EdebiyatHaziran-Temmuz '26Zeynep Yalçın

Yüreğimin Aşk Mabedi

Zeynep Yalçın

 

Kays gibi dillere düşüp Mecnun’a çıkmamıştı adım henüz… Gerçi dillere düşersem eğer O’nu içimde yaşamama izin vermezlerdi bir başıma, belki de bundan korkuyordum… Gerçi Mecnun’dan farksız şiirler yazıyordum yârime; Leyla gibi duyamasa da yazmak haz veriyordu ruhuma. Eğer bir erkek olsaydım ya Kays gibi çöllerde yaşar ya da Şems gibi bir derviş olur, O’nu aramaya çıkardım diyar diyar… Ne yazık ki ben ne Kays ne de Şems gibi şanslıydım. Olsun; ben içimde Mecnununkinden büyük çöllere, Şems’inse geze geze bitiremeyeceği diyarlara sahiptim… O yüzden kendimi ne fırtınası dinmeyen bir çöle, ne de adı bilinmeyen bir diyara değil; göz açıp kapayacak kadar yakında olup ama dünya gözüyle herkesin göremediği Sema hastanesine atabildim.

Ne ki Aşk?

Ruhum diyordu Kays Leyla’ya… Ve ruhum diyordu Leyla, kendisi uğruna adı Mecnun’a çıkmış aşkına… Ruhum diyordu Şems Rumi’ye… Ve ruhum diyordu Rumi, yıllar boyu aradığı ruhdaşı biricik Şems’ine… Kays ve Leyla beşeri aşkı tatmıştı ilk… Şems ve Rumi ise ilahi aşka götürecek vesile aramıştı ilk… Aşk aramışlardı; boyutu farklı olsa da adı sanı aşk’tı apaçık. Kimi görsem ya bir fâniye yanmıştı ya da baki aşka… Ama her kim olursa olsun “Ruhum” diyordu yandığına.

Ya benim ruhum? Yok muydu benim ruhum? Kukla olan bedenime can veren görünmeyen hayalet miydi yalnızca, bana ait olan ruh? Ya da bana ait miydi bu hayalet? Oysa ben Yaradan’ın değil miydim? O’nun olan bir şeyi, haşa, nasıl sahiplenebilirdim? Sahiplenmedim… Nitekim ben asla “ben” olmak istemedim… Hâlâ “ben” dediğime göre bu yokluk hırkasını bir türlü sırtıma giyemedim ne yazık ki… O halde giymeliydim… Yok olmalıydım; yok…

Ama nerede, nasıl, ne şekilde? Bu zahirî dünyada, kalabalıklar içerisinde bunaldığında, bir karınca yuvasına dahi saklansan bulup çıkarmazlar mı? Asla izin vermez dünya, ilahi yolunda Hakk’a sığınmaya; elinden tutacak biri lazım mutlaka… Haydi o sağlam eli bulduk; ya içimizdeki el? İçinden nefsinin sımsıkı tuttuğu eli, bir daha hiç tutmamacasına bırakmak lazım. Ah bir bırakabilseydim! Ah O’ndan bir kopsaydım… İstek, gayret, sabır, zikir, dua vs… Ama diyorlardı en önemlisi aşk… Aşk diyordum hep; Allah’ın beni yoktan var etmesi ise, ben de bu varlık dünyasında O’nun için yok olmalıyım…

Yok olmak istedim; Kays gibi çöllere kaçıp yaşayanlardan uzak olmak istedim. Ama insanlardan kaçsan da kendinden kaçılmıyor ne yazık ki… Aşk diyorlar, aşk… Seversen eğer, sevdiğin için O’ndan gayri kendi istediğin her şeyden vazgeçersin.. Sarhoş olursun aşkın şarabıyla, kendinden geçersin.. ve kendinden gerçekten geçersin… Aşık olmalı dedim o halde! Ama her yerde karşıma çıkıyordu bu söz: ‘’Aşk aranmaz ama aşkı bulanlar arayanlardır.’’ Nasıl iş, anlayamadım; hayatımın her anı müthiş karmaşık çelişkilerle dolu zaten… Bir zaman bu söz üzerinde tefekküre daldım.

Acizim Allah’ım! Ben yolu nasıl bulayım? Aşkı okumalı dedim; birkaç aşığın aşkını, yaşadıklarını, feryatlarını, naz, sitem, serzenişlerini, azap içindeki haz sarhoşluklarını… Mücadelelerini; kime, kimin için, ne yaptıklarını… Gel zaman git zaman anladım ki; aşk aranmaz derken, zahirde aranmaz, gönülden dilersin, duan batına yükselir, kabul buyurursa Mevla’m sana Leyla misali ahu gözlü birini gönderir. Hoş; ne Kays Leyla’yı aradı buldu, ne de Leyla Kays’ı… Onlar doğuştan yüreklerinde aşk doluydu. Kays, senelerce özlemle beklenen, aşkla yalvarılarak istenilen bir oğuldu… Hamurunda aşk var daha doğmadan ve yüreğindeki uluhiyet daha çok küçükken O’na Leyla’yı buldurdu.

Bir dağ başında tefekkürde iken, göl kenarındaki Leyla’yı gördü… Leyla su ile oynarken, elleriyle “Kays” yazıyordu belki de… Kays kimsenin okuyamadığını okudu belki de suya öylece bakarken… Aslında öylesine bakmıyordu; nereye nasıl baktığı bizlere muamma… Ve o anda kimseye bu kadar yakışmayan bir “ben”e vuruldu… Leyla’nın yüzüne Allah tarafından özenle yerleştirilen ben, Mecnun’un başına yaslanan, yaslandığı yerde bir ömür küflenmeye mahkûm olan tek kurşunlu bir silah oldu. Ama çok şükür ki Kays hiç korkmayıp eline aldığı bu silahı, beline bağlayıp bir ömür kendine siper etti aşkı… Aşk yedi çöllerde, aşk içti…

Aşk sustu, Kays sustu! Kays konuştuğu zaman aşk konuştu. Dillere destan dizelere canından can verdi… Yeri geldi silahı kalbine doğrulttu ama hiçbir zaman tetiği çeken olmadı… Yeri geldi çıldırdı kendine yaşattırdıkları için kendinden öc alır gibi silahı alnına dayadı ama mümkünatı yalnız filmlerde olduğu gibi tam vurulacağı anda ortadan kayboldu…

Yok oldu Kays… Kays gitti, Mecnun oldu… Senelerce o silah Mecnun’un hayatına kastedercesine tehditler savurdu… Mecnun da yok oldu ortadan… Artık yok oldu… Ne Kays, ne de Mecnun.. O artık Leyla oldu… Yok oldu Kays’ın bedeninde, Leyla’nın ruhunda can buldu, aşkta Leyla’da dirildi… Kendi elleriyle kendini diri diri mezara koydu… Ağıtlar yakmadı kendi cenazesinin ardından… Bu yok oluş Mecnun’un aşkta yeniden dirilişi oldu…

Okuduğum her aşkta aşıklar kendi ruhundan vazgeçip başka ruhta can oldu… Yâr oldu; yâr öksüzü iken kendine. Yaren oldu dağ başı yalnızlığında kendine yoldaş oldu… Aşkı için ne düşündüyse o oldu… Her şey oldu… Aslında her şey değil, hiçbir şey olamadı… Oysa olsa olsa tek bir şey olurdu.. O da ola ola, çok şükür ‚aşk‘ oldu…

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment