Canan SayMayıs '26Psikoloji

Bahar Her Yere Gelir mi?

Canan Say

İçine Bahar Uğramayan Kadınlar Üzerine…

Sabahın ilk ışıkları perde aralığından usulca içeri süzülürken, bahar kendini belli etmeye başlamıştı. Sokakta dallar tomurcuklanmış, balkon demirlerine konan kuşlar sabahın serinliğine ince ince seslerini bırakmıştı. Bir yerlerde çocuklar okula yetişiyor, bir yerlerde market poşetleri taşınıyor, bir yerlerde hayat telaşla akıyordu. Ve bir mutfakta, yarım kalmış bir çayın buharı çoktan sönmüştü. Çünkü bazı kadınlar için mevsimler takvim yapraklarıyla değişmez.

Bahar gelir… ama içeri girmez. Bazı kadınların kalbi, dışarıda açan çiçeklere rağmen hâlâ kışı taşır. Yüzü güler, sofrayı kurar, çocuk yetiştirir, işe gider, hasta bakar, evrak toplar, yabancı bir ülkede yabancı bir dil öğrenmeye çalışır, soran herkese “iyiyim” der…

Ama içinde bir yerde uzun zamandır hiç güneş açmamıştır.

Hele ki göç etmiş kadınlar… Bir bavula sığdırılmış eşyalarla birlikte; yarım kalmış hatıraları, özlenmiş ailesi, uzak kalınmış mezar taşlarını, yarıda bırakılmış cümleleri ve susturulmuş duyguları da taşırlar.

Göç bazen sadece ülke değiştirmek değildir. İnsan bazen kendi içinde de göç eder. Eski “ben ”inden çıkar, yeni “ben ”ine yerleşmeye çalışır. Ama o yeni evin duvarları uzunca bir süre yabancı kokar.

Bir kadın, yeni bir ülkede yeniden doğmaya çalışırken; Önce dilini kaybeder, sonra cesaretini, bazen de kendi sesini… Doktorda derdini anlatamadığında, okul toplantısında kendini eksik hissettiğinde, bir resmi evrakın başında saatlerce oturup tek cümleyi çeviremediğinde, içindeki bahar biraz daha gecikir. Ve buna bir de annelik eklenirse…

Anne olmak bazen herkes uyurken bile uyanık kalmaktır. Çocuğun ödevini düşünmek, eşin yorgunluğunu fark etmek, ertesi günün yemeğini planlamak, memleketteki annenin sesini özlemek ve tüm bunların ortasında kendine “iyi misin?” diye hiç soramamak…

Kadın bazen ağlamayı erteler. Sonra unutur. Sonrasın da ise güçlü sanılır. Oysa güçlü görünmek, güçlü olmak değildir.

Psikolojik danışmanlık süreçlerinde sıkça karşılaştığımız bir gerçek vardır:

Bazı insanlar üzülmeye bile vakit bulamaz. Bu durum, literatürde tükenmişlik (Burnout) olarak adlandırılan; kişinin uzun süreli stres karşısında duygusal, zihinsel ve fiziksel olarak yıpranmasıyla ilişkilendirilebilir. Günlük işlevler devam eder; fakat içsel canlılık azalır. İnsan dışarıdan “iyi” görünürken, içeride sessiz bir yorgunluk taşır.

Bazı kadınlar ağlayamaz; çünkü çocuk bakar. Bazıları yorulamaz; çünkü çalışan odur. Bazıları kırılamaz; çünkü evi ayakta tutan kendisidir. Ve toplum bunu alkışlar:

“Ne kadar güçlü kadın…”

Oysa bazen o cümlenin sessiz karşılığı şudur:

“Ne kadar yalnız kalmış, yorulmuş ve güçlü görünmek zorunda bırakılmış…”

İnsan bazen güçlü olmakla, her şeyle savaşmayı birbirine karıştırır. Oysa her savaş kazanılmak için verilmez. Bazı savaşlar insanı sadece yorar. Değiştirebileceğimiz şeyler için mücadele etmek elbette kıymetlidir. Bir dil öğrenmek için çabalamak… Bir iş kurmak için emek vermek… Bir çocuğun kalbine daha iyi dokunabilmek için kendini geliştirmek… Bir yaranın iyileşmesi için destek almak… Bunlar insanı büyüten mücadelelerdir. Ama bir de elimizde olmayan şeyler vardır… Geçmişte söylenmiş bir söz, geri gelmeyecek bir zaman, başkasının değişmeyen karakteri, kontrolümüzde olmayan bir kader ve bazen yalnızca beklemek zorunda olduğumuz yollar…

İnsan, değiştiremeyeceği şeylere uzun süre savaş açtığında, yalnızca sonucu değil; kendini de tüketir. Tükenmişlik bazen çok çalışmaktan değil; yanlış yere çok çabalamaktan gelir. Bu nedenle psikolojik dayanıklılık (Resilience) yalnızca mücadele etmekle değil; aynı zamanda sınırları fark edebilmekle de ilişkilidir. Bireyin kontrol edebileceği alan ile edemeyeceği alanı ayırt edebilmesi, duygusal yükün dengelenmesinde önemli bir rol oynar.

Bazen mücadele şifadır. Bazen ise kabulleniş…Ve ikisinin arasındaki denge, ruhun baharını korur.

Peki, insan kendi içindeki kışı nasıl fark eder?

Bazen bu, çok basit bir soruyla başlar: “Ben bugün gerçekten nasılım?” Çoğu zaman cevabını bile bilmeyiz. Çünkü kadınlar çoğu zaman kendilerine değil, herkese yetişmeye programlanır. Bir eşe… Bir çocuğa… Bir işe… Bir aileye… Bir geçmişe… Bir geleceğe… Ama kendine değil.

Oysa bahar bazen büyük değişimlerle gelmez. Bazen sadece sıcak içilmiş bir çayla gelir.Bazen balkonda alınan derin bir nefesle… Bazen kimse uyanmadan edilen kısa bir duayla… Bazen birinin “Seni anlıyorum.” demesiyle…

Ve bazen de yardım istemekle gelir.

Ve yardım istemek, sanıldığı gibi güçsüzlük değildir.

Bilakis, insanın kendi yükünü fark edecek kadar dürüst olmasıdır.

Psikolojik destek almak; “Ben başaramadım.” demek değildir. “Ben de insanım.” diyebilmektir. Bir danışmanlık odasında insan bazen ilk kez kendi cümlesini duyar. İlk kez anlatırken hafifler. İlk kez yargılanmadan dinlenir. Çünkü anlaşılmak, insan ruhunun en sessiz ihtiyaçlarından biridir.

Manevî danışmanlık perspektifinden bakıldığında ise; sabır, şükür ve anlam arayışı bireyin zorluklarla baş etmesinde destekleyici unsurlar olarak görülebilir. Bu süreçler, yaşananları ortadan kaldırmasa da onlarla kurulan ilişkiyi dönüştürebilir. Bazen Allah, baharı önce toprağa değil; insanın sabrına gönderir. Bekleyene… dayanana… yıkılıp yeniden kalkana… Belki bugün hâlâ yoruluyorsun. Belki hâlâ içindeki kış bitmedi. Belki herkes “ne kadar güçlüsün” derken, sen sadece biraz dinlenmek ve anlaşılmak istiyorsun. Seni anlıyorum.

Gerçekten… Çünkü bazı kadınların dilleri konuşmaz; onun yerine gözleri konuşur.

Bazı kadınlar anlatmaz; ama kalbi ağırlaşır. Bazı kadınlar sıcacık gülümser; ama kalpleri sessizce üşür. Ve bazı kadınların baharı geç gelir. Unutmayalım ki geç gelen şey, hiç gelmeyecek demek değildir. Toprak bazen uzun süre sessiz kalır. Sonra hiç ummadığın anda, ince bir filiz çıkar. İnsan da böyledir. Bir sözle, dokunuşla, anlayışla ve bir “yalnız değilsin” cümlesiyle yeniden yeşerebilir. Belki de bahar herkese aynı anda gelmez… Ama geldiğinde… tıpkı karın içinden başını uzatan kardelenler gibi, en çok üşüyen kalpte çiçek açar.

Ve biz bazen en güzel mevsimimize, en çok yorulduktan sonra ulaşırız. Belki de hayat, bize her zaman baharı zamanında getirmez. Ama biz, en uzun kışların içinden bile geçebilen varlıklarız. Yorulsak da geciksek de bazen durup dinlensek de… içimizde hâlâ yeşerebilecek bir yer kalır.

Ve belki de en kıymetlisi şudur:

İnsan, her şeye rağmen yeniden açabilen bir kalbe sahipse, hiçbir mevsim gerçekten kayıp değildir.

Sevgi ve Umut ile kalın….

 

 

 

 

 

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment