Ahirzaman Gül’üm
Tugay Mola
Hûb Ağabeyim…
Beyaz atının üzerinde bir sabah vakti mezarıma doğmanı arzuladım. Bir kere gelmen benim bin kere gitmeme engel olacaktı. Dağ yarılsaydı, bağ-ı bustân yansaydı… Nasıl olurdu halim? Çaresizim ey gönül. Çaresizim!
Seni severken senin sevdiklerini de sevdim. Davanı sevdim. İhvânını sevdim. İnan o’nu ben, seni sevmeden önce sevdim. O’nu, seni görmeden önce gördüm. O’nu, seni duymadan önce duydum. Duyanlar ve o’na uyanlar buldular cân içinde huzuru. O’na vefasız olanlar kaldılar benim gibi zan içinde! Feverân ederler. İsyan ederler. Tıpkı benim gibi. Yolda kalmışlar….
O mâlum “nâsıra” hâini gibi olmadığıma şükrediyorum… Lâkin yolda kaldım. Hatanın ve günahın her çeşidine göz yumandım. Ancak davaya ihanet edenlerden çok uzaktım. Kendime cent defa ihanet ettim. “Gariplerim” dediklerime asla! Ne ilkte ne de ahir vakitte! Sizlere topyekûn bakarken sizlere atılan ğaliz iftiralara tahammül edemeyip el âleme kin bağlayandım. Ve hâlâ bağlarım… Ben oturup oturup yeniden ağlarım. Ateşte yanarken sevinirim ben. Ocaklarda sızlarken gülerim ben, ‘ağlarken mutlu olduğunuz’ gibi…* Bu gece bağışını istirham edip hasretimi bizim o ‘dünyalar güzeli’ne yakmak isterim…
[*Editör notu: Kıymetli yazarımız Tugay Mola’nın ‘ağabeyim’ diye hitap ettiği ve ‘ağlarken mutlu olduğunuz gibi’ dediği kişi, Dr. Musa Hub hocamızdır, onun ‘Yalnızlıkta Buluşmak’ başlıklı makalesinin girişine ve bitiş cümlesine atıfta bulunmaktadır: “Ben ağlarken mutluyum. Titrerken ısınıyorum kış ayazında. Kan yutmanın cehennemî tadı zevk oldu sanki damağımda. Havasız yaşıyorum, gıdasız doyuyorum ve uykusuz geceliyorum adeta. (…) Seni artık tanıyorum biliyorsun ey ben! İtiraf et; kimsesiz bir zavallısın; ancak ağlarken gülebilirsin sen…” 16 Ocak 1993, Demirtaş / Bursa. Bkz. Musa Hûb, Bir Kalbin Alınyazısı, s.205-207, Merkür Yayınları, İstanbul, 1999.]
Ey Ahirzaman Güzelim…
Elek elek acı belendi topraklar! Ey Sen, nerdesin? Felek felek yangın yağdı analar! Sen nerdesin ey? Tullâb yangına düşerken Sen nerdesin ey can? Çık ğayri ortaya… Gel gayri kutlu vatanıma, (gönül yuvama)… Sen söyle… Mızrabın hali kalmadı! Ey can… Sen (ruhaniyetinle) görünürken o kutlu beldede ne bayramlar yaşamıştık! Ne Fatihler tanımıştık! Seccadeleri kum olmuş nice gönülleri alkışlamıştık! Gönülleri toprak olmuş güzel güller koklamıştık! Sanki baharı tatmıştık! Nerdesin ey Sen? Seni bekliyor. O kilidi eline (yeniden) almanı istiyor! Dön ey cân… (Hâmili olduğun o diriltici ruh ile) geri gel ey ahir zaman cihân! Geri gel…
Gülhâneler senin biricik tebessümüne güllerini fedâ ederler! Bülbüller senin azıcık iltifatına canlarını vakf ederler! Sen ey cân… Ayrılık ateşi daha ne zamana kadar yanacak? (Hayat dönemiyle) ‘vuslat türküleri(miz)’ daha ne zamana kadar ağlayacak? Yetimler ve niceleri daha ne zamana kadar dayansınlar? ‘Ayrı yaşıyoruz!’ diye çığlık atan sersemlerdenim! Ayrı yaşayan ben ve benim gibilerdir! Zira Sen ezelden beri kapını herkese açtın. Dövene elsiz, sövene dilsiz davrandın. Senin şânındandır o!
Âşık-ı bîkarârım. Lutufkâr kapın olmasaydı hiç gelir miydim yanına? Merhamet sahibi olduğunu bilmeseydim o selamı getirir miydim gönül diyarına? Aşk sahibi olduğunu bilmeseydim Hûb’bundan dem vurur muydum? Beldeler gezdim, ülkeler gördüm, gönüller tanıdım ama Senin gibisini hiç bulamadım. Nasıl bulacaktım o candan sıcaklığı? Nasıl tadacaktım o katıksız aşkı? Nasıl bekleyecektim o ‘belâ’sız vefayı? (belâ, yani evet!) Ama hiçbirisini bulamayacaktım… Hiçbirisini…
Seyyid Fevzeddin yoldan geçerken dervişlerin kurban olsun sana. Ballar balını bulanlar yağma olacak olan kovanı neylesin? Kurban olsun… Canlar sana kurban olsun. Gül yanmazsa ben yanayım. Gönül kanmazsa ben kanayım. Şehit şerbeti nerdesin? Seni içmek isterim. Nerdesin ey sevgili?
Affet vefasızlığımı. Affet hayâsızlığımı. Şarkılarım düştü kışlarda. Âşıklarım öldü o bilinen “Ocak”larda. Mektuplarım sızdı ıpıssız kuytularda. Acılarım çıldırdı acımasız buûdlarda. Bilseydim senin olduğunu, o kırılası kapıyı açardım. Bilseydim senin o engin mehabbetini yırtardım o yırtılası mektupları. Bilseydim affettiğini, bırakırdım o yok olası dünyayı. Bilseydim… Bilseydim fermânının gelişini… Bilseydim…
Ben bilemedim, Sen bilensin. Ben tanıyamadım, Sen tanıyansın. Ben sevemedim, Sen sevensin. Ben tadamadım, Sen tadansın. Ben duyamadım, Sen duyansın…
Ey cân… Ey sevgili… Beyaz atının üstünde yıldırımlarla yarış edeni neylerim ki ben? Ben Seni isterim. O cennet bahçende reftâre dolaşmak isterim. Sen bilendin, Ben isteyendim. Sen verendin, Ben dilenendim. Sen vakfedendin. Ben söylenen, Sen ise söyleyen. Ben aciz idim, Sen hâkim… Ben ve Sen… Bilseydim…
Yüreğime indi ayrılık acın. Seni düşündüm. Seni bana büründüm. Belki de beni sana bürüdüm. Bir merhametine vermeye hazırdım yüreğimi/ciğerimi. Bir haberini almaya, razıydım dünyalık ayrılığa. Can bedenden çıkar da senin “Hay” silüetin sarsılmadan parıldar gök yüreğimde. Affet beni ey yıldız… Affet beni ey güneş… Affet beni ey dolunayım… Affet beni ey âlem-i cân… Bir bilseydim “hadi gelsin” dediğini…
Ekmeğim gırtlağımda kurudu. Sevincim yüreğimde küflendi. Emeğim elemlerimde kilitlendi. Sevdiklerim o denizin dibine gömüldü! Hazinemi kaybettim. Yıllar oldu… O gömülen hazineden daha iyisini bulabilirim zannıyla tükendim. Ama bulamadım. Yüreğimdeki “aşk” o malum denizin altına gömüldüğünden beri azab yaşamakta. Ağladığı gün yoktur. Çığlık atmadığı an yoktur. Bekleyip durdu, seherledi….
Yolları gözledim. Denizleri gezdim. Gözlerimi göklere çevirdim. Kâh yerde aradım… Kâh gökte… Kâh yalnızken… Kâh kalabalıkken… Kâh inde iken… Kâh cincide iken… Kâh nurda iken ve kâh ateşte iken… Kâh havada iken… Kâh denizde iken… Kâh Nûman’da iken… Kâh Şems’te iken… Kâh Ay’da iken… Hep senin hazine gönlünü aradım…
Acılı yolculuğumun bidâyetinden beri bir defa olsun gönlümle vefâsızlık ettiğimi hatırlayamadım. Nefsim vefasız olsa da gönlüm vefasız olamazdı. N’olursun bahtına düştüm, Sen girdaba kapılmış gönlümü tanı ey cân… Seni bir defa olsun çıkart(a)madım hazan yolcuğumdan. Tattığım acıları yaşarken hep seni düşündüm. Gördüğüm vefasızlıklar olmuş olsa da hep seni gözledim. Kapılarını kapatmışları tanımış olsam da kapının hep açık olduğuna inandım. İnancım ve imanım arasında sıkışıp kalmışlığım bana zârı zârı yazdırdı…
Ey sabah gülüm…
Ben sana vurgunum. Geçmişimi savururdum. Geleceğimi avuturdum. Ben senin bir aşkın için gecelerimi ağlatırdım. Biricik silüetine bütün aşkları aldatırdım. Sana… Sen… Sadece senin o engin deryân… Sadece senin zengin edân…
Cânıma dermân… Ey Aşk-ı Cân…
Açıl gayri kölene. Gül gayri bendene. Sensiz zaman hûn! Sensiz devran ağlar ceyhûn! Ağalar-babalar toplanıp önünde diz çökerlerken ben neden hala karşına çıkamadım? Günahım elest bezmi azabımdan da mı büyük olacaktı? Ben seni sevdim… İnan ben hep seni sevdim. Bu sevgi uğruna kitabı fırlattım. Bu sevda yoluna libasımı attım. Bu aşk durağında son kalan akçemi de karşılıksız dağıttım… Her gece gönül cemâline bakabilmek için şeytana yal kattım! Her hece seni ayda sezebilmek için nefsimi ağlattım. ‘Lâ tuziğ kalbî. Ba’de iz hedeytenî…’
Gönüldü Kerbelâ sînezenleri işgal ettiler ey cân… Ey Hüseyin cân… Ey Hasan kurbân… Kalk artık… Dirilmek isterim. Uyanmak isterim. Sadece senin yolunda olmak isterim… Uyan ey cân… Uyandır beni… Sev ey cân… Sevdir beni… Gör ey cân… Gördür beni… Zira ben seni isterim seni…
Taptuk sabırlı Yunus değilim ki. Şam’ı yeniden aşan Şems de değilim. Aşkı özünden yaşayan o derviş de değilim! Elimde avucumda ve zârı zâr gönlümde iflâsı yaşadım. İflâs ettim ey cân. Yıllar oldu. Bakmaz mısın bir defa? Acımaz mısın bir daha? Müflisim! Sen Sultansın… Bense bir köle… Lutfedip tenezzül edişini ne de çok isterdim…
Sen o kutlu tâç. Sen o muzaffer taht. Sen, o dîli her şeyden tatlı olan sen… Sen anlattığın hakikatlerle rahmet rahmet yağarken huzûr-u yakîninde olanlar o bereketleri alıp götürdüler güneşin doğup battığı yerlere. Sen ocaklarda yangın içre “Ey Dost, Ey Dost… Ey Dost” diye kurbanlarını o malum mabedlerde ağlatırken, senin o damla damla lâl-ü güher ilhâmını alıp götürüecekti yiğit oğlu yiğitlerin… Uzak diyarlara… En ucra köşelere… En bilinmedik yerlere gariplere garip olmak için hicret eden yârânların vardı ey cân…
Ey cân… Karşında küstahça konuşmuşluğumu affet… Uzaklara… O gökler üstü dâvâyı anlatmak için erenlerin vardı… Yasin’lerin vardı… Fatiha’ların vardı… Öksüzlerin, yetimlerin vardı… Canı dudağına gelmiş âşıkların vardı… Her yer güllük ve gülistanlıktı… Nemrut ateşinde irem bahçelerinde dolaşırmış gibi gezen reftâre hak dostların vardı… Sen aralarındaydın… Seni görmeye çalışıyorlardı… Seni dinlemeye çalışıyorlardı… Seni anlamaya… Seni sevmeye ahdedenlerin vardı… Sen o Nemrut ateşinde berden ve selâmen yağardın… Herkes seni tadardı…
Vardı… Şimdi onlar sensiz varlığa isyan eder oldular. Hasret öyle bir acı ki aşkın acısını dahi unutturdu bizlere. Hele bana! “Geri gel babacığım!” diye ağlayan körpelerin o mâsum yüzlerine bakmaya bile cesâret edemem. Vurgunum-kaçkınım-dargınım ama her şeye rağmen körpelerin gibi hasretini çektim. (“Feseyeûdü” sırrıyla gurbetlerden geri dön ey ahirzamanın garîbi! Garipler garîbi!) Geri gel cân, (canıma can katan, iman katan kahraman.) Geri dön… Geri… Zira bizler yollarda kaldık sensiz. “Makam ve mansıb” derken hırsı ellerimize alanlardık…
Gönül diyarına acı çektirenler küfredenler gibi görünmüş olsa da ben iman ettim ki cihanına dokunanlar Hak’ta olduklarını iddia edenlerdir. Sen bilensin, ben bilemeyen… Bilgisiz cahilden sual olunmayacağını bildiğim için bu şekilde arıza ettim.
Ey cân, ben battım batacağım kadar. Kulaklarım delhizin bir ucunda. Çığlıklar duyar gibiyim… “Babacığım” diye ağlayan bebekleri duyar gibiyim. “Cânımız, cânânımız”* diye ağıtlar salanların vardı. (* M. Hûb’in bir şiiren atfen…) Fars’ta Şirazlı’nın Gülistân’ını aşkınla aldatan sînezen(ci)lerin vardı. Şimal’de Arap’ların… O kutlu beldelerde “Garipler”in vardı. Bayrak yere düşmesin diye kolunu–bacağını, cânını-cânânını ve her şeylerini fedâ edenlerin vardı. O hazin anlarda fetih diyarına ölüp ölüp dirilenlerin vardı. Firar edip çent defa geri sana dönenlerin vardı…
Ben dönemedim… Bir defacık olsun cihanına yaklaşamadım. Bir lahza olsun huzurunda kemer beste olamadım. Ne âbiddim ne de zâhiddim. Ben ezel yolundan geçerken gözü bir aralık sana takılandım… Günahlarım ve kederlerim Nemrut dağını aştı ey cân. Korkuyorum ki o sınıra yaklaşacak.
Hep “Seni ve Dâvânı sevdim.” Can devletini sevdim. Ben o devletinden dünyaya dağılmış “garipler”ini sevdim. Yüzümü kıbleden çevirdiğim anlarda bile hep Seni ve Davanı sevdim. İmanımın karabasanla hırgür olduğu anlarda bile hep Seni sevdim (ey nurlu eserleriyle insanlığın imanına vesile olan!). Ayıldığımda da Seni sevdim. Bayıldığımda da hep Seni sevdim. Uykumda seni sevdim. Ufkumda seni sevdim. Nutkumda seni sevdim. Utkumda seni sevdim. Güneşimde… ayımda… canımda… cihanımda… baharımda… neharımda… sonbaharımda… kışımda… azabımda… dağ gibi acılarımda hep seni sevdim ey cân…
Seni aradım… Hem nasıl aradım! O kutlu devletinin mescitlerinde bir araya gelip huzurunda gözyaşı dökenlerini aradım. Bedenim beni olmadık yerlerde göstermiş olsa da gönlümü hep o yitirdiğim memleketimin tâcını araması için benden uzak saldım. Gönlüm aradıkça bulamadı. Gözlerim gözledikçe göremedi. Zerreler kürreleşti gözlerimde. Gözlerimden büyük gözükenleri göremez oldum. Bense gözlerimin gördüklerine bile tenezzül etmez oldum. Zira ben sadece Seni sevdim…
“Seni seviyoruz” diye gökyüzü çehrene gülücükler saçanlar gibi karşına çık(a)madım. Ne libasım vardı, ne de takkem kalmıştı. Her şeyi fırlatmıştım! Hangi yüzle karşına çıkıp da Seni sevdiğimi söyleyebilirdim ki? “Yazan elvesim Sen ol da yazayım” dedim. O yüzden ben kağıtlara akıttım içimde volkan gibi kaynayan aşkımın ağıdını. Senin aşkın olmasaydı “Arz-ı Rûm (ve’l-Acem)” hâlâ ağlayacaktı. (“Ümitvar olunuz; şu istikbal inkılabâtı içinde en yüksek ve gür sadâ, İslâm’ın sadâsı olacaktır!” gibi sözlerinle) senin o fetih müjden olmasaydı alem lâyemût sızlanacaktı…
Seni seven er oğlu er erenlerin vardı. Senin için şakıyan bülbüllerin vardı. “Burası da yetmez” deyip nice diyar diyar gezenlerin vardı. Lâkin Seni yer yer acılara bürüyen dost görünümlü yakınların (!) da vardı. Yakınında bulunanların acıları seni zârı zârı sızlattıysa nolursun gel bir defa buraya da seni bizler (uzağında olanlar) râzı etmeye çalışalım. Yakınında olan, aşkı ve nefreti aynı anda vermeye çalışır. Bizler çok uzağındayız. Bizler sana sadece aşkımızı vermeye talibiz. Varsın makam sevdasında olanlar şimdi sevinsin. Beklemeye razıyız…
“Seninle candan tebessümleşenler bizleriz. Seni en çok zikredenler bizleriz. Seni en çok anan bizleriz. Hasretine en çok ağlayan bizleriz. Bizleriz özleyen o ‘huzur-u yakîn’ini.* [*Editör notu: Huzûr-u yakîn tabiri, Dr. Musa Hub Hocamızın Ocak 1993’te Bursa’da yazdığı Ruhum Efendim isimli şiirinde “Ruhânî değilim, nasıl varam huzûr-u yakîne? / Kader geçit verir mi acep ol Ravza-i Pâkine?“ beytiyle dilimize kazandırdığı ve talebesi/ahiret kardeşi Tugay Mola’nın ordan alıp âriyeten kullandığı bir tabirdir.] Kendilerini yakınında zannetmiş olanlara da duacı olanlar bizleriz” diye çığlık atanın yol yordam bilmez sözleri birer birer dökülürken kırıp dağıttığım mekanların borcunu boynumda alıp götürmeye râzıyım…
Ey can müjde…
Ne diyebilirim ki bende Seni sevdim…
Sevdim! Hem de nasıl!
Ey yolcu….
“Vefasızlık yapmadım” diye ortalığı velveleye veren sahtekârın çığlıkları ellerimde boğulurken sana söyleyeceklerimi son sözlerimmiş gibi dinle! Aşk ve vefânın birbirlerine baktıkları saatteyiz.
Beni dinle! Hudâ’ya (c.c) vefâ öyle bir Aşk’tır ki O da Hz. Muhammed’dir (s.a.v)! Şânı Yüce Keremimiz Hz. Muhammed (s.a.v)! O Sevgili bizleri affetsin. O’nun Şânından yükseklere göz dikmiş nefislerimize yazıklar olsun!
Bu ne biçim vefa? Bu ne biçim arıza? Ey Rıza! Sana hakkıyla vefalı olamadık. Sana hakkıyla edepli olamadık. Sana hakkıyla tapamadık. Sana hakkıyla yalvaramadık. Aşk’ına hakkıyla ağlayamadık. Hep yalandı… Hep dolandı… Hep çalandı… Hep çırpandı… Kâh öyle idi… Kâh böyle idi… Vefa…
Ey yolcu…
Sabah oldu… sözlerimi çıkart kulaklarından… Sabah Ezanını dinle!
Allah’u Ekber!
Eşhedu en lâ ilâhe illallah!
Eşhedu enne Muhammeden Rasulullah! ……
Hudâ (c.c) yâr ve yardımcımız ola!
16/07/2007

