Susmanın koruyan, saklayan ve haksızlığa zemin hazırlayan yüzleri üzerine
Bazen susmak, söylenmiş en doğru sözden daha yerinde olabilir. İnsan öfkesinin en yoğun anında konuşmadığında, yalnızca karşısındakini değil, sonradan pişman olacağı kendi cümlesini de korur…
Bir tartışmanın ortasında durabilmek, kırıcı bir sözü dilin ucundan geri çevirip yutkunmak veya konuşmak için daha sakin bir zamanı beklemek her zaman zayıflık değildir. Bazen bu, insanın kendisine ve karşısındakine bıraktığı bir nefes aralığıdır.
Fakat her susuş aynı yerden doğmaz.
Kimi zaman sözümüz öfkeye karışmasın diye susarız. Kimi zaman kaybetmekten, dışlanmaktan veya yanlış anlaşılmaktan korktuğumuz için… Bazen de bir insanın haksızlığa uğradığını görür, ne olduğunu bildiğimiz hâlde başımızı başka tarafa çeviririz.
İşte o anda sessizlik yalnızca bize ait olmaktan çıkar. Bir başkasının onuruna, emeğine ve hakkına dokunmaya başlar.
Belki de bu yüzden sükûtu tek başına erdem saymak yerine, onun ardındaki niyete ve bıraktığı sonuca bakmak gerekir. Çünkü bazı sessizlikler sözü olgunlaştırırken, bazıları insanı kendi sesinden uzaklaştırır. Bazıları ise haksızlığın rahatça yerleşebileceği boş bir alan bırakır.
Her Sözü Söylememek Hikmet midir?
Bir akşam yemeğinde küçük bir mesele büyür. Sesler yükselir, eski kırgınlıklar yeniden sofraya oturur. İçimizden biri cevap vermek yerine susmayı seçer. Söyleyecek sözü olmadığı için değil; o anda kurulacak cümlenin meseleyi çözmekten çok yeni bir yara açacağını fark ettiği için…
Ertesi gün aynı konu daha sakin bir sesle konuşulabilir. Dün öfkenin taşıdığı sözü bugün merhamet ve sağduyu birlikte kurabilir.
Hikmetli sükût belki de budur: Gerçeği yok saymak değil, onu öfkenin elinden almak. İnsan bu susuşta kendisini küçültmez, sınırından vazgeçmez ve yapılanı doğru kabul etmez. Yalnızca sözünü duyulabileceği bir zamana bırakır.
Ancak burada ince bir çizgi vardır. “Şimdi sırası değil” diyerek ertelenen bazı konuşmaların bir daha sırası gelmez. Söylenmeyenler insanın içinde ağırlaşır; geceleri, herkes sustuğunda kendi kendine konuşmaya devam eder.
Bazı cümleler beklediğinde olgunlaşır. Bazıları ise bekledikçe içimizde taşlaşır.
Hikmetli susuş ile kaçınma arasındaki fark belki de buradadır: Hikmetli sükût sözü terk etmez, onu uygun bir zamana emanet eder. Kaçınan sükût ise konuşmayı sürekli erteler ve zamanla insanları birbirinden uzaklaştırır.
Korkudan Doğan Sükût Kimi Korur?
Bir toplantıda bir kadın fikrini anlatır. Cümlesi kısa süre havada kalır, sonra konu değişir. Birkaç gün sonra aynı düşünce başka birinin ağzından çıktığında herkes ilgiyle dinler. Kadın olanı fark eder. İçinden “Bunu ilk önce ben söylemiştim” demek geçer. Sonra sorun çıkaran biri gibi görünmemek için susar.
Toplantının huzuru bozulmaz. Fakat onun içinde küçük bir şey daha eksilir.
Korkudan doğan susuşlar çoğu zaman dışarıdan uyum gibi görünür. İnsan sesini yükseltmez, kimseyi rahatsız etmez, her şeyi idare eder. Fakat içinde başka cümleler dolaşır:
“Bunu söylersem beni yanlış anlarlar.”
“Sınır koyarsam sevgilerini kaybederim.”
“İtiraz edersem suçlu ben olurum.”
Reddedilme korkusu, kişinin sosyal ilişkilerde kendisini daha fazla geri çekmesine ve düşüncelerini ifade etmekte zorlanmasına eşlik edebilir (Bayer vd., 2021, s. 3646).
Bunu gündelik hayatın içinde sıkça görürüz. Ailede sözü sürekli kesilen biri zamanla konuşmamayı öğrenir. Düşünceleri küçümsenen kişi artık fikir belirtmez. Her rahatsızlığını söylediğinde suçlanan bir eş, evde huzur kalsın diye kendi huzurundan vazgeçer.
Dışarıdan bakıldığında kavga yoktur. Fakat bazen bütün kavga tek bir insanın içine taşınmıştır.
Yine de korkudan susan kişiyi hemen cesaretsiz saymak haksızlık olabilir. Geçmişte konuştuğu için küçümsenmiş, dışlanmış veya cezalandırılmış olabilir. Bazı insanlar için söz söylemenin gerçekten bir bedeli vardır.
Bu nedenle korkudan susan yanımızı yargılamak yerine, onun neden bu kadar korktuğunu anlamaya çalışabiliriz.
Fakat bir soru yine de içimizde kalır:
Bir ilişkide var olabilmek için sürekli susmamız gerekiyorsa, orada bize gerçekten ne kadar yer vardır?
İnsan bazen başkalarını kaybetmemek için sustukça, günün birinde kendi sesini tanımakta zorlanabilir.
Haksızlık Karşısındaki Sessizlik Tarafsız mıdır?
Bir ortam da bir kişi herkesin önünde haksız yere suçlanır. Orada bulunanlardan bazıları gerçeği biliyor olmasına rağmen ;
Biri dosyalarına bakar, biri telefonuyla ilgilenir, bir diğeri konuşmanın bitmesini bekler. Sonra herkes kendi işine döner.
Görünürde büyük bir olay yaşanmamıştır. Fakat bir insanın hakkı, sessizce kalabalık bir odanın ortasında çiğnenmiştir.
Haksızlık karşısındaki sükût, diğer susuşlardan farklıdır. Çünkü burada yalnızca kendi huzurumuz veya korkumuz söz konusu değildir. Başka bir insanın onuru, güvenliği ya da emeği zarar görmektedir.
İnsan kendi hakkından vazgeçmeyi seçebilir. Mücadele etmeye gücü olmadığını düşünebilir, affedebilir veya uzaklaşabilir. Bu, onun kendi hayatına dair bir tercihtir. Ancak başkasının hakkı söz konusu olduğunda sessizliğimiz yalnızca bize ait kalmaz.
Araştırmalar, insanların haksızlığa tanık olduklarında üzüntü, öfke ve mağdura yardım etme isteği duyabilmelerine rağmen çeşitli nedenlerle geri durabildiklerini göstermektedir. Özellikle kalabalık ortamlarda “Nasıl olsa biri müdahale eder” düşüncesi sorumluluğun görünmez biçimde dağılmasına neden olabilir.
Bir mesaj grubunda biri küçümsenir, herkes mesajı görür ama kimse cevap vermez. Ekranda yalnızca “görüldü” yazar. Bazen bu küçük kelime, sadece mesajın değil, haksızlığın da görüldüğünü anlatır.
Bir okul koridorunda bir çocuk zorbalığa uğrar. Çevresindekilerden bazıları güler, bazıları yüzünü çevirir. O çocuk belki yıllar sonra kendisini iten kişiyi hatırladığı kadar, orada bulunup hiçbir şey yapmayan yüzleri de hatırlar. Çünkü insan bazen kendisine yapılanı değil, o sırada yalnız bırakılmasını daha uzun taşır.
Manevi açıdan adalet yalnızca kendi hakkımızı veya bize yakın olanların hakkını savunmak değildir. Kur’an’da insanın kendi aleyhine, anne-babasının veya yakınlarının aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutması hatırlatılır (Nisâ, 4/135).
Haksızlık karşısında susmak, başkalarının hakkını çiğnemektir.
Bu cümle sert gelebilir. Fakat sessizlik, haksızlığı yapan kişiye daha rahat hareket edebileceği bir alan açabilir. Güçlü olan kişi çevresindeki sessizliği onay gibi okuyabilir. Hakkı çiğnenen kişi ise kimsenin yanında durmadığını hissedebilir.
Elbette her durumda yüksek sesle konuşmak mümkün olmayabilir. Bazen gerçeğe tanıklık etmek, durumu ilgili bir yere bildirmek veya haksızlığa uğrayan kişiye yalnız olmadığını hissettirmek de önemlidir.
Ahlaki cesaret, korkunun hiç olmaması değil; korkuya rağmen vicdanın yanında durabilmektir (Baumert vd., 2024, s. 764).
Bazen yalnızca şu cümle bile odadaki sessizliğin yönünü değiştirebilir:
“Olay bu şekilde olmadı”
Bu cümle her şeyi çözmez. Fakat haksızlığa uğrayan kişiye artık tek başına olmadığını hissettirir.
Sonuç olarak;
Sükût tek başına ne erdemdir ne de zayıflık. Onun anlamını, hangi niyetle ortaya çıktığı ve geride nasıl bir iz bıraktığı belirler.
Hikmetli sükût, gerçeği ortadan kaldırmaz; sözü öfkeye teslim olmadan kurabilmek için bekler. Korkudan doğan sessizlik ise insanın ihtiyaçlarını, düşüncelerini ve sınırlarını sürekli geri plana itmesine neden olabilir.
Haksızlık karşısındaki sessizlik ise yalnızca kişisel bir tercih değildir. Çünkü orada başka bir insanın hakkı ve onuru söz konusudur. Sessiz kalan kişi haksızlığı doğrudan yapan olmayabilir; fakat yanlışın sürmesine ve zamanla sıradanlaşmasına alan açabilir.
Belki de yazının sonunda kendimize tek bir soru bırakabiliriz:
“Bu susuşum neyi ve kimi koruyor?”
Cevap bazen ilişkiyi, bazen korkumuzu, bazen de güçlü olanın rahatını gösterebilir. İnsan bu sorunun cevabında yalnızca neden sustuğunu değil, nasıl bir insan olarak kalmak istediğini de görebilir.
Bir sonraki yazıda, hayatın içinden başka bir meselenin kıyısında yeniden buluşmak dileğiyle…
Sözümüzün de sükûtumuzun da merhamete ve adalete yaklaştığı günlerde, sevgiyle ve farkındalıkla kalın.

