ister hâr ol, ister bâr ol, ister yâr ol, ister câr ol, ister kâr ol. Ne olursan ol, kendin ol.

Daha ne diyeyim. Göğsünde hâlâ saf çocuk/luk kalbi atan büyüklere kelam olsun. Mahrem-i esrar-ı nihan safîlere selam olsun.

Bir haftada iki kere rüyetiyle ruh-u müştakımı kendinden haberdar eden ahiret kardeşim Tugay Mola’ya ithaf olsun. Allah merhametiyle muamele buyursun. 9 Nisan 2026

 

 

 

 

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment