DüşünceEkim '26Elif E. Bayraktar

Daha önce Sömürge Atlası başlıklı yazıda dört kıtanın sömürgecilik dönemlerinde yaşadığı acıları, yıkımı ve direnişi paylaşmıştım. Bu yazıda Avrupa devletlerinin Afrika’da yürüttüğü sömürgecilik süreci ve buna eşlik eden kıyımın tarihsel, insanî ve ahlâkî boyutlarını yine özetle anlatmaya çalışacağım.

Kendini aydın sayan Avrupa ülkelerinin, karanlıkta gördükleri halklara götürdükleri ‘medeniyet ışığı’, ateşin ta kendisiydi. Kısaca hatırlayalım…

 

Kara Kıta’nın İşitilmeyen Çığlığı

Afrika… Bu topraklar, binlerce yıldır uygarlıkların, dillerin ve ritüellerin beşiğiydi ama 19. yüzyıldan itibaren Avrupa’nın hırsı, bu zenginliği kanla ve zincirle örttü.

Avrupa, sanayi devriminin açlığını doyurmak için yeni topraklar arıyordu. Afrika’nın altın, kauçuk, fildişi, elmas ve insan gücü, bu açlığın hedefi hâline geldi.

1884–85 yıllarında toplanan Berlin Konferansı, Afrika’nın “resmî paylaşım haritasını” çizdi. Kıta halkları masada yoktu ama kaderleri orada belirlendi.

Bir kıtayı paylaşmak, onu haritada parçalara ayırmak kadar kolaydı Avrupalılar için. Ancak bu sınırlar, halkların yaşam alanlarını, kabilelerini ve inançlarını ortadan ikiye böldü. Sonrası sömürge yönetimi adı altında yüzyıllık bir kıyımdı.

 

Kongo’daki Dehşet: Kauçuk ve Kan

Afrika’daki en korkunç örnek, kuşkusuz Belçika Kralı II. Léopold’un Kongo Serbest Devleti adını verdiği kişisel sömürgesiydi. Léopold, “Medeniyet götürüyorum” diyerek giriştiği bu sömürüyü aslında vahşi bir ekonomik yağma hâline getirdi. Kauçuk üretimini artırmak için yerli halk zorla çalıştırıldı. Kotaları dolduramayan köylüler cezalandırılıyordu, elleri kesilerek.

Bazı tarihçiler, 1885–1908 arasında yaklaşık 10 milyon Kongolunun öldüğünü tahmin eder. Bu sayı, Afrika tarihinde değil, insanlık tarihinde bile tarifsiz bir utançtır.

 

Bir misyonerin not defterinde şu satırlar yer alır:

“Ellerini getiriyorlar, çünkü o eller, patronun kârını temsil ediyor.”

 

Kıta Genelinde Toplu Kıyımlar

Avrupalı güçlerin sömürge sistemi sadece Kongo’ya has değildi. Almanya, bugünkü Namibya topraklarında Herero ve Nama halklarına yönelik 1904–1908 arası sistematik bir imha gerçekleştirdi. Bu olay, 20. yüzyılın ilk soykırımı olarak kabul edilir. Yaklaşık 80.000 kişi öldürüldü; kadınlar ve çocuklar çölde açlıktan, susuzluktan can verdi.

Fransa, Batı Afrika’da ağır angaryalarla milyonlarca insanı madenlerde ve pamuk tarlalarında çalıştırdı.

Britanya, Kenya ve Güney Afrika’da ayaklananları bastırırken köyleri yakıp toplama kampları kurdu.

Portekiz ve İtalya, Angola’dan Etiyopya’ya kadar olan bölgelerde köle ticaretini modernleştirerek sürdürdü.

Her bir ülke kendi dilinde “uygarlık götürmekten” söz etti. Oysa gerçekte olan, insanın insana yabancılaşmasının en kanlı biçimiydi.

 

Esir Alınan Ruhlar

Sömürgecilik yalnızca insan bedenini değil, ruhunu da esir aldı. Yerli diller yasaklandı, inanç sistemleri “ilkel” sayıldı, çocuklara Avrupalı isimler verildi. Afrika’nın topraklarından madenler, ormanlarından fildişleri çalındı; ama en ağır kayıp, kültürel hafızanın silinmesiydi. Misyoner okullarında “beyaz olmayı öğrenmek”, bir çocuğun hayatta kalma şartıydı. Kendi hikâyelerini unutmaya zorlanan kuşaklar yetişti.

 

Bağımsızlık mı?

Afrika’da bağımsızlık dalgası, 1950’lerin ortalarından itibaren güç kazandı ve 1960’larda kıtanın büyük bölümüne yayıldı. Ancak siyasi bağımsızlık, sömürgeciliğin ekonomik ve siyasi etkilerinin de sona erdiği anlamına gelmiyordu.

Avrupa’nın cetvelle çizdiği sınırlar, halkları birbirine düşman etti; yapay devletler, iç savaşların ve yoksulluğun tohumlarını taşıdı. Bugün Afrika, hâlâ sömürgeciliğin bıraktığı izlerle yüzleşiyor: doğal kaynaklar hâlâ dış güçlerce işletiliyor, borçlar hâlâ geçmişin zinciriyle bağlı.

Ama tüm bunlara rağmen Afrika, şarkı söylemeyi sürdürüyor. O şarkılar, yüz yıl öncesinin acısını değil, direncini anlatıyor.

Avrupa’nın Afrika’da kurduğu “medeniyet”, gerçekte bir yıkım uygarlığıydı. Milyonlarca insanın canı, bir avuç ülkenin zenginliği için feda edildi.

Bugün, Afrika’nın çocukları rüzgârla dans eden ağaçların gölgesinde büyüyor; o ağaçlar, atalarının fısıltılarını hâlâ taşıyor.

“Altınlarını aldılar, ama kalplerimizi aydınlatan güneşi alamadılar.”

Bir kıtayı sömürmek, yalnızca toprak çalmak değil, bir halkın geleceğini çalmaktır. Ve tarih, bu çığlıkları ne kadar bastırmaya çalışırsa çalışsın, adalet er ya da geç yankılanır.

İnsan, mazlumun sesini bastırabilir fakat Allah’ın adaleti ne unutkanlığa ne de ihmale uğrar.

“Mazlumun duasından sakın. Çünkü onun duasıyla Allah arasında hiçbir perde yoktur.” (Sahih Buhârî, Mezâlim)

 

Devam edecek…

 

Emel Elif Bayraktar

 

 

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment