DüşünceMayıs '26Yüksel Kurtoğlu

Yâr-ı Güzîn,

Bu metin, Dr. Musa Hûb Hocamızın, “Kimesne-i Mahrem” (Körpe Kalemler Dergisi, Nisan ’26 sayısı) yazısındaki muzdarip intizar ve arayışına bir Mukabele-i Kulûb ve zeyl niyetiyle kaleme alınmıştır.

Yüksel Kurtoğlu

Kelime anlamı itibarıyla “seçilmiş, seçkin, en has sevgili veya dost” anlamına gelen Yâr-ı Güzîn, farsça kökenli olup, sıradan bir arkadaşlığın çok ötesinde, ruhun ruhu seçtiği, süzülmüş ve damıtılmış bir yakınlığı ifade eder.

Kalbin binlerce aday içinden seçip başköşeye oturttuğu, aradaki tüm perdelerin kalktığı, yanında insanın kendisi olmaktan hicap duymadığı ama ona hürmette de kusur etmediği “En kıymetli gönül ortağı”, gurbetini bitiren vatanıdır.

Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile çocukluktan başlayan dostluğu, sadakati ve hicrette ikinin ikincisi olarak tevekkül ve ilahi teselli mazhariyeti nedeniyle

İslam geleneğinde “Yâr-ı Güzîn” denilince akla gelen ilk isim Hz. Ebu Bekir’dir (Radıyallahu anh).

Sıddık-ı Ekber’in (radıyallahu anh) şahsında emanetin ortağı, yükün yoldaşı, sırdaş, sadakat timsali manalarına gelen “güzîn” kelimesi, sadece dostluk değil, hem Allah (Celle Celalühü) tarafından seçilmesi, hem de Kâlû Belâ’dan itibaren bu iki ali ruhun birbirini yaratılan her varlıktan üstün tutarak seçmesidir.

Tasavvuf ehli için yâr-ı güzîn, “Mümin müminin aynasıdır” sırrınca, insanın kusurlarını veya güzelliklerini değil, onda gizli olan Esmâ-ül Hüsnâ’nın tecellilerini gösteren; kişinin başkasının gönlünde hakiki mahiyetini gördüğü ve kendi aslına kavuştuğu aynadır. Bu seçilmişlik, tesadüfi bir karşılaşma değil; Musa Hub Hocamızın “insan öncesi, melek ötesi” diye tarif ettiği ruhani aşinalığın dünyadaki tezahürüdür.

Yâr-ı güzîn vasfına hâiz olan dost; sadece iyi günde değil, “bıçak kemiğe dayandığında” dahi Bâ-vefâ; sırrı kendi sırrı gibi saklayan Mahrem; binlerce insan arasından aranıp bulunan, bulunduğunda arayışın durduğu Tek’tir.

Öyle ki; insanın elest bezminden ahirete uzanan yolculuğunda yalnızca bir eşlikçi değil; imtihanın ağırlığını hafifleten, varlığın yükünü paylaşan, kalbin en derin katmanlarındaki sükûtun çığlığını duyan kimsedir. İlkokulda başlayan bitmek bilmez gurbetlerin, sılaya doyamayan çocuklukların ve “geçen her yaşın” arkasından dökülen yaşların dindiği yerdir o. Hocamızın her bende, sende ve onda aradığı; bazen bir insan suretinde, bazen de kendi hakikatinin bir yansıması olarak karşısına çıkan “kurtarıcı” limandır.

Onunla kurulan bağ, ne menfaate dayanır ne de zamana yenilir. Onunla geçen her an, aslında insanın kendi saflığına, çocuksu fıtratına geri dönmesidir.

Elinde “ümit” kandiliyle bekleyen, zorlu yokuşlarda dizin feri, kalbin inşirahı olan O varken, dünya telâşı kapı eşiğinde kalır.

O, Mevlana ve Şems-i Tebrizi örneğinde olduğu gibi harflere muhtaç kalmadan kalpten kalbe kurulan gizli bir köprü, yan yana susmanın, en gürültülü konuşmalardan daha fazla huzur verdiği bir sığınaktır.

Hasılı o; ne biten bir yol, ne de sönen bir mumdur. O, insanın bu fâni dünyada tadabileceği en bâki hakikat, ahiret yolculuğuna azık ettiği en saf sevgidir. Bu nedenle, her dost yâr olabilir ama her yâr “Güzîn” olamaz; zira o makam, “Kâlû Belâ”dan beri süregelen bir ahde vefa ister.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment