Modern insanda üç şey göze çarpıyor.
Birincisi; okumaktan ve tefekkürden alabildiğine kaçış, okumadan da bilmiş gibi yapmak.
İkincisi; dostluğu peşin menfaatlere indirgemek, en küçük bir olumsuzlukta hemen uzaklaşmak ve kalabalıklar içinde yalnızlaşmak.
Üçüncüsü; iltifat budalalığı. Yüz iltifat yap, bir tane doğruyu, bir hatayı söyle, anında irtibatı kesmek.
Bu üçü birbirinden ayrı değil. Aynı kopuşun üç yüzü. İnsan kendi iç dünyasıyla bağını kaybedince, hem hakikatle hem insanla bağı kopuyor.
1. Okumadan ve Tefekkürden Kaçış
Bu cehalet değil, yüzleşmekten kaçış. Tefekkür üç şey ister: Yavaşlamak, yalnız kalmak ve kendini sorgulamak. Modern hayat ise tam tersi üç şey üzerine kurulu: Hız, kalabalık ve kendini haklı çıkarmak.
Bilgi kıtken kıymetliydi, şimdi çok olduğu için değersizleşti. Zihin, tek bir şey üzerinde derinleşmek yerine, sonsuz akışta uyuşmayı tercih ediyor. Ekran her saniye küçük bir haz vaat ediyor, kitap ise ancak sonunda. Kolay olan seçiliyor.
Ortaya “mış gibi yapmak” kültürü çıkıyor. Okumuş gibi, anlamış gibi, derin gibi görünmek. Bir başlıkla fikir sahibi olmak, bir alıntıyla alim kesilmek. Bu cehaletten daha yorucu, çünkü insan en çok kendini kandırıyor.
2. Dostluğun Menfaate İndirgenmesi
Dostluk eskiden bir akit, bir sermaye gibiydi. Zor günde belli olurdu. Şimdi bir aboneliğe döndü. Faydası sürdüğü sürece devam eden, can sıkmaya başlayınca tek tuşla iptal edilen bir üyelik.
“Bu insan bana ne katıyor?” sorusu sorulduğu an dostluk bitmiştir. Çünkü dostluk katmak için değil, katlanmak içindir.
Tahammül kası eridi. Herkesin sinir sistemi sürekli uyarıldığı için, en küçük pürüz tehdit gibi algılanıyor. Affetmek, anlamaya çalışmak lüks oldu. Herkes güçlü görünme derdinde olduğu için kimse kimseye yük olamıyor, yük olmayınca da bağ kurulamıyor.
Sonuç: Yüzlerce kişiyle temas halinde ama yalnız bir insan. Herkesin çevresi var, yoldaşı yok.
3. İltifat Budalalığı
En tehlikelisi de bu.
Yüz iltifatı alıp bir tane hak sözde küsen insan, dost aramıyor, müşteri arıyor. Kendine övgüden bir put yapmış, o puta dokunanı düşman biliyor.
Günde onlarca beğeni, “harikasın, kralsın” duymaya alışan zihin, şekere alışan çocuk gibi oluyor. Gerçek gıdanın tadı acı gelmeye başlıyor. Eleştiri, hakaret gibi duyuluyor.
Halbuki övgü rüzgârdır, gelir geçer. Değer ise köktür, yerinde durur. Övgüyle yaşayan, övgü bitince öleceğini zanneder.
Bir de meselenin diğer tarafı var: Eleştirinin adabı unutulduğu için, insanlar her eleştiride linç kokusu alıyor. Ya yağcılık var ya hakaret var. Ortası, yani muhabbet içinde söylenen şefkatli tenkit kayboldu.
Çaresi Nedir?
Çare çağa küsmek değil, çağ içinde adalar kurmak. Büyük projelerde değil, küçük ve ısrarlı sadakatlerde.
İç dünya için:
Az ama hazmederek okumak. Günde 50 sayfa değil, 10 sayfa ama kalemle. Bir cümleye takılıp o cümle üzerine beş dakika düşünmek. Bilmeyince “bilmiyorum” diyebilmek. Ve her gün 10-15 dakika hiçbir ekrana bakmadan durabilmek. O sıkıntı dediğimiz boşluk, tefekkürün kapısıdır.
Dostluk için:
Hiçbir işin düşmediğinde de arayıp sormak. Dostluğu sadece lazım olduğunda hatırlamamak. Ve şu kadim kaideyi hatırlamak: “Bir dostun bin kusurunu, bir meziyetiyle ört.” Bugün tam tersini yapıyoruz.
Övgü ve yergi için:
Panzehir, övgü ve yergide aynı kalabilmektir. Seni öven, seni olduğundan iyi yapmaz; yeren de olduğundan kötü yapmaz.
Çok övüldüğünde “bu benim değil, emanet” diyebilmek kibirden korur. Eleştirildiğinde “acaba bunda bir hak payı var mı?” diyebilmek küslükten korur.
Yüz iltifat yapıp bir doğruyu söyleyince giden gidiyorsa, zaten hiç gelmemiştir. Kalan, dosttur.

