Dr. Musa HûbDüşünceEkim '26İlim

İyi niyetli eleştirileri, fıtrî farklılıkları ve sıradışı fikirleri kötü niyetlilikle itham ede ede sonunda kötüleştirmeyi başardık, bravo bize! Halbuki çoğu kötü niyetliler bile iyi niyetle ve hüsnüzanla ikram edile edile ‘pygmalion etkisi’yle sonunda niyet düzelterek iyileşebilirdi. Sürekli hüsnüzan kılıflı suizan ve adem-i itimatçı söylemler, muhatapları ya kendinden bile şüphe eder hale getirir ya da ‘o kadar da değil!’ dedirir, koparır. Nitekim öyle oldu. Dikte ede ede dikilen fidanlar ağaç oldu, zakkum ağaçları. Dün öven diller, bugün söver oldu.

Adem-i itimatçı ithamkâr yöneticinin tedbir, temkin ve teyakkuz niyetli paronayak evhamları ve uygulamaları, yönetilenleri psikolojik olarak dönüştürücü bir araçtır. Âzâmî temkin iyi niyetiyle de olsa sürekli suizan ve adem-i itimat, ithamları, iftiraları, paranoyaları doğurur ve kendini gerçekleştirir. Teyakkuz niyetiyle de olsa sürekli suizan, adem-i itimat ve tecessüs, iyi niyetli ve haklı eleştirileri itham ile susturma aracına dönüşür ve dönüştü. Susulan şeyler birikti birikti, ve baraj patladı.

İtham itham üstüne, zincirleme ithamlarla bir yere varılamaz, daha da kötü olur. Haklı tenkitlerle yüzleşerek barışmak ve kucaklaşmak lazım! Haklı tenkitlerine kadar sevmediğimiz bir adama kendimizi sevdiremeyiz. Sevgisizliğin gözü ise hep eksikleri, kusurları, yanlışları görür. Fikir adamlarıyla kucaklaşmanın yolu, haklı tenkitlerine ‘haklı!’, haksızlarına da ‘o sizin görüşünüz, saygı duyarım’ diyebilmekten geçer. Fikirlere savaş açmak, savaş açılan fikrin daha çok yayılmasından başka bir işe yaramaz.

Evet: Bazılarını sevmediğimiz için kötülüklerini görürüz ve görüyoruz. Sevseydik, belki bize kötülük yapmazdı, çünkü o da severdi veya sevenine kıy(a)mazdı. İnsan en son, sevdiğine kötülük yapabilir, ilk gözden çıkaracağı ise hiç sevmedikleridir. Demek ki neymiş, bazı kötülükler, bizden kaynaklanır’mış. Sevgisizliğimiz ve saygısızlığımız, bize kötülük olarak geri döner, cezalandırılırız. İçimizdeki sevgisizlik, dışımızdan kötülük olarak bize yansır.

Basiretli insaniyet odur ki hiç kimseyi zincirleme yanlışlara sürüklemez ve hele asla ihanetlere mecbur bırakmaz; ilk düğmenin yanlış iliklenmesine sebep olmaz. İlk yanlış teşhis ve yanlış uygulamalarının zincirleme yanlışlar ve kötülükler doğurduğunu görürse, ilk teşhis ve tatbikatı (emri) kaldırmayı bilir. İyi insanları kötüleştirdiğini gördüğü halde yanlış uygulamalarında ısrar edip insafa gelmeyen ve telafi etmeyende kelimenin tam manasıyla bir zâlim-i gaddarlık vardır, bir müfsid-i fettanlık vardır.

Bediüzzaman Hazretleri “Nazar ile niyet, mahiyet-i eşyayı tağyir eder.” demiş; yani niyet ve o niyete bağlı bakış açısı, eşyanın mahiyetini değiştirir. Bu ‘dönüştürücü niyet ve nazar’ kavramlarının psikoloji ve sosyal psikolojideki bir uzantısı ‘beklenti etkisi’dir. Nasıl bakarsan, öyle görürsün. “Bir insana 40 gün deli dersen deli olur. Sakınılan göze çöp batar. Aklıma gelen başıma geldi. İti an, çomağı hazırla.” bütün bu atasözleri, psikolojideki ‘beklenti etkisi’nin Türk dilindeki veciz örnekleridir. “Bir zamanlar senin çirkinliklerin de güzeldi. Şimdi güzelliklerin bile çirkin.” demiş Özdemir Asaf. İşte nazar değişince, manzara da değişiyor.

Beklenti etkisi, psikoloji, sosyoloji, din psikolojisi ve din sosyolojisinde de çok önemli bir konudur, bir olgudur. Bilimde, mitolojide ve sanatta değişik boyutlarıyla işlenmiştir. Mesela Star Wars Episode III filmi ve Matrix filmlerinde “beklenti etkisi” görülür. “Beklenti etkisi, kişinin, bir süre sonra başkalarının (özellikle herhangi bir yanıyla kendinden üstün gördüğü insanların) ona ilişkin beklentilerine denk düşen davranışlar sergilemesidir.”

Büyükler çoğunlukla küçükleri düşünceleriyle mayalar. Küçükler çoğunlukla büyüklerin kendileri hakkındaki düşünceleriyle mayalanırlar. Ebu Hanife, hakkında yatsı namazı abdestiyle sabahı kıldığı gıyaben konuşulunca, bu söylentiyi doğru çıkarmak için kırk yıl öyle yapmıştır, diye anlatılır. Ebu Hanife gibi hakiki büyüklük hakikatine erişmiş büyükler, avamın/küçüklerin bile kendileri hakkındaki hüsnüzanlarını mümkün mertebe doğru çıkarmaya çalışırlar.

Nitekim Allah Teâlâ dahi, mahşer meydanında cehenneme doğru sürüklenen kulunun Kendisi hakkındaki hüsnüzannını karşılıksız bırakmamak için, onunla konuşmuş, “Ben kulum beni nasıl zannederse, ona öyle davranırım.” diyerek onu bağışlamış ve cennete göndermiştir. Hatta Cehennemde bin yıl yanarken “Ya Hannân ya Mennân, çıkar beni buradan!” dua edeni çıkarmış, hüsnüzannını kıramayıp bağışlamış, Cennete yollamıştır. O yüzdendir ki Hüsnüzan Peygamberi (sav) şöyle demiştir: “İbadetlerin en efdali, Allah hakkında hüsnüzan etmektir. Çünkü Allah Teala kuluna: “Ben senin hakkımdaki zannın üzereyim.” buyurmuştur.” [Taberânî, Müsnedü’ş-Şâmiyyîn, 1/300 (524). İbnü’d-Deylemî (Fîrûz)’dan, el-Beğavî de tahriç etmiştir: Bkz. Müttekî, Kenzü’l-Ummâl, 3/134 (5843)].

İnsanlar da kendilerinden yapmaları beklenen şeyleri bildikleri ölçüde ve bekleyişlerin açık-kapalı tekrarları ve telkinleri ile en sonunda o istenen şeyleri çoğunlukla yapar hale gelirler. Evet yaratılıştan gelen fıtratları, beyin kimyaları ve kalb mahiyetleri itibariyle insanlar, kendileri hakkındaki güzel düşünceleri doğru çıkarmaya çalışmaya daha meyillidirler. Herkes iyi olmak ve iyi bilinmek ister. İnsanlar, haklarındaki kötü düşünceleri boşa çıkarmaya da meyillidirler ama ısrarlı ithamlara pes edip kötülüğü kabule de elverişlidirler. İfsat edici müdahalelerle iyi olma, görünme ve bilinme hakkı elinden alınmış insanların kendilerini kötülüğe teslim etmeleri de yine beşeriyetlerinin bir doğal sonucudur.

Bazıları hüsnüzanları doğrulamada gevşeklik gösterir ve böylelerine bir teşvik olarak Zeynelâbidîn Hazretleri: “Senin hakkında hüsnüzan edenin güzel zannını doğru çıkar.” tavsiyesindre bulunmuştur [el-Behâü’l-Âmilî, el-Keşkûl, 1/347]. Şu da var ki, herkes kendisinden iyi beklentileri karşılayamaz, bazen de karşılanamaz beklentiler altında ezilir kalır, yapabileceklerini de yapamaz. Büyüklerin küçüklerden yapabilecekleri güzel şeyleri açık veya gizli beklemeleri, onları gerçekçi ideallerle mayalamaktır. Gerçekçi idealize budur.

Bunun tam tersi de şudur: En sâdıklardan bile ihanet beklentisine girmek! İşte kırk yıllık sâdıkları ihanete sevkeden adem-i itimatçı, ithamcı, isnatçı ve ifsatçı nazar ve dil, fiilen müdahaleler de yaparsa, bu isteği tam zıttına dönüştürmeyi gerçekleştirir; sonra da ifsat etmeyi başardığı dünki sâlih kişiyi göstererek “Ben dememiş miydim size, bu böyle böyle…” diyerek fesadından bir de keşif-keramet yağı çıkarmaya çalışır.

Birini ne yapmak istiyorsan, ona ısrarla onu empoze et, açık-gizli itham et, o olmadığını inkar ve tekzip ede ede, gün gelir, ‘yetti artık’ deyip nihayet ona dönüşecektir. Üstad Bediüzzaman’ın “Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından lezzet alır.” sözü, niyet ve nazarın belirleyici etkisini gösterir. Kendimiz ve başkaları hakkındaki düşüncelerimiz, kendimize ve onların kalplerine attığımız tohumlardır, elverişli şartlarıyla günü geldiğinde yeşerir.

Olaylarla ilgili daima iyi düşün; iyiler hakkında iyi düşün ki iyilikleri devam etsin, kötüler hakkında da iyi düşün ki iyileşsinler; ama saflık da yapma! “(Allah ve kulları hakkında) hüsnüzan, hüsn-ü ibadettendir.” (Ebu Davud) hadisi, insanlara suizannı ve adem-i itimadı istisna yapar. Hüsnüzan ve kayd-ı ihtiyat prensibi, makul temkin, tedbir ve teyakkuzu ifade eder; adem-i itimat ise kimseye güvenmemektir ve katiyen yanlıştır! Güven yoksa, hüsn-ü zan bir aldanma ve aldatmadan ibaret kalır.

Herkese adem-i itimadı (kimseye güvenmemeyi) prensip edinirsen, sana da kimse güvenmez ve şerrinden emin olmak için hep mesafeli dururlar, yapabileceğin kötülüklere karşı kötülükler ararlar, en azından sürekli savunmada kalırlar. Halbuki mü’min, inanan kimsedir, Allah’a inandığı gibi, müminlere de inanır, güvenir; kendisine de inanılır, güvenilir. Adem-i itimat ise, mü’mine terstir. Allah Rasulü (sas) “Müslüman, elinden, dilinden diğer Müslümanların emniyette olduğu kimsedir.” buyurmuşlardır. Güvensizlik, İslam’a da terstir.

Bir insanı sevip saydıktan, özüne inanıp güvendikten sonra artık gerisi teferruat olmalı. Hatasız kul olmaz. Asıllar, teferruata harcanmaz. Her nâhoş hâl ve kâlini adeta görmeksizin, o büyük, engin, derin ve geniş insanî özü sevmeye, saymaya ve korumaya özen göstermeli. İnsan, özünde saklıdır. İnsanın özünü sevdinse, ötesinde nâhoş hallerini nisyana at, o özü bulandırma. Unutma ki süt ile kan yan yanadır. İnsanlardaki iyiliği sürekli beslemek, bir insana yapılabilecek en büyük iyiliktir.

Hiç kimseye güvenemiyorum diyene kızmayın, acıyın; onu hiç kimseye güvenemez hale getiren vefasızları ve hâinleri bulun, cezalandırın, eliniz değiyorsa. Birgün bir taksici: Bu devirde babana bile güvenmeyeceksin? dedi. Ben de:- Babama bile güvenmeyeceksem, sana niye güveneyim, mesela bu sözüne? dedim. Sustu. “Çerçevesini aşan herşey kendi zıddını doğurur.” Tedbir ve temkinde bile aşırıya gidilirse, bu da tersini doğurur, doğurabilir; yani ifrat tefriti tetikler ve korkulan başa gelir. Allah’tan kork, başına Allah gelsin, seni ehl-i takva kılsın. Allah’tan başka hiçbir şeyden korkma ki, Allah korktuklarını başına getirmesin ve seni korkunla sınamasın. “Ya şöyle olursa, ya böyle olursa..” gibi ihtimalleri evham ve paronayaya vardıran kişinin tahayyül ve tasavvurunda var olan o şeyler, gün gelir şehadet âleminde varlığa yürürler.

Allah Teâlâ da “Ben kulum beni nasıl zannederse, ona öyle muamele ederim.” buyurarak, kendisinden beklenene göre muamele ettiğini bildiriyor. O yüzden Peygamber Efendimiz “Sakın, sizden hiç kimse, Allah Teâlâ hakkında hüsn-ü zan etmediği bir hal üzere ölmesin”. (Müslim) buyurmuştur. Allah bile hakkındaki düşüncemize göre bize muamele ediyorsa, kulları da haklarındaki düşüncemize göre bize muamele ederler, çoğunlukla. Bu insanî gerçeği hiç aklımızdan çıkarmamalı, düşüncelerimizi iyi niyet ve hüsnüzanla oluşturmalıyız.

Ey çok bilmiş insan! Yorumsuz, somut ve açık bir delil olmadıkça, tedbir veya ihtiyat için bile olsa, niyet okuyuculuğu yaparak kimseyi itham etme, iftira etme! İyi düşünürsen iyi olursun, insanları iyi edersin, kötülüklerini azaltırsın. Başkalarına iyi düşüncelerin de senin kendine yaptığın iyiliktir. Şunu da unutma ki: Ne kadar iyi olsan da, bu hayatta her iyiyi kötü gören, kötü bilen ve kötü gösteren birileri olur. Herkese iyi olmak mümkün değildir.

Bugün toplum ve topluluk olarak, hususiyle dindar çevrelerde korkunç, dehşetli, vahşetli, illetli, kalpleri parçalayan, beyinleri kaynatan bir umumî fitne yaşanıyorsa, bu fitneleri doğuran, birtakım iyi niyetlerin arkasına saklanarak yapılmış olan kaderdenk ifsatlardır, nâhak icraatlardır, sağdan sağdan yapılan gayr-i insanî müdahalelerdir, zehirli ballar misali tatlandırılmış suizanlardır, ithamlar, isnatlar, iftiralar, gıybetlerdir; adem-i itimatçılığımızdır kısaca. Kalbimizdeki bozukluk, dilimize vura vura, nihayet hayatın içinde vücud buldu. Kötü beklentilerimiz kendini gerçekleştirdi! Bu fitne-fesad ortamını, yeniden sulh u salâh ile, hüsnüzan, hüsn-ü itikad ve hüsn-ü itimat ile, toplumsal güven ortamını tekraren tesis ederek düzeltebiliriz.

 

Musa Hub

01 Ocak 2016 Cuma

Ümraniye / İstanbul

 

 

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment