DüşünceEkim '26Lara Kuaybe ManganPsikoloji

Bir eve taşınırken en zor iş kolileri doldurmak değildir; hangi eşyaların yeni eve götürüleceğine karar vermektir. Yıllardır kullanılmayan bir eşya, odanın bir köşesinde sessizce bekler. Artık işlevini yitirmiştir ama onu elden çıkarmak yine de kolay olmaz. Çünkü bazen sakladığımız şey eşyanın kendisi değil, onun taşıdığı hatıra, aidiyet ve geçmiş duygusudur.

Zihnimizin de böyle odaları vardır. Çocukken duyduğumuz sözler, yaşadığımız kırılmalardan çıkardığımız sonuçlar, ailemizden ve çevremizden devraldığımız hükümler bu odalarda birikir: “İtiraz edersem sevgiyi kaybederim.” “Hata yapmak yetersiz olduğumu gösterir.” “Herkesin yükünü taşımazsam bencil olurum.” Bu düşüncelerin bir kısmını bilinçli olarak seçmemişizdir; fakat zamanla onları kendi sesimiz zanneder ve hayatımızı onların etrafında düzenleriz.

Bilişsel psikolojide bu yerleşik yapılara şema adı verilir. Şemalar, insanın kendisini, başkalarını ve dünyayı anlamlandırırken kullandığı zihinsel çerçevelerdir. Yaşadıklarımızı hızla yorumlamamıza yardımcı olurlar; fakat aynı zamanda yeni bir durumu eski bir hikâyenin içinden okumamıza da neden olabilirler. Aaron T. Beck’in bilişsel yaklaşımı, duygularımızı yalnızca olayların değil, olaylara verdiğimiz anlamların da şekillendirdiğini gösterir. Jeffrey Young’ın şema kuramı ise özellikle çocuklukta karşılanmayan temel duygusal ihtiyaçların, yetişkinlikte tekrarlanan düşünce ve ilişki örüntülerine dönüşebileceğini vurgular.

Bu nedenle yeni bir bilgi zihne boş bir alana yerleşmez; içeride zaten bulunanlarla karşılaşır. İnsan yeni bir imkân gördüğü hâlde eski bir korkuyla geri çekilebilir. “Yapamam” dediğimiz şey bazen gerçek kapasitemizin sınırı değil, yıllar önce edinilmiş bir hükümdür. “Ben zaten böyleyim” cümlesi de çoğu zaman değişmez bir kişilik gerçeğini değil, uzun süredir tekrarlanan bir düşünme biçimini anlatır.

Öğrenmek bu noktada yalnızca bilgi biriktirmek değildir. Bazen öğrenebilmek için önce bildiğimizi sandığımız şeyleri yeniden incelememiz gerekir. Bu, geçmişi bütünüyle reddetmek değil; geçmişten gelen bilgiyi bugünün şartlarında tekrar değerlendirmektir. Psikolojide bilişsel yeniden yapılandırma olarak adlandırılan süreç de kişinin otomatik düşüncelerini fark etmesini, bunların kanıtlarını sorgulamasını ve daha dengeli yorumlar geliştirmesini amaçlar.

Değişim, kendimizi reddetmekle başlamaz

Zihinsel yenilenme, insanın kendisine karşı acımasız bir mücadeleye girişmesi anlamına gelmez. Hümanistik psikolojinin öncülerinden Carl Rogers bu noktayı şu cümleyle ifade eder:

“İlginç paradoks şudur: Kendimi olduğum gibi kabul ettiğimde değişebilirim.”

Kabul etmek, her düşünceyi doğru bulmak ya da her davranışı onaylamak değildir. Önce içeride ne olduğunu savunmaya geçmeden görebilmektir. İnsan, “Ben neden böyleyim?” diye kendisini yargıladığında çoğu zaman kapanır; “Bu düşünceyi nerede öğrendim ve bugün bana ne yapıyor?” diye sorduğunda ise merak başlar. Değişim için gereken psikolojik alan da tam burada oluşur.

Bir düşünce geçmişte gerçekten koruyucu bir işleve sahip olabilir. Sürekli eleştirilen bir çocuk için sessiz kalmak çatışmadan korunmanın yolu hâline gelebilir. Fakat aynı strateji yetişkinlikte kişinin hakkını savunmasını ve sağlıklı sınırlar kurmasını engelleyebilir. Böyle durumlarda amaç geçmişteki savunmayı küçümsemek değildir. O düşüncenin bir zamanlar neden gerekli olduğunu anlamak, fakat bugünkü hayatta hâlâ aynı görevi sürdürüp sürdürmemesi gerektiğine karar vermektir.

İnanç ile korkunun yorumunu ayırabilmek

İnanç, bu iç muhasebeye daha derin bir anlam boyutu kazandırır. Ancak insanın kendisine öğretilmiş bir davranış kalıbıyla dinin özünü ayırması her zaman kolay değildir. Örneğin “sabretmek” öğüdü, bazı insanların zihninde her türlü incinmeye sessizce katlanmak şeklinde kodlanmış olabilir. Oysa sabır; zulmü normalleştirmek, kişinin onurunu yok saymak veya sorumluluğu tek başına üstlenmek değildir. Hakikati görmek, gerektiğinde sınır koymak ve yardım istemek de ahlaki sorumluluğun bir parçasıdır.

Burada sorgulanan inanç değil; inancın çevresine zamanla yerleşmiş, aile kültürüyle, korkuyla veya itaat beklentisiyle biçimlenmiş yorumlardır. Kur’an’ın “Sözü dinleyip onun en güzeline uyanlar”dan söz etmesi (Zümer, 39:18), insana duyduğunu edilgin biçimde tekrar etmeyi değil; dinlemeyi, ayırt etmeyi ve bilinçli biçimde yönelmeyi hatırlatır. Tefekkür de bir bakıma alışılmış anlamların önünde durup yeniden bakabilme cesaretidir.

Bu noktada kendimize şu soruları yöneltebiliriz:

• Bu düşünceyi ilk kimden veya hangi deneyimden öğrendim?

• Bir zamanlar beni neden korumuş olabilir?

• Bugün ilişkilerimi ve kararlarımı nasıl etkiliyor?

• İçinde hakikat kadar korku, utanç ya da başkalarını memnun etme ihtiyacı da var mı?

• Bu düşünce beni daha adil, merhametli ve sorumlu biri yapıyor mu?

• Onun yerine daha gerçekçi ve hayatı destekleyen hangi cümleyi kurabilirim?

Bu sorular insanı köksüzleştirmez; aksine hangi kökün kendisini beslediğini, hangisinin hareket alanını daralttığını anlamasına yardım eder.

Özgürlük kadar sorumluluk da

Zihindeki eski eşyaları ayıklamak, “Canım ne isterse onu düşünürüm” biçiminde sınırsız bir bireycilik değildir. Yeni düşüncelerimiz de vicdan, gerçeklik ve sorumluluk karşısında sınanmalıdır. Viktor Frankl, özgürlük ile sorumluluk arasındaki bağı anlatırken Amerika’nın doğu kıyısındaki Özgürlük Heykeli’nin batı kıyısında bir Sorumluluk Heykeli ile tamamlanması gerektiğini söyler. Onun yaklaşımında insan yalnızca koşullarının ürünü değildir; koşullar karşısında nasıl bir tutum alacağı konusunda, sınırları olsa da, bir seçme ve anlam oluşturma imkânına sahiptir.

Dolayısıyla eski bir düşünceyi bırakmak, bütün yükümlülüklerden kurtulmak değil; gerçek sorumlulukla bize ait olmayan yükü birbirinden ayırabilmektir. “Her şey benim sorumluluğum” cümlesini “Bana düşeni yapabilirim; fakat herkesin hayatını ben taşıyamam” diye yeniden kurmak küçük görünse de insanın hayatında büyük bir değişim yaratabilir.

Yeni hayata yer açmak

Zihni yeniden düzenlemek, geçmişi inkâr etmek ya da ailemizden aldığımız her şeyi reddetmek değildir. Yaşadığımız her acıyı faydalı bir derse dönüştürmek zorunda da değiliz. Fakat bugün hangi düşünceleri yanımızda taşıyacağımıza daha bilinçli biçimde karar verebiliriz. Bazılarını değerli bir hatıra gibi koruruz; bazılarını yeniden yorumlarız; bazılarına teşekkür eder ve artık hayatımızdaki görevlerinin sona erdiğini kabul ederiz.

Belki yeni bir hayat her zaman büyük bir kararla başlamaz. Bazen yıllardır içimizde tekrar eden tek bir cümleyi yeniden yazmakla başlar: “Güçlü olmak için kimseye ihtiyaç duymamalıyım” yerine, “Yardım istemek de gücün bir biçimidir.” “Sabretmek susmaktır” yerine, “Sabır, hakikatten vazgeçmeden doğru zamanı ve yolu aramaktır.”

İnsanın kendisiyle, başkalarıyla ve Allah’la kurduğu ilişkide yeni bir nefes alanı bazen bu küçük değişikliklerle açılır. Bu nedenle zihnin kapısını zaman zaman açmak gerekir: İçeride ne bulunduğunu görmek, neyi neden sakladığımızı anlamak ve artık bizi taşımayan yükleri bırakarak bugünkü hayatımıza yer açmak için.

Lara Kuaybe Mangan

Registered Psychotherapist (Qualifying), CRPO

 

 

Kaynakça

• Beck, A. T. (1976). Cognitive Therapy and the Emotional Disorders. International Universities Press.

• Frankl, V. E. (2006). Man’s Search for Meaning. Beacon Press. (Özgün eser 1946).

• Rogers, C. R. (1961). On Becoming a Person: A Therapist’s View of Psychotherapy. Houghton Mifflin.

• Young, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Schema Therapy: A Practitioner’s Guide. Guilford Press.

 

 

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment