DüşünceEkim '26İsa Çiçek

Cahiliye Dönemi Arap Yarımadası, çok tanrılı inançların, kabile asabiyetinin ve ahlaki buhranların hâkim olduğu karanlık bir devirdi. Bu karanlığın ortasında, tevhit inancını korumaya çalışan, putperestliği bütünüyle reddeden ve Hz. İbrahim’in tebliğ ettiği haniflik yoluna bağlanan az sayıda şahsiyet bulunuyordu. Bu isimlerin başında, bilgeliği, edebi dehası ve basiretiyle tanınan İyad kabilesinin reisi Kus İbn-i Sâide gelir.

Tarihi rivayetlere göre bu hadise, miladi 590–600 yılları arasında, İslamiyet’in doğuşundan yaklaşık 10–20 yıl önce gerçekleşmiştir. Kus İbn-i Sâide, Arap kabilelerinin hem ticaret hem de edebi müsabakalar amacıyla toplandığı en prestijli merkez olan Ukkaz Panayırı’nda meşhur hutbesini irat etmiştir. Henüz peygamberlik görevi tebliğ edilmemiş olan Hz. Muhammed’in (s.a.v.) bu konuşma sırasında 20 ila 30 yaşlarında olduğu ve bu tesirli hitabı bizzat dinlediği nakledilmektedir. Kus İbn-i Sâide, yüksek bir yere çıkarak deve üzerinde toplanan kalabalıklara seslenmiş; üslubu, felsefi derinliği ve manevi uyarılarıyla dönemin edebiyat ve hitabet doruğunu temsil etmiştir.

Bu tarihi hutbede insanlığa şöyle seslenilmiştir:

“Ey ahali! Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz ve ibret alınız! Yaşayan ölür, ölen fani olur; olacak olan neyse başa gelir. Yağmur yağar, otlar biter; çocuklar doğar, analarının babalarının yerini alır; sonra hepsi yok olup gider. Olayların ardı arkası kesilmez, hep birbirini kovalar.

Kulak veriniz, dikkat ediniz! Gökte haber var, yerde ibret alınacak şeyler var. Yeryüzü serilmiş bir döşek, gökyüzü yüksek bir tavan… Yıldızlar yürür, denizler durur. Gelen kalmaz, giden geri dönmez. Acaba vardıkları yerden hoşnut kaldıkları için mi orada kalıyorlar, yoksa orada bırakılıp da derin bir uykuya mı dalıyorlar?

Yemin ederim ki Allah katında bir din vardır; onun gelmesi çok yakın oldu, gölgesi başınızın üstüne geldi. Ne mutlu o kimseye ki o dine uyar, o din de kendisine doğru yolu gösterir! Yazıklar olsun o kara bahtlıya ki ona isyan ve muhalefet eder! Yazıklar olsun ömürleri gaflet içinde geçen topluluklara!

Ey insanlar! Nerede babalarınız, dedeleriniz? Nerede o süslü sarayların sahipleri olan, taştan binalar inşa eden Âd ve Semûd kavimleri? Hani dünya varlığına mağrur olup da kavmine ‘Ben sizin en büyük rabbinizim!’ diyen Firavun ile Nemrut? Onlar güç, kudret ve zenginlik bakımından sizden daha üstün değil miydiler? Bu dünya, değirmeninde onları öğüttü, toz etti, savurdu; kemikleri bile çürüyüp yok oldu. Evleri yıkılıp ıssız kaldı; yurtlarında şimdi baykuşlar ötüyor, yaban hayvanları barınıyor.

Sakın onlar gibi gaflete düşmeyin, onların gittiği yoldan gitmeyin! Her şey yok olacaktır; baki kalacak olan ancak ulu Allah’tır. O birdir; benzeri, eşi ve ortağı yoktur. İbadet edilecek yegâne kudret O’dur; doğmamış ve doğurmamıştır.

Önce gelip geçenlerde bizim için ibret alınacak nice dersler vardır. Ölüm ırmağının girilecek yerleri vardır fakat çıkacak yeri yoktur. Büyük küçük herkes göçüp gidiyor, giden geri dönmüyor. Kesin olarak anladım ki herkese olan, sonunda benim de başıma gelecektir!”

Kus İbn-i Sâide’nin bu metni, klasik Arap belagatinin en yetkin örnekleri arasında yer alır. Henüz Kur’an vahyedilmeden önce Allah’ın birliğini, eşi ve benzeri bulunmadığını, doğurmadığını ve doğrulmadığını açıkça ilan ederek haniflik inancının temel direklerini ortaya koymuştur. Yaklaşan evrensel peygamberliği ve hak dini müjdelemiş; kainattaki kusursuz nizam, ölümün kaçınılmazlığı ve Âd, Semûd, Firavun gibi geçmiş kavimlerin akıbeti üzerinden insanlığı gafletten uyanmaya çağırmıştır. Bu yönüyle hutbe, edebi bir şaheser olmanın ötesinde, İslam öncesi dönemin tevhide ve hakikate açılan en berrak tarihsel vesikalarından biri olarak kabul edilir.

 

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment