Ölümü ve sonrasını hiç düşünmeden yaşamak… İnsan için ne büyük bir yanılgı, ne derin bir gaflet! Halbûki hayat dediğimiz şey, başı ve sonu olan bir yolculuktan ibaret. Bu yolculuğun en kesin durağı ise ölüm. Buna rağmen insan, en kesin hakikati görmezden gelmeyi başarabilen garip bir varlık.
Ahiret beklentisi olmayan bir insan için geriye yalnızca tek bir ihtimal kalır: Ölümle birlikte yok olmak, toprağa karışmak ve bir daha asla var olmamak…
İşte bu düşünce, insan ruhunun kaldıramayacağı kadar ağır, ürpertici ve karanlıktır. Böyle bir son fikri, kalpte derin bir boşluk ve tarifsiz bir korku doğurur. Fakat bu korkuyla yüzleşmek yerine, çoğu insan ondan kaçmayı tercih eder.
Ölüm konuşulmaz, ölüm hatırlanmaz, ölüm üzerine düşünülmez. Sanki susulunca yok olacakmış gibi… Sanki unutulunca kapıyı çalmayacakmış gibi…
İnsan, devekuşu misali başını kuma gömerek hakikatten uzaklaşabileceğini zanneder. Kalabalıkların içinde aynı kaçışı paylaşarak kendini teselli eder. Herkes unutuyorsa, ben de unutabilirim diye düşünür. Oysa bu, hakikati değiştirmez; sadece insanı ona hazırlıksız yakalanacak hâle getirir.
Ne büyük bir aldanış!..
Ahirete iman eden ve aklını kullanan insanı ise dünya hayatı aldatamaz. . Tolstoy’un deyimiyle “kalmak üzere değil, geçmek üzere geldiğimiz bu dünya”daki hiçbir şey insana bir yarar sağlamaz. Maddeye olan bağımlılık kişiyi yıkıma taşır. İnsan kendisini dünyaya sımsıkı bağlayan maddi- manevi ne varsa bunlardan kurtulmalı, Allah’a yakın olmalı.
İbrahim (as), “Ben kaybolup-gidenleri sevmem” demişti. (En’am Suresi, 76) Etrafımızdaki her şey kaybolup gidecek. Kaybolmayacak olan şey, yalnızca Allah ve ondan bir parça olan ruhumuz. Allah kaybolup gidecekleri bırakmamızı, ardına düşmememizi istiyor; bizler ise O’nun istediklerini yapmayıp kendimize zulmediyoruz. Zulmeden pisliklerden kurtulduğumuzda, pırıl pırıl imana ve gerçek kurtuluşa kavuşmamız mümkün olacak.
İnansın ya da inanmasın, her insanın karşılaşacağı bir büyük hakikat anı vardır; haktır, gerçektir, tek kesin gerçektir. Kıyametle yüz yüze gelindiği o dehşetli anda, herkes yeniden dirilişi tüm açıklığıyla kavrayacaktır. Artık inkârın perdesi yırtılmış, gafletin sisleri dağılmış olacaktır. O gün, insanın kendinden bile sakladığı gerçekler bir bir ortaya dökülecektir.
O günü umut etmeyenler için bu yüzleşme, tarifsiz bir pişmanlığa dönüşecektir. Çünkü apaçık gerçek, artık inkâr edilemeyecek kadar yakındır. Ve insan, Rabbinin huzurunda “istese de istemese de” boyun eğecektir.
O gün… Aldandığını anlayanların günüdür.
Ve kim bilir, bugün vicdanını susturabilen nice insan, o gün telafisi olmayan bir pişmanlıkla başını öne eğip şöyle diyecek: “Eyvah… Aldandık.” Ancak ahiretin en ağır cümlelerinden biri de budur: Hakikati anlamanın, onu değiştirmeye artık yetmediği an.
Allah’ın hesap sormayacağını zannedenler, dünyada kendilerini kandırdıklarını o gün acı bir hakikat olarak fark edecekler ve pişmanlık dolu o en ağır cümle, kalplerinde yankılanacaktır:
“Eyvah… Aldandık!” Üstad Bediüzzaman’ın dediği gibi; “Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur; bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar, gider. [17. Söz]

