Ortadoğu denince günümüz dünya kamuoyunun zihninde beliren ilk imge; savaşın, nefretin, yoksulluğun ve cehaletin kucağında bocalayan bir kaos coğrafyasıdır. Sanki kanayan yaranın hiç kabuk bağlamayacağı, parçalanmışlığın kader haline geldiği ve geleceğe dair umutların tükendiği bir yeryüzü parçası…
Oysa tarih sahnesinin perdesini biraz araladığımızda, bu toprakların insanlığın beşiği olduğuna şahit oluruz. Ortadoğu; nice dinin, dilin, kültürün ve milletin filizlendiği kadim bir hafızadır. İbrahimi geleneğin üç semavi dini—Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet—bu coğrafyada ilahi vahiyle biçimlenmiş; insanlığa evrensel ahlak, adalet ve merhamet çağrısında bulunmuştur. Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed (s.a.v.) gibi peygamberlerin muştusuyla bu topraklarda yalnızca inançlar değil, insanlık tarihine yön veren büyük medeniyet tasavvurları doğmuştur.
Tarihsel süreçte her inanç ve kültür, kendi öğretisini hayatın kılcal damarlarına aktararak zamana ve mekâna özgün değerler katmıştır. Gelenekler, felsefeler ve yaşam biçimleri birbirini beslemiş; bu kadim birikim nihayetinde İslam’ın kuşatıcı medeniyet anlayışıyla somut bir kimlik kazanmıştır. Kavimler göçü ve kültürel etkileşimlerle Doğu’nun birikimi Batı’ya taşınmış, yeni düşünce akımlarının ve medeniyetlerin doğuşuna zemin hazırlamıştır.
İşte bu etkileşim ortamı, insanlığın daha iyi bir toplumsal düzen arayışı olan “ütopya” kavramını doğurmuştur. Platon’un Devlet’inde şekillenen, Campanella’nın Güneş Ülkesi’nde yankılanan ideal toplum arayışı, Doğu felsefesinde Farabi’nin el-Medinetü’l-Fazıla (Erdemli Şehir) eseriyle en yetkin karşılığını bulmuştur. Farabi’ye göre erdemli bir toplum; ancak adaleti tecelli ettiren, bilgisini hikmetle harmanlayan ve tek amacı halkına gerçek mutluluğu sağlamak olan erdemli yöneticilerle mümkündür. Zenginlik arzusu ve zorbalık, erdemli yönetimin değil, cehaletin tezahürüdür.
Ütopyalar, imkânsız hayaller değil; aksine çağının toplumsal krizlerine getirilen felsefi birer eleştiri ve geleceğe dair yapıcı fikir jimnastikleridir. Batı’nın kirli elitlerinin siyonizm vahşeti ile bölgeyi sürüklediği bu kanlı ve kaotik ortamda; coğrafyanın kadim dokusuyla hiçbir şekilde uyuşmayan, dışarıdan dayatılan tüm sapkın unsurlar ve yapay krizler bu topraklardan sökülüp atılmalıdır. Ancak bu kirli ve yabancı yapılar ayıklandığı takdirde bu coğrafya nihayet huzura erecektir. Türkiye’den Ortadoğu’nun en uç köşelerine kadar uzanan bu süreçte bizleri pasif bir kabullenişe sürükleyen her türlü dayatmaya karşı durmalıyız.
İşte tam da bu noktada ben, bu coğrafya için yeni bir ütopya teklif ediyorum:
Sınırların Ötesinde Bir Birlik: Tel örgülerin ve yapay sınırların anlamsızlaştığı, emperyalist müdahalelerden ve kirli hesaplardan arınmış; Ortadoğu halklarının temel insani ihtiyaçlarını aşarak hümanizm, ilim ve ortak refah paydasında buluştuğu—tıpkı Avrupa Birliği modelinde olduğu gibi—bir entegrasyon hayal ediyorum.
Geçmişle Geleceğin Mimarideki Dansı: Şehirlerin; geçmişin estetik mirasını ve kimliğini korurken fende, teknolojide ve şehir planlamasında çağın ötesine geçtiği bir coğrafya düşlüyorum. Tarihi dokunun yenilendiği, her kimliğin kendi dilini, kültürünü ve inancını özgürce tuvale yansıttığı bir ressam titizliğiyle tasarlanmış şehirler…
Hurafelerden Arınmış Saf Bir İnanç: İslam başta olmak üzere tüm inançların, atalar kültünün getirdiği hurafelerden, baskıcı otorite yorumlarından ve dogmalardan arındırılarak; peygamberlerin tebliğ ettiği özgün, adil ve çağın gerçekleriyle barışık saf haliyle anlaşıldığı bir zihinsel dönüşüm arzuluyorum.
Benim ütopyam; her inanç ve dil mensubunun birbirine hoşgörüyle baktığı, adaletin mülkün temeli kılındığı, bilinçli bireylerin kendi kutsallarını özgürce yaşatabildiği erdemli bir Ortadoğu’dur. Bir ressamın fırçasından çıkmışçasına canlı, adil ve huzurlu bir yeryüzü tasarımı…

