Silahların Gölgesinde Tarih Yazmak:
Ortadoğu Bir “Bataklık” mı, Yoksa İnşa Edilmiş Bir Kaos mu?
Tuba Çiçek
Ortadoğu’nun son yarım asırlık enkazını anlamak için bazen uzaklardan gelen bir itirafa kulak vermek gerekir.
Bu itirafın sahibi sıradan bir figür değil; NATO’nun eski Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Komutanı emekli Amerikalı General Wesley Clark’tır. Clark, 11 Eylül sonrası Pentagon koridorlarında karşılaştığı o sarsıcı planı yıllar sonra şu sözlerle ifşa etmişti:
“Yedi ülkede rejim değişikliği yapıp bölgeyi altüst edeceğiz.”
Bugün dönüp baktığımızda görüyoruz ki Washington’ın o günlerde fısıldadığı bu plan, büyük bir titizlikle uygulandı. Ve işin en acı tarafı; bölgeyi işgallerle, darbelerle ve silah sevkiyatlarıyla adım adım bu noktaya getirenler, bugün ortaya çıkan yıkıma pişkinlikle “Ortadoğu bataklığı” adını takıyorlar.
Tasarlanmış Bir Kaosun Anatomisi
Bu coğrafyadaki bataklık kendiliğinden oluşmadı; adeta laboratuvar ortamında inşa edildi. Batı, özellikle ABD merkezli neo-kon (yeni muhafazakâr) politikalarla, bölgeyi bir demokrasi vaadiyle değil, kontrollü bir kaos ajandasıyla sarstı. 2003’te Irak’a “özgürlük” getireceğini iddia edenler, aslında bir devletin omurgasını kırıp mezhep savaşlarının kapısını araladılar. Suriye’den Libya’ya, Lübnan’dan Filistin’e, Afganistan’dan Irak ve İran’a kadar uzanan müdahalelerle haritalar fiilen parçalandı ve milyonlarca insan yerinden edildi.
Ancak bu yıkım sadece dışarıdan gelen bir balyoz darbesiyle açıklanamaz. Batı’nın bu kirli oyunundaki en büyük yardımcısı; kendi halkına sırtını dönmüş, koltuğunu korumak için dış güçlerin ajandasına gönüllü yazılmış „satılmış piyonlar“ ve yerel işbirlikçilerdi. Kendi dar iktidar çıkarları uğruna küresel güçlerin vekâletini üstlenen bölge figürleri, bu coğrafyanın fay hatlarını bizzat tetiklediler. Silahı Batı’dan, talimatı merkezden alan bu unsurlar; Arapları, Kürtleri, Türkmenleri ve farklı inanç gruplarını birbirine kırdırarak kaosun yerelleşmesini sağladılar.
Hafızanın Reddi ve „Kendi Sorunu“ İllüzyonu
Bugün Batı medyası ve siyaseti, tüm bu süreci bölgenin “kendi sorunu” gibi sunmakta oldukça mahir. Sanki o işgaller yaşanmamış, sanki o tırlar dolusu silahlar sınırlardan geçmemiş gibi; kaosu gökten zembille inmiş bir yazgı gibi pazarlıyorlar. “Çözüm üretilemeyen coğrafya” etiketi, müdahalelerin izini örtmek için kullanılan kullanışlı bir kalkandan başka bir şey değildir.
Oysa tarih bize başka bir manzara gösteriyor. Selçuklu’dan Osmanlı’ya kadar bu topraklar, farklı etnik ve dinî grupların „birlikte yaşama kültürü“ ile yoğrulmuştu. Bugün ise bu kadim hafıza; dışarıdan beslenen kimlik siyaseti, içerideki piyonların hamaseti ve içi boş sloganlar ile unutturulmak isteniyor.
Sonuç: Silahlar Susmalı; Arşivler ve Tarih Konuşmalı
Gerçek şu ki Ortadoğu’yu bataklığa çevirenler sadece Ortadoğulular değildi; ama bu bataklığı kurutacak olanlar ancak bu coğrafyanın kendi evlatları olabilir. Sorumluluk çok katmanlıdır; dış güçlerin bölgeyi altüst etme arzusu kadar, bölge içindeki aktörlerin bu kirli oyuna figüran olma hevesi de bu trajedinin ortağıdır.
Unutmamak gerekir ki silahların konuştuğu yerde tarih susar.
Eğer yeniden bir gelecek kurulacaksa bu; Washington’dan gelen bir “rejim değişikliği“ notuyla değil, bölge halklarının birbirini inkâr etmeden, dış güçlerin silahlarına ve piyonlarına geçit vermeden kuracağı bir ortak masada mümkün olacaktır. Ortadoğu’nun ihtiyacı olan şey “dış müdahale“ değil; tarihi bilen serinkanlı bir analiz ve yerli bir iradedir.

