Dr. Musa HûbDüşünceEkim '26İlim

Din, imandan doğar. İmanın yeri ise kalptir. Nasıl ki kalıp olan bedenin merkezi kalpdir, dinin merkez noktası ve çekirdeği de imandır. O sebeple dinî ilimler içinde imanî konular “usûlü’d-dîn” (dinin asılları, kökleri) diye isimlendirilmiş, fıkhî bahisler de “fürûât” (dallar) olarak adlandırılmıştır. Gövde ve dallar, kökler üzerinde yükselir ve oradan beslenirler. Kökler de dallardan ve yapraklardan gelen şeylerle beslenir, canlanır, güçlenir. Bu bakımdan bir ağacın toprağın altında görünmeyen kökleri, kalpte görünmeyen imanı temsil eder; toprağın üstünde görünen gövde, dallar, yaprak ve meyveler ise dinî amelleri, ibadetleri, muâmelatı temsil eder.

Dinde herşey kelime-i tevhid hakikatinde dürülmüştür ve ondan doğmuştur. Din yolculuğu kelime-i tevhid hakikatinden başlayıp ismi bilinen son makam olan tevhid makamında sonsuzluğa açılır. Seyrü süluk denen gelişim eğitimi de budur. Bütün erkanıyla ve tafsilâtıyla iman, kelime-i tevhid hakikatinde saklıdır. Yakinî iman, tevhidî imandır. İmanda yakînî tevhide ulaşmak, bazen ömürlük bir meseledir, çoklarında ömür de bunu tamamlamaya kifayet etmez. Hakikat-i tevhidden makam-ı tevhide din yolculuğu, esas itibariyle bir iman yolculuğudur. Dinin bütün emir ve yasakları, kalpdeki imanın hakikatini inkişaf ettirmek için vaz’ olunmuştur.

Kelime-i Tevhid: Mefsedetleri Def’ ve Menfaatleri Celb Prensibiyle Bağlantısı

“Lâ ilâhe” faslı, tahliye ve tasfiye (boşaltma, arınma) sürecidir. “İllallah” vaslı, tezyin ve inşa (süslenme, kurulma) dönemidir. Lâ ilâhe ile kalpteki bütün ilahlar yerle bir edilir, zemin düzlenir. Bu düz zemin üzerine İllallah ile iman binası inşa edilir. “Önce التَّخَلِّي tahallî* (boşaltma), sonra التَّحَلِّي tahallî (süsleme) gelir. Lâ, tahallî (‘tahliye/boşaltma’) işlemini başlatır. Elif, ise tehallî (tezyîn/süsleme) işlemini başlatır. Biraz daha açalım:

“Lâ ilâhe,” def’-i mefâsiddir. “İllallah”, celb-i menâfi’dir.

İslam hukukunda “Def-i mefâsid, celb-i menâfi’den evlâdır.” (Kötülüklerin def’ edilmesi, iyiliklerin elde edilmesinden daha önce gelir.” şeklindeki Mecelle kâidesince, kelime-i tevhide bakacak olursak görürüz ki: Lâilâhe faslında “Bütün ilahları, tanrıları, putları, tağutları, otoriteleri reddetmek” def-i mefâsid işlemidir; önceliklidir ve önce gelmiştir. İllallah vaslında “Allah’a iman etmek ve o imanın gereği bütün sâlih ameller, ibâdât ve muâmelâtı işlemek de” celb-i menâfi’dir, sonra gelmiştir.

إِنَّ التَّخَلِّي عَنِ الرَّذَائِلِ مُقَدَّمٌ عَلَى التَّحَلِّي بِالْفَضَائِلِ.

“Rezaletlerden tehallî (uzaklaşma), faziletlerle tehallîye (süslenme) mukaddemdir.” demişlerdir (el-Kurtubî, Tefsir-i Kurtubî, 13/75 (Furkan 68-69’un Tefsiri); İbn-i Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bâri’, 13/541; ez-Zerkânî, Menâhilü’l-İrfân fî Ulûmi’l-Kur’ân, 2/295; Molla Aliyyü’l-Kâri’, Umdetü’l-Kâri’, 1/160, 96; Molla Aliyyü’l-Kâri’, Mirkâtü’l-Mefâtîh, 1/143; eş-Şınkîtî, Edvâü’l-Beyân, 2/322). Günahlardan kurtulma, faziletlerle süslenmeye önceletilmiştir. Bu;

اَلتَّخَلِّي عَمَّا لاَ يَلِيقُ وَالتَّحَلِّي بِمَا يَلِيقُ.

“Lâyık (uygun) olmayan, yakışıksız şeylerden tehallî (boşalma), yakışan şeylerle tehallî (dolma, süslenme)” şeklinde de ifade edilmiştir (Ali es-Saîdî el-Adevî el-Mâlikî, Hâşiyetü’l-Adevî, 2/670). Çünkü:

لِأَنَّ الْكَمَالَ يَكُونُ بِأَمْرَيْنِ أَحَدُهُمَا اَلتَّخَلِّي عَنِ الرَّذَائِلِ وَالتَّنَزُّهُ عَمَّا لاَ يَلِيقُ وَالثَّانِي اَلتَّحَلِّي باِلْفَضَائِلِ وَاْلاِتِّصَافُ بِصِفَاتِ اْلكَمَالِ.

“Kemâl, ancak iki şeyle mümkün olur. Birincisi, rezâilden tehallîdir (boşalmaktır), lâyık olmayan şeylerden tenezzühdür; ikincisi ise fezâil ile tehallîdir (dolmadır), kemâl sıfatlarıyla ittisaftır.” denilmiştir. (eş-Şınkîtî, Edvâü’l-Beyân, 2/322).

Bu demek oluyor ki: Önce gönül evinin içini günah pisliklerinden temizleyip, tevbe ve istiğfar gözyaşlarıyla yıkadıktan sonra sahih bir niyetle boyayıp cilalamak ve salih amel eşyası ile döşemek lazımdır. Ancak içi günah pisliklerinden tevbe zemzemi ile temizlenmiş bir gönül evi, beytullah olma taharetini yakalamış olur; bundan sonra geriye oranın içine kıblesi rıza-i ilahî olan bir niyet-i halise kâbesi inşa edip, o niyet-i halise-i saliha-i sahiha etrafında salih amellerimizle bir ömür tavaf ederek göğsümüzdeki gönlümüzü bir beytullah haline getirmek kalıyor, tâ ki Sultan bizim gönül kâbemize de nazar atfetsin ve tenezzül edip istiva buyursun.

Demek ki: Lâ ilâhe, kalpten mefsedetleri temizleme işlevi görür, görmelidir ve gördürülmelidir. İllallah da menfaatleri temin işlevi görür, görmelidir, ve gördürülmelidir; bir insan için faydaların en büyüğü ise iman-ı tevhidîdir ve rıza-i ilahîdir.

 

Kur’an’ın Lâ ile Başlayan Nehiyleri ve Elif’le Başlayan Emirleri İle Kelime-i Tevhid’in İlişkisi

Kur’an-ı Kerim’de “Lâ” denilerek başlayan hemen bütün yasaklar, kalbi mâsivâdan tamamen temizlemek için gelmiştir. Lâ ilâhe… Lâ ikrâhe fi’d-dîn.. Lâ tüşrik billah… Lâ te’külû.. Lâ tüsrifû.. Lâ taktülû.. Lâ takrabû.. Lâ taknatû.. Lâ tecessesû.. Lâ yağteb.. Lâ tenâbezû.. Lâ yeshar.. Lâ takfü,, Lâ tübezzir.. Lâ temşi.. Lâ tüsa’ir.. Lâ tegul… Hepsi boşaltım sisteminin parçalarıdır; kalbe format atma işlemidir. Hepsi nehyedilen münkerât cümlesindendir.

“Elif” ile başlayan Kur’ânî emirler ise, hemen hepsi, masivadan boşalan kalbi Allah ile, Allah’a iman, Allah marifeti ve muhabbeti ile doldurmak için gelmiştir. Âminû billah.. İ’melû.. İttebiû.. İkra’.. Egîmu’s-salât.. Âtü’z-zekât.. Uğsilû.. İrfeû.. Üscüdû.. İsbirû.. İstağfirû.. İstekîmû.. Üzkurû.. Eslihû.. Bunlar da mâsivâdan boşalan kalbi tahallî (süsleme) işleridir, doldurma, yükleme işlemleridir. Hepsi emredilen ma’rûfât cümlesindendir.

İman yolculuğu iki aşamadan oluşur. Lâilâhe faslı ve İllallah vaslı. Allah’a vâsıl olabilmek için ilahlardan geçmek gerekiyor. Fakat bu sanıldığı gibi ve dilde öyle kolayca söylendiği gibi “Lâ ilâhe” denilince gerçekleşebilen bir olay değildir, geçilebilen bir süreç değildir. Kulun Allah ile arasına giren, ister nefs-i emmârenin açık günahları, ilahlaştırdığı hevâları olsun, isterse nefs-i mutmainnenin ölen nefs-i emmâresinden kalan âsâb-i emmâresinin hayır perdeli şerleri, irşad kılıflı ifsatları olsun, hepsinin kalpten “Lâ” süpürgesiyle süpürülüp atılması, nefsin her aşamasında devam eden bir temizlik ameliyesidir.

Nefs-i emmâre’den nefs-i zekiyye’ye yedi nefis mertebesinin her birisinin kendine göre kalbindeki muhtemel veya muhakkak, açık veya perdeli bir takım ilahları veya ilahçıkları temizleme işlemi gerçekleşir. Peygamber Efendimiz (sav) günde yetmiş kere istiğfar ederek zihnine veya kalbine gelebilen bazı bulutları gönül semasından temizlediğini söyliyerek esasen, bir peygamber olmakla beraber, beşeriyet ve insaniyeti icabı o da istiğfar ile “Lâ ilâhe” faslını olabilecek en temiz şekilde ve hergün geçmiştir. O halde “Lâ ilâhe” bir kere geçilen bir fasıl değil, ömür boyu her gün, her saat geçilmesi gereken bir fasıldır.

İki parçadan oluşan “Lâ ilâhe” “illallah”, kelime-i tevhidinin ilk lâ faslı, seyr ü sülûkun bütünüdür; illallah ise vuslattır.

Lâ ilâhe, uyulan bütün hevaları, tutkuları, arzuları, korkuları, şehvetleri, nefretleri, adavetleri, muhabbetleri, menfaatleri, otoriteleri, hatta anne-babaları, şeyhleri-mürşidleri-üstadları, hatta ve hatta peygamberleri, hepsini, istisnasız hepsini mana-yı ismîsiyle kalpten silmektir; hakiki “mahviyet” budur, mahviyetin hakikati de budur. Hiçbir şeye, o şeyin ismine nisbetle bir kutsiyet, bir ilahlık isnat etmemek, edilmişleri de redd ü inkar etmekle kalpte hiçbir tanrı taslağı veya parçacığı bırakmamaktır.

Daha sonra İllallah diyerek, yalnızca ve yalnızca Allah’ın var ve bir olduğunu iman ile ikrar ve ilan etmek lazımdır. Allah’tan başka peygamberlere, âlimlere, anne-babalara ise hak olan emir ve yasaklarında Allah adına itaat etmek vâcip olmuştur ki, bu da aslında gene Allah’a itaattir. Allah, peygamberlere ve anne-babaya itaati emrettiği için, bunlara itaat, hakikatte Allah’ın emrine itaat anlamına gelir. Peygamberlere, âlimlere ve anne-babaya mana-yı ismîleriyle itaat şirk olduğu için Lâ ilâhe faslında onlar da kalben tamamen reddedilir, böyle bir itaat merduddur. Fakat İllallah’tan sonra bunlara mana-yı harfiyle itaat Allah adına olacağı için, makbüldür.

Kelime-i Tevhidin İyiliği Emir ile Kötülükten Nehiy’le İrtibatı

Allah’ın “iyilikleri emir ve kötülüklerden nehyetme ahlakını” emretmesinin Kur’an’daki ifadesi olan “emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker” de (Âl-i İmrân 3/104, 110, 114; A’raf, 7/157; Tevbe 9/71), kelime-i tevhidin iki cümleciği ile doğrudan ilişkilidir:

Münkerâttan/kötülüklerden sakındırmak ameli, Lâ ilâhe fasl-ı imânîsinin tezahürüdür.

Ma’rufatı/iyilikleri emretmek de İllallah vaslı’nın bir tezahürüdür.

İkisi birlikte tastamam iman ve tetkmil amel-i sâlih olur. Kur’an’ın yüzlerce ayetinde iman etmek ile sâlih amel işlemenin birlikte zikredilmesi, iman-amel ilişkisinin nasıl birbirinin adeta ayrılmaz bütünlüğü olduğunu göstermektedir. Ne kadar ve nasıl bir iman varsa, o kadar ve ona göre bir amel (sâlih veya fâsid) zuhur edecektir. Elbette bazen imana rağmen bazı günahlar işlenebileceği gibi, imansızlıkla beraber kimi iyi işler de yapılabilir. İstisnaların gerçekleşmesini sağlayan hikmet ve hakikatli illet mahfuz, genel bir hüküm olarak kişi, imanı ölçüsünde amel yapabilir. Fakat çevresel faktörler bazen kişiyi imanından fazla amel işlemeye sevkedebilir. Cemaat halinde kılınan namazlara 27 derece fazladan sevap verildiği gibi, bir topluluk içinde yaşarken, fert, o topluluğun mâni’leri azaltan korunaklı ortamında tıpkı düz yolda araba sürmenin kolaylığı gibi bir rahatlıkla beklenenden ziyade performans ortaya koyabilir. Fakat kendi başına kaldığında, amel işi, gerçek iman gücüne göre olur. Çünkü artık yan destekler, ilave takviyeler, sağlı-sollu koluna girmeler, arkadan itmeler, önden çekmeler yoktur; kişi kendi ayaklarındaki dermana göre yol yürüyebilecektir. O yüzden bir cemaat/tarikat içindeki insan, başına kalmadan, imanının gücünü tam olarak test edemez, kendi gerçekliğini tam göremez.

Kalpteki Lâ ilâhe’yi iman ile ikrar ve ilan etmek, dışarıyla nehy-i ani’l-münker yapmak şeklinde yansır. Kalpteki İllallah’ı iman ile ikrar ve ilan etmek ise dışarıya emr-i bi’l-ma’ruf yapmak suretinde akseder. Elbette bu ikisi çaprazlama olarak da birbirleriyle etkileşim halindedirler, ama doğrudan ve bizzat sözkonusu ikili eşleşmelerdir. Şu da var ki: Lâ ilâhe faslı, kişinin kendi içindeki nehy-i ani’l-münkeridir. İçerdeki münkerlerden kendini sakındırma mücâhedesindeki ciddiyet ve gayret, dışardaki münkerlerle mücadelede azm ü cezm suretinde kendini gösterir. Aynı şekilde İllallah vaslı, kişinin kendi içindeki emr-i bi’l-ma’rufudur. İç dünyasını ma’ruf olan şeylerle doldurma, döşeme, süsleme mücahedesidir ki, ma’rufâtı emir, tavsiye, talim, teşvik ve nasihat ameliyesi suretinde dışarıya çıkar. Lâ ilâhe bir terhiptir, İllallah bir terğîbdir.

Ne var ki insanlar, iyilikleri emir ve tavsiye edeni sevseler de, kötülüklerden sakındıranı pek sevmezler, en azından diğeri gibi sevmezler. Çünkü her insanın bazı kötülükleri vardır, ve kötülükleri izale etmeye çalışanlara karşı nefisler doğal olarak bir soğukluk duyarlar ve mesafeli dururlar. Fakat iyilikler, kalbe hoş geleceği için, tavsiye edenler de nisbeten daha sıcak ve sevimli gelirler, görünürler. Toplumun en az sevdiği hocalar, onların zaaflarıyla, günahlarıyla uğraşan hocalardır. En sevdikleri ise, hiç günahlarına bakmaksızın onlara sadece iyiliği salık veren hocalardır.

Kabul edelim ki: Bir hoca için kötülüklerden sakındırmaksızın salt iyilikleri teşvik etmek, bir bakıma konfor alanında kalıp sevgi ve saygı görmeyi tercih etmektir; hatta bir manada tribünlerin alkışına oynamaktır bile denebilir. Oysa ki hoca demek, emr-i bi’l-ma’rûf (iyiliği emretme) ve nehy-i ani’l-münker (kötülükten sakındırma işini) yapan din bilgini demektir. Birisini yapıp diğerini ihmal etmek, yarım hocalıktır ki, kişiyi dinden-imandan bile edebilir.

Genellikle dinî bir grubun/mahallenin hocaları, içerde emr-i bi’l-ma’ruf yaparlarken, nehy-i ani’l-münker yapmamaktadırlar veya başka mahallelerdeki hatalar/günahlar ve fâilleriyle uğraşmaktadırlar. Bu ise risksiz bir ortamda beğeniler alarak hocalık yapma kolaycılığı ve konformistliğidir. Olması gereken ise, öncelikle ve özellikle kendi mahallesinin çöplerinin temizlenmesine yoğunlaşmak ve hiç dışlanma korkusuna kapılmaksızın, dışlananlardan ders de almaksızın, dışlanma-ötelenme pahasına hakikatin aşk ü şevkiyle, mahalle içinde emr-i bi’l-ma’ruf yapma vazifesi ile eş zamanlı olarak, o iyiliklerin içini boşaltan veya zehirleyen, yahut ürünleri heba ettiren fitne/fesat ve hatalara karşı da nehy-i ani’l-münker yapmaktır; ve bilhassa da mahallenin muhtar ve âzâlarına karşı hakkı-hakikati-doğruyu söylemeyi, ikaz ve irşadı ihlasla, ısrarle, sabır, sebat ve metanetle yapmayı sürdürmektir.

“Kötülük nâhiy’ı olup da cemaati kötülüklerden ve kötülerden sakındırmayan ‘iyilik nâsihi’ hocalar, o iyilikleri de kötülere yem ederler, kurban verirler. Nasıl ki herşey çift yaratılmıştır, bütün eşyada zıtlar arası bir denge vardır. Öyle de, hoca dediğin, iyiliği emrettiği gibi, kötülükten sakındırmalıdır. İmanın cümlesi olan kelime-i tevhid ise, önce kötülüğü reddetmeyi, sonra iyiliği emretmeyi emretmektedir. Nehy-i ani’l-münker yapmayan hocalar, en başta kelime-i tevhiddeki “lâ ilâhe faslı”nı es geçerek “İllallah vaslı”nda vuslatı ummasınlar, umdurmasınlar; kendilerini ve başkalarını din ile kandırmasınlar. Lâ’sız illâ tevhid değildir, şirkten âzâde olamaz. Kötülerden ve kötülüklerden korunmayan iyiler ve iyilikler de yine korunamaz, kollanamaz; elde tutulamaz. Ömürlük iyilikler, o iyiliklerini korumayı beceremeyen safderun iyilerin elinde zâyi olup giderler ve nitekim gitmiştir, hem de kendilerine müfritâne muhabbet duyulan liderleri ve etrafındaki bir avuç liderperestleri eliyle. İyiler cemaat içi emr-i bi’l-ma’ruf (iyiliği emir) ettikleri kadar nehy-i ani’l-münker (kötülükleri de engelleme) işini yapmadıkları müddetçe, cemaatin iyiliklerini koruyamazlar, eninde-sonunda kurda-kuşa yem ettirirler. Kötülüklere değinmeksizin etliye-sütlüye karışmayan pasif iyiler, aslında pasif kötülerdir ve aktif kötülerin kötülüklerinden, iyilerin iyiliklerini koruyamazlar.

Kalplerin içindekileri en iyi bilen Rabbimi şâhit tutarak söyleyebilirim ki: İşbu yazıda serdettiğim sözler, art niyetli soğuk bir eleştiri değil, belki iyi niyetli hâlis bir nehy-i ani’l-münkerdir, bir nezirdir, bir ikazdır, bir ihtardır, ve belki de bir irşaddır, ıslah gayretidir, öncelikle kendi nefsime ve nefsim gibi iman ve amel fukarası kardeşlerime. Ana mevzu içindeki bu hususî bahsin detaylarını “Emr-i bi’l-Ma’ruf ve Nehy-i ani’l-Münker Bağlamında: Âidiyetçilik Sorunu ve Mahalle Hocalarının Sorum/suz/luğu” başlıklı yazımıza havale ederek geçelim.

Kelime-i Tevhid’in Lâ Faslı ve Liderleri Allah’ı Sever Gibi Sevme Şirki

Güncel ve müşahhas misali, bu kelime-i tevhidi en çok söyleyen ama on yıllarca “lâ ilâhe” dediği halde, hiç şeyhini-üstadını-hocasını aklına bile getirmeyen dindarlar üzerinden verelim. Kur’an-i Kerim, liderleri Allah’ı sever gibi sevme şirkini ve bu şirke düşmenin gerekçesinin de ‘güce tapma’ olduğunu şöyle haber veriyor:

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَشَدُّ حُبًّا لِلّٰهِۜ وَلَوْ يَرَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَۙ اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعًاۙ وَاَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعَذَابِ

“İnsanlar içerisinde Allah’tan başka birtakım varlıkları (en çok da yücelttikleri kimi zâtları kudsiyet, kudret ve tasarruf sahibi olarak görüp adeta) Allah’a denk tutarak, onları Allah’ı sever gibi sevenler de vardır. Oysa iman edenler en çok Allah’ı severler. (İman edenlerin Allah’a olan sevgisi ise daha güçlüdür, daha üstündür. Böyle masivadan birini Allah’ı sever gibi sevmek suretiyle aslında) kendi kendine kötülük edenler, (bu haram aşkları ve uğrunda iyi birşeyler yaptıklarına inandıkları işleri sebebiyle âhirette) azaba uğratıldıkları zaman görecekleri gibi, keşke (daha bu dünyadayken) tüm kudretin sadece Allah’a ait olduğunu ve azabı en çetin olanın yalnızca Allah olduğunu görebilseler!” (Bakara 2/265).

Kalbinde Allah’ı sever gibi yücelterek sevdiği, Allah’ın emir ve yasaklarını tutar gibi itaat ettiği, tanrısal bir dokunulmazlıkla hiçbir emrini-yasağını sorgulamadığı şeyhi, mürşidi, üstadı, hocası-efendisi olan bir mü’min, manevî hayatında ne kadar kendine göre derin olursa olsun, ne kadar çok ibadet ederse etsin, ilim-irfan öğrenirse öğrensin, zühd ü takva sahibi görünürse görünsün, hâlâ daha lâ ilâhe faslından yüzde yüz tevhidle geçememiş bir yol düşkünüdür.

Fenâ fi’ş-şeyhlikte takılıp kalmış, çakılıp kalmış olanlar, zamanla şeyhlerini adeta peygamberleştirmeye ve nihayet bir çeşit tanrılaştırmaya hissen meylederler. Mürşidlerinin Hz. Peygamber’le istişar ettiği ve Allah’tan sürekli ilhamla, hads ile müeyyed olduğunu hüsn-ü zan ötesi hüsn-ü itikad ede de onları kutsal bir tahta oturtur.

 

İyi şeyler yaptığını sanarak aldanır, Allah’a vesileliği noktasında mürşidini sevdiğini zannederek aldanır, kendini kandırır. Ayrılması ve ayrıştırılması en en en müşkil olan da budur: İç içe birkaç kat hayır ambalajları içine sarılmış olan şerri bilebilmek ve ondan arınabilmek! Şeytanın soldan yaklaşması bârizdir, kolayca anlaşılır da, sağdan yaklaşmasına karşı uyanık olabilmek zordur. Hele ki sağın en sağından yaklaşarak kalbde kendisine yer bulmuş bir şirk-i hissîyi farkedip kendi kendine bir bıçakla kesip atabilmek veya bir mürşidin elinde ameliyat-i cerrahiye ile ondan kurtulmak, bu ancak hakiki ehl-i hakka ve erbâb-ı hakikate, doğruluğu terkedilmeye tercih eden sıddîklara nasip kılınmış bir mazhariyet ve bedeli intiharlı inkisarlar olan bir devlettir.

Lideristlerin ve liderperestlerin dinleri de, imanları da, dostlukları da lider şirkiyle karışıktır, sınırlıdır, mukayyettir. O sebeple liderlerinden bağımsız olarak Allah için dost olamazlar. Kırmızı çizgileri Allah değildir, Rasulullah değildir, hocalarıdır. Sevgileri kendi daireleriyle sınırlıdır. Allah düşmanlarıyla bile görüşürler, hatta dost-arkadaş olurlar ama başka cemaat ve tarikatlerdeki Allah dostlarıyla görüşmezler, hele asla dostluk kurmazlar. Eğer hocalarının bir yanlışını tashih etmek ve ikaz etmek istemişse, ânında onu yasaklı ilan ederler. Değil kendi grupları dışından, içlerinden ses yükseltenleri bile sürü psikolojisiyle susturur, itibarsızlaştırır, uzaklaştırırlar.

Lâ maksûde illallah. Allah’tan başka maksat, son durak, yoktur, olamaz. Mürşid veya Peygamber de maksat değildir. O bakımdan fenâ fi’ş-şeyhlik de bir süreçtir, fenâ fi’r-rasûllük de bir süreçtir; son durak fenâ fillah makamıdır. Fenâ fi’ş-şeylikten kurtulamayan fenâ fi’r-rasûl olamaz; her ikisinden kurtulamayan da tam fenâ fillah olamaz. Fenâ fillah makamı, Allah’ta fâni olmaktır, Allah’tan başka herşeyi veya kimseyi mana-yı ismîsiyle fâni ve fenâ bilmektir, peygamberler dâhil. Mülk suresindeki “Ellezî halaka’l-mevte ve’l-hayâte” haber-i ilâhîsince, Allah önce ölümü/yokluğu yarattı, sonra varlığı/hayatı yarattı. Var olmak, yokluktan başlar, yokluğun var olmasıyla başlar. İmanın varlığı, küfür ve inkârla başlar; lâ ilâhe’deki lâ, istisnasız bütün mâsivâyı ilahlıktan tardetmektir. Söz, fiil ve davranışları, Kur’an ve Sünnet ile, akl-ı selîm, kalb-i selîm, vicdan-ı selîm ve insaniyet değerleriyle sorgulanmaksızın “O dediyse doğrudur” denilerek kabul edilip uygulanan kanaat önderleri, manevî otoriteler, takipçilerinin kalbinde bir çeşit tanrısal kutsallığa ve dokunulmazlığa konumlandırıldığı için, hepsinin o ilah taslağı tahtlarından devrilmesi gerekiyor, insanlardan birer insan olduklarının hem kendilerine hem de onları ilahlaştıran kullarına gösterilmesi gerekiyor.

Gayretullah’ın harekete geçtiği ve böylesi tanrılaştırılmış lider ve perestlerine (tapınan kullarına) şirklerinden kurtarmak için büyük bela ve musibetler göndererek ameliyat-i cerrahiye yaptığı fitne ve zulüm zamanlarında, hala hakkı duyacak kalp kulağı ve teslim edecek vicdanı olanlar, bütün acısına rağmen hakkı-hakikati ikrar ile arınırlar iken, diğerleri uyanmamak için âyet ve hadisleri bükerek kendilerini dinle-imanla sağdan kandırarak kendilerini daha dip hipnozlara sokmakta ve ete-kemiğe bürünmüş mankurtluğu bedenen ve fiilen sergilemektedirler. Kur’an’ın şu âyet-i kerimesinin haber verdiği gibi:

وَلَوْ عَلِمَ اللّٰهُ ف۪يهِمْ خَيْرًا لَاَسْمَعَهُمْۜ وَلَوْ اَسْمَعَهُمْ لَتَوَلَّوْا وَهُمْ مُعْرِضُونَ

“Eğer Allah onlarda bir hayır olduğunu bilseydi, elbette işittirirdi. Ama işittirse bile onlar yine yüz çevirir, dönüp giderlerdi.” (Enfâl Sûresi, 8:23). Hz. Peygamber’in bütün mü’minleri dinleyıp sözleri içindeki hak ve hakikatleri yakalayan o “hayır kulağı” (Tevbe, 9/61) bir kişide kalmayınca, hayır da kalmamış olacağı için, Allah öylelerine hak sözlerini işittirmez. Velev ki işittirirdi, onlar gene de o hakka-hakikate sırtlarını dönerler. Nitekim kullarıyla başlarına getirdiği hâdiseler ve vâkıalar üzerinden konuşan Hak Teala’nın bu belâ ve musibetlerini, hayır kulağıyla dinlemedikleri ve hayır gözüyle bakamadıkları için göremeyenlerin gözlerinden ve kulaklarından perdeler, ancak Sûr’a üflenince yırtılarak kalkacaktır ama o zaman da iş işten geçmiş olacaktır.

Fenâ fi’ş-şeyh makamına çalışan bir müridin, kendisine kelime-i tevhid zikrini ders veren ve halkada önünde kelime-i tevhid zikri çektiği mürşidine de kalbinde bıçak çekmesi, “Allah’ı sever gibi sevgisi”ni kesip atması, öyle her Allah kulunun yapabileceği bir yiğitlik, bir muvahhidlik değildir. Kırk yıl, altmış yıl bir şeyhe/mürşide sadakatle yaşamış nice ehl-i salahatin henüz kelime-i tevhid zikrinde, lâ faslını bile geçemediğini, daha doğrusu, esas büyük putu kurban edemediğini görüyoruz. Kendisinin veya başkalarının işlerini kılı kırk yararcasına irdeleyebilir iken, iş kendi mürdişine/hocasına gelince, körkütük sarhoş âşık gibi, sorgusuz sualsiz itaat eden emirber nefer gibi, ya da beyni ve iradesi esir alınmış bir mankurt misali, hatta bazen ruhsuz bir robot benzeri uzaktan kumandalı, kurulumlu, komutlu, düşüncesiz, duygusuz, şuursuz hareket ettiklerini görüyoruz. Kur’an ve Sünnet ne derse desin, onlar mürşidleri/hocaları ne diyor, ona bakıyorlar. Âyet-i kerime ve hadis-i şeriflere tezat ve hatta tenakuz teşkil eden söz, fiil ve işlerini tekellüflü te’villerle kotarmaya ve meşrulaştırmaya çalışıyorlar.

Lâ ilâhe İllallah demek, aynı zamanda “Allah’tan başka meşruiyet kaynağı yoktur” demektir. Ne acıdır ki lâilâhe zikrini sabah-akşam çeken nice dinî gruplarda liderler, meşruiyet kaynağı haline geliyorlar, getiriliyorlar. Liderlerini yücelte yücelte bir aşamadan sonra lâ yüs’el (dokunulmaz, sorgulanmaz) muamelesi yapmaya başlayan müntesipler, zamanla liderlerini meşruiyetin yegane kaynağı olarak görmeye başlıyorlar. “Hocamız şöyle buyurdu. Şeyhimiz/Mürşidimiz böyle buyurdu.” demeleri sorun değil, sorun olan, bu buyrukları, İlahî ve Nebevî buyrukların önüne geçirmeleri. İşlerinde meşruiyeti Kur’an ve Sünnet’ten değil, Efendilerinden almaya başlamaları. İşte zâkirler, lâ ilâhe zikrini çekerken, kendi mürşidlerini de meşruiyet mercii olmaktan tamamen çıkarmalıdırlar ki bu lâ faslı istisnasız bir temizlikle tamamlanmış olsun.

Dinde meşruiyetin ve kudsiyetin kaynağı Kur’an ve Sünnet iken, yani vahiy iken, bunlar, adeta ilham üstü vahye mazharmış gibi inanıp bağlandıkları mürşidlerini/hocalarını bir tür ‘dinleştirdiklerini’ farkedemiyorlar. Dini, kendi grubuna âidiyet duygusuyla birlikte içerek öğrenmiş ve benimsemiş olan böylesi ehl-i âidiyet, âidiyet hissiyle bağlı ve bağımlısı oldukları dinî gruptan bir şekilde uzaklaşınca, çoğunlukla dinden ve dinî hayattan da uzaklaşıyorlar; çünkü din ile âidiyeti birlikte karıştırarak içtikleri için, onları bünyelerinde, beyinlerinde ve kalplerinde kimyevî ve biyolojik işbu karışımı birbirinden ayrıştıramıyorlar veya ayrıştırıncaya kadar geçen yıllar içinde dinden uzak bir hayat yaşıyorlar. Ne ki bu ayrışma inayet ve tevfîk-i ilahî ile gerçekleştiğinde ise ortaya doğrudan Hakk’a inanan, saf hakikate bağlı olan hakiki bir mü’min-i muvahhid çıkıyor.

Farkında olmaksızın grup âidiyetini dinî âidiyetin üstünde içselleştirmiş olan müntesipler, dine gelen saldırılardan çok gruplarına gelen saldırılara tepki gösterirler. Allah’ı inkar edenlere bile sergiledikleri diyalog, sevgi ve hoşgörüyü, liderlerinin yanlışlarını haklı olarak eleştirip ikazlar eden kendi iman kardeşlerine dahi çok görürler. Âidiyetçi kimseler, “Vardır bir hikmeti” ön kabûlünü aşıp da doğurduğu kötülükleri ikrar edemiyorlar, reddedemediklerini de küçümsüyorlar; ‘yolun kaderinde var böyle acılar’ diyerek, uydukları/uyguladıkları hiyerarşik emirlerin onlarca, yüzlerce, belki binlerce şerli sonuçlarını bizzat yaşayarak gördükleri halde, “her şerde bir hayır vardır”a bel bağlıyor, çöplükte hüda-yı nâbit biten bazı çiçekleri gözlerinde fazla büyütüyorlar, ürettikleri pislik bataklığını gözden kaçırıp o bir avuç bataklık çiçeğini bile mürşidlerinden/hocalarından bilip onun ‘öngörüsü’ne veriyorlar, her fırsatta gene onu övüyorlar; yol açtığı rezatletleri bile bir faziletmiş gibi yoruyorlar, yorumluyorlar. Hamakati sadakat sanıyorlar, dalaleti istikamet biliyorlar… Maalesef ve meatteessüf, dinî bir gruba âidiyet’çilik ve lider’perestlik, bugün dinî toplulukların imanlarındaki en tehlikeli tevhid sorunudur. Biraz daha açalım:

Allah’a ulaştıran veya ulaştırdığına inanılan bir vesile’nin, fart-ı aşktan gelen bir vesîlecilikle ikinci bir ilâha, adı konulmamış bir ilah taslağına dönüştürülmesi meselesi, kaderdenk bir bıçak sırtıdır. Şu ilk âyetteki hayırlı vesile ile, ikinci âyetteki şirk vesileciliği, zahiren ince bir zarın iki yüzü gibi görünse de, bâtınen doğu ile batı kadar birbirinden uzaktırlar:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَابْتَغُٓوا اِلَيْهِ الْوَس۪يلَةَ وَجَاهِدُوا ف۪ي سَب۪يلِه۪ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

“Ey iman edenler, Allah’tan korkup-sakının ve (sizi) O’na (yaklaştıracak) vesile arayın; O’nun yolunda cihad edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (Mâide, 5/35). Bu âyet, ındallah makbul vesileyi emretmektedir. Diğer âyet:

اَلَا لِلّٰهِ الدّ۪ينُ الْخَالِصُۜ وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَۢ مَا نَعْبُدُهُمْ اِلَّا لِيُقَرِّبُونَٓا اِلَى اللّٰهِ زُلْفٰىۜ اِنَّ اللّٰهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ ف۪ي مَا هُمْ ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْد۪ي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ

“Bilin ki halis din, yalnız Allah için olandır. Ondan başkalarını sığınılacak otorite (koruyucu veli, kurtarıcı hâmî) edinenler ise, “Allah katında yakınlığa vesile olsun diye onlara kulluk yapıyoruz.” derler. Anlaşmazlığa düştükleri şey hakkında Allah onların arasında hükmünü verecektir. Yalancı ve nankör olanı Allah amacına ulaştırmaz.” (Zümer, 39/3). Bu âyet de, şirke dönüştürülmüş merdud vesileyi yasaklamaktadır.

Kur’an-ı Kerim, tağutlardan uzak durmayı (Nahl, 16, 36), sadece ve yalnızca Allah’a ibadet edip tapmayı (Enbiyâ 21/25), ibadetine hiç kimseyi ortak koşmamayı, şirk karıştırmamayı (Kehf, 18/110) emretmektedir. Allah’a karşı kendilerine şefaatçi olsun veya yakınlaştırıcı vesileler olsun diye edindikleri o ‘ilahlar’, bir tür tanrılaştırdıkları, tanrısal dokunulmazlık, sorgulanmazlık, kutsallık, yücelik ve sorumsuzluk atfettikleri o şeyler, mahşer gününde tapınakçılarına hiçbir fayda sağlamayacaklardır. (Bkz. Ahkâf, 46/28; Furkan, 25/17/18; Sebe’ 34/40-41).

قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ قُلِ اللّٰهُۜ قُلْ اَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَ لَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ نَفْعًا وَلَا ضَرًّاۜ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۙ اَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُۚ اَمْ جَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِه۪ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْۜ قُلِ اللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ

“De ki: ‘Öyleyse, onu bırakıp kendilerine bile yarar da zarar da sağlamaya güç yetiremeyen birtakım veliler mi (ilahlar) edindiniz?’ De ki: ‘Hiç görmeyen (a’ma) ile gören (basiret sahibi) eşit olabilir mi? Veya karanlıklarla nur eşit olabilir mi?’ Yoksa Allah’a, onun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma, kendilerince birbirine mi benzeşti? De ki: ‘Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve o, tektir, kahredici olandır.’.” (Rad, 13/6)

Bilvesile bir kere daha altını çizelim: Allah’a yaklaştıran vesile makbüldür, çünkü Allah’a şirke dönüşmemiştir; vazifesini yapmış, aradan çekilmiştir. Bir vesilenin makbuliyeti Allah’a yaklaştırmasıyla ölçülür ve yaklaştırdıktan sonra aradan çekilmesiyle anlaşılır. Israrla arada kalan veya tutulan vesile, şirke dönüşmüş demektir. Allah’a yaklaştırıyor görünürken aksine vesile olmaktan çıkıp adeta yan bir gayeymiş gibi hep arada durursa, Allah’a teveccühten nemalanırsa, Allah’ı sever gibi sevilen, sayılan ve bir nevi tapılan hâline gelmişse, böyle bir vesile de bir tür puttur, üstüne kâbe örtüsü örtülmüş bir tağuttur, evliya cübbesi giydirilmiş bir eşkiyadır. Dinî cemaatlerin mürşidlerine/hocaefendilerine karşı en ziyade tetikte olmaları gereken işbu tarz en sağdan yaklaşıp yerleşen vesilecilik şirkidir, tanrı demeksizin bir çeşit tanrılaştırmalardır.

Bir Mutlak Tanrı var, herşeyi yaratan. Bir de muhayyel tanrılar var, insanların ‘yarattığı’. Lâ ilâhe, yaratılmış bütün tanrıların boynunu kesen bir kılıçtır. Herkesin Allah’tan başka kalbinde tanrılaştırdığı bir takım putları veya tağutları olur, şirkleri olur, olabilir. Şirk var, itikadî. Şirk var, itibarî. Şirk var, amelî. Şirk var, hissî. Şirk var, zihnî-hayalî. Şirk var karanlık bir gecede kara bir taşın üstünde kara bir karıncanın bıraktığı ayak izleri gibi, hadis-i şerifte haber verildiği üzere. Şirkler bitmedikçe, kelime-i tevhid zikrinin “Lâ ilâhe” faslı bitmez. “İllallah, İllallah, İllallah” zikri çekenler, ne kadar çekerlerse çeksinler, illâ ki “Lâ ilâhe”ye hep ihtiyaç duyacaklardır. İhtiyaç varsa, bir eksiklik, bir noksanlık var demektir. Kelime-i tevhid’deki imanın ilk yarısı inkar, ikinci yarısı ikrardır. İkrarımız, inkârımız kadardır. İmanımız küfrümüz kadardır. Müslümanlığımız isyanımız kadardır. Anlayana! Kötülüğe savaş açmadan, iyiliğin mücahidi olamayız. Tanrılara baş kaldırmadan, Allah’a kul olamayız. Hususiyle âidiyetçilik, liderperestlik ve devletçilik gibi putlardan özgürleşmeden muvahhid mü’min olamayız.

Zikir çektiren zâkirler ve mürşidler, kelime-i tevhidi böyle kendilerini de tanrısal dokunulmazlıktan kesip atan bir keskinlikte anlayanları da müfrit olmakla itham ederler, ve ilk fırsatta yakınlarından uzaklaştırırlar. Çünkü ‘tanrılar’, etraflarında sözlerinin üzerine söz söyleyecek diller, fikirlerinin önünde fikir üretip beyan edecek kafalar istemezler. “Bize dâhi lazım değil.” diyerek çevrelerine “Deha bile olsanız, ki değilsiniz, fikrinize ihtiyacım yok. Ben hepinize yeterim.” subliminal mesajını zihinlere zerkederler. Düşünenleri, özellikle de eleştirel düşünebilenleri ânında etraflarından ötelerler. Böyle, bir topluluğun gidişatındaki bozukluklar ve yönetimin zaafları, hataları ve yanlışlarını ikaz ve ıslah için seslendiren ehl-i hizmet, ehl-i himmet, ehl-i hamiyet, ehl-i gayret, ve ehl-i istikamet mü’minleri, eğer lider ve yönetici kadrosu merkezden, yakınlarından uzaklaştırıyorsa, şu âyet-i kerimenin tokadını yemeye müstehak hâle gelmişler demektir:

وَلَا تَطْرُدِ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُر۪يدُونَ وَجْهَهُۜ مَا عَلَيْكَ مِنْ حِسَابِهِمْ مِنْ شَيْءٍ وَمَا مِنْ حِسَابِكَ عَلَيْهِمْ مِنْ شَيْءٍ فَتَطْرُدَهُمْ فَتَكُونَ مِنَ الظَّالِم۪ينَ

“(Ey Nebim, bazı kâfirlerin veya gafillerin keyfi için), sabah akşam O’nun yüzünü (rızasını) dileyerek Rabbilerine dua edenleri (fakr ve fikr sahiplerini) sakın yanından uzaklaştırmaya kalkmayasın! (Mü’minlerin dinî, idarî, veya siyasî toplantılara katılmalarına ve görüşlerini açıklamalarına engel olmayasın!) Onların (görünüşte iyi olan halleri hakikatte fena olsa bile, eğer varsa bazılarının içinde gizli ve kirli niyetleri, onların) hesabından Senin üzerinde herhangi bir yükümlülük yoktur, senin hesabından da onlara hiçbir yükümlülük yoktur ki onları kovman gereksin. Yoksa zalimlerden olup kalırsın (ve kınanırsın).” (En’am, 6/52). Yüce Allah bu fakir Müslümanları yanından ayırmaması konusunda Resulullah (a.s.)`a bir başka ayeti kerimesinde de şöyle bir hatırlatmada bulunmuştur: “Allah`ın rızasını isteyerek sabah ve akşam Rabblerine dua edenlerle beraber sen de sabret. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan ayırma.” (Kehf, 18/28).

Ne içerden kırk yıllık sâdık dava arkadaşlarının uyarılarını dikkate aldılar, ne dışardan Hak dostlarının samimi ikaz ve nasihatlerine kulak verdiler, ne de başlarına kendi yaptıkları ettikleri yüzünden büyük bela ve musibetler gelince, o belaların-musibetlerini dilini okuyabildiler! Burunlarının dikine dikine gitmeyi sürdürdüler. Din üzerinden dünyevî iktidar kurma hedefi istikametinde dinin esaslarını eğip büktüler, insanları dinde-imanda şüphelere düşürecek gayr-i İslâmî ve gayr-i insanî işlere tevessül ettiler. Dinî duygu-düşünceleri dünyevîlikle kirlettiler, siyasî hesaplarla asırlık kazanımları berhava ettiler.

 

Sonuç olarak:

Dinî bütün emir ve yasakların illet ve hikmetlerinin özü, kelime-i tevhidin hakikatinin kalpte inkişaf edip insan bütünlüğünü ve benliğini tamamen kaplamasına hizmet eden bir sırru’l-esrârdır. Dinin ‘lâ yasakları’, kelime-i tevhidin “lâ ilâhe faslı”na, ‘elif emirleri’ de “illallah vaslı”na doğrudan, yekdiğerlerine ise dolaylı hizmet ederler. Bu ikili gruplar arasında karşılıklı doğrudan bir iletişim ve etkileşim bağları bulunur; çaprazlama da dolaylı bir etkilenme sözkonusudur. Hiçbir beşer, hiçbir peygamber, kelime-i tevhidi geçememiştir; o geçilemez, herşey onda başlar, onda biter. Çünkü herşey, onunla başlamış, ve onunla bitmiştir, daha doğrusu onda sonsuzluğa açılmıştır. Din kelime-i tevhidde dürülmüştür. Her insan için kelime-i tevhid, ömür boyu süren (onun ömrü bitince de devam eden) bir seyr ü sülûk yolculuğudur. Esasen lâ faslı seyr ü sülûktur ki müteâkiben illallah vaslında hakikat-i tevhid ile vuslat yaşanır, muvahhid-i hakiki olunur.

Bütün şirklerden kurtulmak ve şirksiz bir tevhidî imana ermek için insan, bütünlüğüne kelime-i tevhidi zikrettirmeli, fikrettirmeli, hissettirmeli, vecdettirmeli, yaşatmalıdır, yaşatmalıyız. Aklen, kalben, vicdanen ve ruhen lâ ilâhe illah demeliyiz. Aklın kemali, kelime-i tevhidi ilme’l-yakîn fikretmesiyledir. Kalbin kemâli, kelime-i tevhidi ayne’l-yakîn müşahede etmesiyledir. Vicdanın kemâli, kelime-i tevhidi hisse’l-yakîn duyumsamasıyladır. Ruhun kemâli, kelime-i tevhidi hakka’l-yakîn yaşamasıyladır. Dil, lâilâhe illallah’ı kavlen ve lafzen zikrederken, akıl hikmetlerini fikredecek, kalb manasını müşahedeyle fıkhedecek, vicdan letâifini hissedecek, ruh da hakikatini yaşayarak zevkedecek. Tasavvufî bir maneviyat dersi olarak, kelime-i tevhidde önce Lâ ilâhe kısmını halletmemiz lazımdır. Lâilâhe’yi halletmemişsek, İllalah deyişlerimizle eksik ve şirkle karışık bir iman yaşıyoruz demektir. İtikadî şirk, amelî şirk, fikrî şirk, hissî şirk türlerinden biriyle ma’lül bir iman ise makbul değildir. Lâilâhe faslında arınamadığımız her şey, İllallah vaslında vuslatımıza şirk karıştırır. Şirk ise, gazabını aşkın rahmâniyet ve rahîmiyetine rağmen Allah Teala’nın bağışlama kapsamına girmez. Bütün günahları bağışlasa da, şirki asla bağışlamaz (Nisa 4/48, 116). Bağışlanmamış şirk de, kula hakiki vuslatı yaşatmaz. Lâ’nın hakkını verenler, Elif’e vâsıl olurlar, vuslata müstehak hâle gelirler. Elif’e vuslat isteyen âşıklar, “lâ ilâhe seyr ü süluku”nu tamamlamalıdırlar.

Ey vuslata âşık nefsim, bil ki: Lâ ilâhe’si tam olmayanın İllallah’ı tam olmaz. İnkârı olmayanın imanı olmaz. İsyanı olmayanın itaati olmaz. Kıyâmı olmayanın tââti olmaz. Âsî olmayan, müslüman olamaz. Münkir olamayan mü’min olamaz. Otoritelere baş kaldıran bir isyankâr olmadan, Hakk’a boyun büken bir itaatkâr olamazsın, ehl-i hak ve erbâb-ı hakikat olamazsın. Kullara kulluktan kurtulmadan, Allah’ın kulu olamazsın. Vesselâm.

Ey imanı zayıf, amelleri nâkıs nefsim1

Daha lailahe dersini geçememişsin, burada el-âleme ahkâm kesiyorsun. Sen önce kendin bir kere daha, bin kere daha bu dersine çalış. İmanın kadar dindarsın. İmanın kadar mü’minsin. Ne kadar amel edersen et, amellerinin hâsıl ettiği imanın kadar müslümansın. Lâilâhe, söylenmesi iki sâniye bir sözdür. fakat hakikatinin tahakkuk ve ahlakının tahalluk etmesi, kırk gün, kırk ay, belki bazen kırk yıl alan bir süreçtir. Kelime-i tevhidin hakikati sende kalben tahakkuk ederse, onunla amelen tahalluk edebilirsin, artı’yı ve eksi’yi kendinde hem cem‘ hem de tefrik edebilirsin ve nihayet makam-ı tevhide ulaşabilirsin. Şimdi dersini bir kere daha aldığına göre, gereğini yapmaya hemen bugün başlayabilirsin ve başlamalısın. Allah yâr ve yardımcın olsun.

 

17 Ekim 2026 Cumartesi

Londra / İngiltere

 

 

 


Bir yanıt yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment