Giriş
“Anne, bak… Bende bunların hepsi var.”
Telefonu uzatan genç, ekrandaki maddeleri tek tek gösteriyor:
Dikkatini toplamakta zorlanmak…
Bir işe başlayıp bitirememek…
Kalabalıklardan çabuk yorulmak…
Bazen kimseyle konuşmak istememek…
Fazla düşünmek…
Anne ekrana bakıyor. Birkaç saniye sonra, biraz da gülümseyerek:
“Bunların yarısı bende de var,” diyor.
Genç telefonu geri çekiyor.
“Sen anlamıyorsun anne.”
Belki de gerçekten bazen anlamıyoruz.
Çünkü o anda gencin elindeki telefon yalnızca bir telefon değil. Uzun zamandır kendisinde anlam veremediği şeylere tuttuğu küçük bir fener. “Neden böyleyim?” diye dolaştığı bir odada ilk kez karşısına çıkan bir kelime…
ADHD.
Anksiyete.
Otizm.
Travma.
Depresyon.
Bir kelime, insanın yıllardır taşıdığı yükü bir anda ortadan kaldırmaz. Ama o yükün bir adı olduğunu bilmek bile bazen insana tuhaf bir rahatlık verir.
“Demek bunu yaşayan yalnız ben değilim.”
Bugün gençlerin ekranlarında yalnızca ruhsal durumlarla ilgili sorular da yok. Bir başkası “Bu baş ağrısı neden geçmiyor?”, “Kalbim niye böyle çarpıyor?”, “Bu yorgunluk normal mi?” diye bedenine cevap arıyor.
Aslında iki arayışın başlangıcında birbirine benzeyen bir soru var:
“Bende ne oluyor?”
Fakat yollar bir süre sonra ayrılıyor. Bedenimizde hissettiklerimizi sürekli hastalık ihtimali üzerinden araştırmak başka bir sürece; ruhumuzda olup biteni bir psikolojik tanıyla açıklamaya çalışmak başka bir yere götürebiliyor. Bedensel belirtilerin internet üzerinden araştırılması ve sağlık kaygısıyla ilişkisi de gençler açısından ayrıca ele alınmayı hak ediyor (Jungmann & Dessauer, 2025).
Onu başka bir yazının kapısında bırakalım.
Bu yazıda ise şu sorunun yanında duralım:
Bir psikolojik tanı, kendimizi anlamamıza yardım eden bir kelime olmaktan çıkıp ne zaman “Ben buyum” dediğimiz bir kimliğe dönüşüyor?
Bir Şeyin Adını Bilmek Neden Bazen İyi Gelir?
İnsan, anlam veremediği şeyden daha çok korkabiliyor.
Bir genç yıllarca kendisine “tembelim” demiş olabilir. Başladığı işi bitiremediği için kendisine kızmış, çevresinden de benzer cümleler duymuş olabilir:
“Biraz toparlan.”
“İstesen yaparsın.”
“Senin aklın hep başka yerde.”
Sonra bir gün karşısına dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunu anlatan bir video çıkar.
Anlatılanlardan bazıları kendisine öylesine benzer ki durur.
Bir daha dinler.
Belki başka bir video daha açar.
O anda yaşanan şey her zaman “Kendime bir hastalık buldum” değildir.
Bazen yalnızca şudur:
“Demek benim yaşadığım şeyi yaşayan başka insanlar da var.”
Bunu bütünüyle kötü bir yere koyamıyorum. Bazen bir genç, telefon ekranında karşısına çıkan birkaç cümlede yıllardır kendisine bile anlatamadığı bir şeyi görüyor. “Demek bunu yalnız ben yaşamıyormuşum,” diyebilmek bile omuzundaki yükü biraz hafifletebiliyor.
Hatta bazen yaşadığının bir adı olabileceğini fark etmek, insanın kendisine söylediği ağır sözleri de değiştiriyor.
“Demek tembel değilmişim.”
“Demek tuhaf değilmişim.”
“Demek bunun bir karşılığı varmış.”
Gençlerle yapılan araştırmalarda da çevrim içi ruh sağlığı içeriklerinin, gençlerin kendilerine bakışını etkileyebildiğine dair işaretler var. Ama burada hemen büyük cümleler kurmak istemiyorum. Çalışmaların bir kısmı küçük ve belirli gruplarla yapılmış. Birkaç araştırmaya bakıp bütün gençleri aynı cümlenin içine koyamayız (Armstrong vd., 2025).
Zaten beni asıl düşündüren rakamlar değil.
Şu soru: Genç, o tanının içinde kendisine ait ne buluyor?
Çünkü bazen aradığı şey hastalığın adı değil, kendisini suçlamadan anlatabileceği bir dil oluyor.
İnsan bazen yıllardır kendisine söylediği ağır bir kelimeyi bırakabilmek için başka bir kelimeye tutunuyor.
Mesele o kelimeyle tanışmak değil belki.
Mesele, bir süre sonra kendimizi yalnızca o kelimenin içinden görmeye başladığımız yerde doğuyor.
Telefon Ekranı Ne Zaman İç Sesimize Karışıyor?
Şimdilerde psikoloji kelimeleri günlük hayatın içinde daha fazla dolaşıyor.
Bir video açıyoruz: “Bunları yapıyorsanız ADHD olabilirsiniz.”
Biraz sonra: “Çocukluk travmanızın fark edilmeyen belirtileri.”
Ardından: “Narsist bir insanı böyle tanırsınız.”
Sonra bir bakıyoruz, birkaç dakika önce yalnızca video izlerken artık kendimizi düşünüyoruz:
“Ben de bunu yapıyorum.”
“Bu da bende var.”
“Acaba…?”
Telefon ekranı yavaş yavaş bir aynaya dönüşüyor.
Ama her ayna bizi olduğumuz gibi göstermiyor.
Bazen yalnızca bir tarafımızı büyütüyor. Bazen çok insani bir hâli hazır bir açıklamanın içine yerleştiriyor.
Almanca TikTok’taki psikolojik içerikleri inceleyen güncel bir araştırmada, ADHD, depresyon, otizm, kaygı bozukluğu, narsisizm ve travma sonrası stres bozukluğuna ilişkin videoların yalnızca küçük bir bölümünün bütünüyle doğru bilgi içerdiği; önemli bir kısmının yanlış ya da aşırı genelleyici olduğu görülmüş (Mross vd., 2026).
Burada kişisel deneyimle psikolojik bilgiyi birbirinden ayırmak gerekiyor.
Birinin: “Ben ADHD ile böyle yaşıyorum.” demesi kıymetlidir.
Kendi hayatını anlatıyordur.
Başka biri o anlatıda kendisini de görebilir. İlk kez anlaşılmış hissedebilir.
Ama onun hikâyesi bizim tanımız değildir.
Çünkü yorgunluk da dikkatimizi dağıtabilir. Uykusuzluk, yas, yoğun stres, ilişkilerde yaşanan sıkıntılar ya da bedensel bir rahatsızlık da insanın dikkatini, enerjisini ve duygularını değiştirebilir.
Bir dakikalık videonun göremediği yer tam da burasıdır:
İnsanın hikâyesi.
Danışanlarımla ilk görüşmede de belirtilerden önce o hikâyeyi duymaya çalışıyorum. Çünkü aynı madde, iki ayrı insanda iki bambaşka yere çıkabiliyor.
Belirtiler benzer olabilir.
Hikâyeler değil.
Bir Tanı Ne Zaman “Ben” Olmaya Başlıyor?
Bazen bunu kullandığımız cümlelerde duyuyoruz.
“Kaygı yaşıyorum.” ile “Ben anksiyeteyim.” aynı yerde durmuyor.
“Bende ADHD olabileceğini düşünüyorum.” başka bir cümle.
“Ben ADHD’yim, zaten o yüzden böyleyim.” başka.
Doğru bir tanı insanın hayatında çok kıymetli bir yere sahip olabilir. Yıllarca “Neden böyleyim?” diye kendisine kızan biri yaşadıklarını anlamaya başlayabilir. Doğru desteğe ulaşabilir. Kendisine biraz daha yumuşak davranabilir. Sorun tanının varlığı değildir. Sorun, kelimenin insanın önüne geçmeye başladığı yerde olabilir.
Özellikle gençlik yıllarında bu daha da önemli görünüyor. Çünkü ergenlikten genç yetişkinliğe uzanan dönem zaten “Ben kimim?” sorusunun sık sık kapıyı çaldığı bir zaman.
İnsan kendisine benzeyenleri arıyor. Bir yere ait olmak istiyor. Anlaşılmak istiyor. “Benim gibi olan başka insanlar da var,” diyebilmek istiyor.
Çevrim içi öz-tanıyı yalnızca özentilik, saflık ya da dikkat çekme isteğiyle açıklamanın bu nedenle eksik kalabileceği; kimlik, aidiyet ve profesyonel desteğe erişim gibi etkenlerin de düşünülmesi gerektiği vurgulanıyor (Foster & Ellis, 2024, ss. 491–508).
Çünkü genç bazen tanının içinde yalnızca “hastalığının adını” bulmuyor.
Kendisine benzeyen insanları da buluyor.
“Beni anlayan birileri var.”
İnsanın anlaşılma ihtiyacı küçümsenecek bir ihtiyaç değil.
Ama yine de bir tanı insanın tamamı değildir.
İnsan biraz mizahıdır.
Biraz merakıdır.
Yeteneğidir, korkularıdır.
İnandıklarıdır.
Kırıldığı yerlerdir.
Kimse görmediğinde yaptığı iyiliklerdir.
Gece başını yastığa koyduğunda kurduğu hayallerdir.
Hatta henüz kendisinin bile tanımadığı taraflarıdır.
Tanı bunların bazılarını anlamamıza yardım edebilir.
Ama hepsini anlatamaz.
Tanı Ne Zaman Açıklama Olmaktan Çıkıp Sığınağa Dönüşür?
Burada bir başka ince çizgi daha var.
Bazen tanı insanın kendisine daha merhametli bakmasını sağlıyor.
“Ben bunu neden beceremiyorum?” diye kendimizi hırpalamak yerine,
“Demek burası benim için gerçekten daha zor.”
diyebiliyoruz.
Bu, insanın kendisine gösterebileceği önemli bir anlayış.
Ama kendimizi anlamakla kendimizi her şeyden muaf tutmak aynı şey değil.
ADHD’si olan bir genç planlama, dürtülerini kontrol etme, başladığı işi sürdürme ya da duygularını düzenleme konusunda gerçekten daha çok zorlanabilir. Bunu yok saymak da doğru değil.
Fakat:
“Bunu yapmak benim için daha zor. Bana uygun başka bir yol bulmam gerekiyor.”
ile “Ben zaten ADHD’yim, yapamam.” arasında bir fark var.
Birinde insan zorlandığı yeri görüyor ama kendi hayatından çekilmiyor.
Diğerinde ise tanı, bazen daha denenmemiş yolların kapısını baştan kapatabiliyor.
Öfkesini kontrol etmekte zorlanmak başka.
Kırdığı bir kalbin karşısında “Ben böyleyim,” deyip geçmek başka.
Bir işe başlamakta zorlanmak başka.
Her sorumluluğu daha başlamadan “Ben yapamam,” diyerek kenara bırakmak başka.
Belki burada bize gereken kelime gerçekten sorumluluk.
Ama parmak sallayan, cezalandıran bir sorumluluktan söz etmiyorum.
İnsanın kendi hayatının içinde nerede zorlandığını görebilmesi… Nerede destek istemesi gerektiğini, nerede özür dilemesi, nerede yeniden denemesi ya da bozduğu bir şeyi onarması gerektiğini fark edebilmesi…
Bir güçlüğün adını bilmek insanı bunlardan çıkarmaz.
Belki tam tersine, o sorumluluğu kendi imkânlarıyla nasıl taşıyacağını bulmasına yardım eder.
2025 yılında ADHD tanısı olan 12–18 yaş arası gençlerle yapılan bir çalışmada, tanının kişinin benliğini büyük ölçüde kaplaması anlamına gelen “engulfment” ile öz-yönetim, yürütücü işlev güçlükleri ve yaşam kalitesi arasında ilişkiler bulunmuş. Bu sonuç tek başına neden-sonuç kurmamıza yetmez. Fakat tanının insanın kendisini nasıl gördüğüyle olan ilişkisinin küçümsenmemesi gerektiğini düşündürüyor (Zabar-Cahanovich vd., 2025).
Belki bunu daha sade söylemek mümkün:
Tanı bizi açıklayabilir ama bizim yerimize yaşamaz.
İnsan kendi güçlüğünü bilirken yine de özür dilemeyi öğrenebilir.
Onarmayı öğrenebilir.
Kendisine uygun yollar arayabilir.
Yardım isteyebilir.
Olmadığında yeniden deneyebilir.
Yolu başkalarınınkinden daha dolambaçlı olabilir.
Ama yol yine de onundur.
Öz-Tanı Her Zaman Yanlış mıdır?
Bu soruya keskin bir “evet” demek bana doğru gelmiyor.
Bir gence: “İnternette gördüğün hiçbir şeyi dikkate alma.”demek artık yaşadığımız dünyaya pek uymuyor.
Bazen insan yıllardır yaşadığı bir güçlüğün adını ilk kez gerçekten orada duyuyor.
Ve belki ilk kez: “Bunu bir uzmanla konuşsam iyi olacak.” diye düşünüyor. Bu küçümsenecek bir başlangıç değil.
Üstelik herkes profesyonel desteğe aynı kolaylıkla ulaşamıyor. Kimi ailesine anlatamıyor. Kimi nereden başlayacağını bilmiyor. Kimi uzun süre bekliyor. Kimi ise yaşadığı şeyi henüz kendisine bile anlatacak kelimeyi bulamamış oluyor.
Böyle birinin önce kendi başına araştırma yapması şaşırtıcı değil. Belki ayrımı başka bir yerde aramak gerekiyor:
“Bende bunlardan bazıları var. Bunun ne olduğunu biraz daha anlamaya çalışsam mı?”
ile “Ben kesinlikle buyum.” aynı cümle değil.
İlkinde kapı hâlâ açık.
İkincisinde ise insan bazen daha hikâyesini anlatmadan kapının üzerine bir tabela asıyor.
Sonra farkında olmadan yaşadıklarını o tabelaya uydurmaya başlayabiliyor.
Bu yüzden öz-tanının yalnızca doğru mu yanlış mı olduğuna değil, insanı nereye götürdüğüne de bakmak gerekiyor.
Kendisini daha iyi anlamaya mı?
Destek aramaya mı?
Sorumluluğunu daha gerçekçi biçimde taşımaya mı?
Yoksa hayatındaki her şeyi tek bir kelimeyle açıklamaya mı?
Öneriler ve Temenniler: Tanının Ardındaki Genci Görebilir miyiz?
Bir genç günün birinde telefonunu bize uzatıp:
“Bence bende bu var.”
dediğinde yetişkin tarafımız hemen devreye girebilir.
“Bunu sana kim söyledi?”
“Her izlediğine inanma.”
“Sende hiçbir şey yok.”
“Şimdiki gençler de her şeye bir hastalık adı koyuyor.”
Belki endişemizden söylüyoruz.
Belki onu korumaya çalışıyoruz.
Ama genç o anda bize tanıdan başka bir şey anlatıyor olabilir:
“Ben bir şey yaşıyorum.”
“Bunu nasıl anlatacağımı bilmiyorum.”
“Beni biraz ciddiye alır mısın?”
Belki ilk tartışmamız “Sende bu var mı, yok mu?” olmak zorunda değildir.
Şu sorunun yanında biraz durabiliriz:
“Peki burada kendine benzeyen ne gördün?”
Bir süre sonra belki başka bir soru da gelebilir:
“Peki bunu bilmek, bundan sonra neyi farklı yapmana yardımcı olabilir?”
İlk soru genci görür.
İkincisi onun kendi hayatındaki yerini hatırlatır.
Biri anlayışı taşır.
Diğeri sorumluluğu.
Belki ikisine de ihtiyacımız var.
Çünkü tanının altında hâlâ bir insan var.
Bir genç, bir evlat, bir öğrenci…
Bazen ne yaşadığını anlamaya çalışan, bazen de yalnızca kendisini anlatabileceği doğru kelimeyi arayan biri.
O kelimeyi hemen elinden almak da, bütün hayatını o kelimeye bırakmak da bize düşmüyor.
Belki asıl eşlik, ikisinin arasındaki o dar yerde başlıyor.
Sonuç
Psikoloji dilinin gençlerin hayatına girmesini yalnızca bir tehdit olarak görmüyorum. Duygular daha rahat konuşuluyor. Yardım istemek eskisi kadar ayıp ya da zayıflık sayılmıyor. İnsanlar yıllarca kendilerine yükledikleri “tembel”, “garip”, “fazla hassas” gibi ağır kelimelerin arkasında başka bir açıklama olabileceğini fark edebiliyorlar.
Ama bilginin birkaç saniyelik videolara sığdığı yerde başka bir hassasiyet ortaya çıkıyor. Belirtiyi tanımak kolaylaştı; insanın hikâyesini dinlemek hâlâ zaman istiyor. Birkaç maddede kendimizi bulabiliriz. Fakat insan hayatı birkaç maddeden daha kalabalık.
Tanı doğru yerde olduğunda insana kendisini görebileceği bir alan açabilir. Fakat o alan bütün hayatımız hâline geldiğinde başka taraflarımız gölgede kalabilir. Üstelik bazen tanı yalnızca kimliğimizi değil, sorumlulukla kurduğumuz ilişkiyi de etkileyebilir. Kendimize merhamet etmek, kendimizden vazgeçmek değildir. Zorlandığımız yeri kabul etmek de gelişebileceğimiz yerleri kapatmak anlamına gelmez.
Bu yüzden bir genç bize: “Bence bende bu var.” dediğinde belki ilk sorumuz:
“Bunu sana kim söyledi?” olmayabilir.
Daha insanca bir yerden sorabiliriz:
“Bu tanının içinde kendine benzeyen ne buldun?”
Ve belki bir süre sonra: “Peki şimdi kendin için neyi daha iyi anlayabilirsin?”
Çünkü kimi zaman gençler kendilerine bir hastalık aramıyorlar.
Kendilerini anlatabilecekleri bir kelime arıyorlar.
Bizim payımıza düşen de belki o kelimeyi ellerinden almak değil; onların o kelimeden çok daha fazlası olduğunu unutmadan dinlemek ve kendi hayatlarının sorumluluğunu taşıyabileceklerine de inanmaya devam etmek.
Bedenimizde hissettiğimiz bir belirtiyi internette ararken neler olduğuna ise başka bir yazıda dönmek isterim. Çünkü bazen zihnimizi bir tanının içine yerleştirdiğimiz gibi, bedenimizi de bir hastalığın ihtimali içinde izlemeye başlayabiliyoruz.
O, başka bir kapı.
Bir sonraki yazıda o kapının önünde yeniden buluşmak dileğiyle…
Birbirimizi isimlere sığdırmadan, merakımızı ve şefkatimizi kaybetmeden kalalım. Sevgiyle…
Canan Say

