DüşünceNisan '26Tugay Mola

Şîşe-i Dîlim

Tugay Mola

       Dağ gibi dağdan da geçtim. Bağ gibi bağdan da geçtim. Azap gibi azaptan da geçtim… Beni dinle gece vakti dostum. Dediler ki: “Ben buradayım.” Sen neredesin? Ses kimden geliyordu? O soluk kimden ki kime ulaşacaktı? “Sükût ettiler… Ses çıkartmadılar desem” yalan söylemiş olurum. İnan ki acının en büyüğünden geçtim. Söylediklerimi kâle almalarını istemedim; ne de sözlerimden dolayı hiddetleneceklerini dilendim…

Meyhaneler meyden, cephaneler elemden, kütüphaneler dertten ağlarlar iken kalem aradım. Bulamadım… O an “Kanımı akıtıp da yazayım” dedim. Fikriyatım ve zikrayatım birbirlerine öyle hücum ettiler ki harp miydi yoksa sulh mu? Gece vaktine kadar kırk döndüm! Sanki mezarları atlar gibi dövündüm! Kederimi dinle ey Halil İbrahim yolcusu…

Al ve ashabını yanına al da dinle ey can… Söylediklerimin birer birer hesabını verecek imkânımın, kararımın ve dermanımın olmadığına ezel bezminden beri iman ettim. Kalemi yaratan Allah’a (cc) kasem olsun ki her zerrede alıp çıkaracağımız dersler vardır! İmanın derslerini senin yüce gönlün veriyor. Buna iman ettim…

Yeryüzünde öyle canlar dolaşır ki buna dağdaki de bağdaki de vakıf iken ovadaki neden sadakatsiz, vefasız kalsın ki? Divanlar divaneleşirler onların gönül tahtlarında. İhvanlar Bilalleşirler onların cennet huzurlarında. Kalemler kutuplaşırlar onların sidre ülkelerinde. Ay merhametle parıldar. Güneş vefayla nur saçar. Yıldız tebessümlerle gökyüzünden güller saçar; onların ukba yüreklerine…

Vefa! Ey can, vefa! Canımı ağrıttığın yetmez mi? Merhamet! Ey merhamet! Cananımı ağlattığın yetmez mi? Ey aşk, ruhumu benden kaçırdığın yetmez mi? Ey hasret! Varlığımı çaldığın yetmez mi ki?

“Yeter! Yeter! Sus artık!” diye bağıranın sesi gelirken kulaklarıma, sözü elimden alacaktı… “Ben buradayım! Sen neredesin?!” diyecekti! Uğultular geliyordu… Gürültüler kopuyordu… Çığlıklar… Islıklar… Takip edemedim söylediklerini…

Zira feryat ederek gelmiştim ben. Şâdı berdân seher yıldızımı beklemiştim. Ay gibi yüzüme tebessüm edecek “Aşk”ımı istemiştim. Ezel bezmi aşkım… “Aşk ben olayım” demiştim. “Meşkte ben olayım” dedim. Hem “âşık” olayım dedim hem “mâşuk”. Hem “saz” hem “söz” olayım dedim. Hem “kalem” hem de “kitap”. Hem “vefa” hem de “hasret”. Hem “acı veren” hem de “acı alan” ben olayım dedim. Neler olmak istedim ah bir bilseydin levh-i mahfuz varlığımı…

Hal bundan ibaret iken çiçeği burnunda olan tacı da tahtı da bir başkasına verdim. Kitabı da kaftanı da bir geriden gelene bıraktım. Mezarım addettiğim risaleme gel… Gel de beni fatihalar ile yâd et. Şâd et beni… Gel de beni Sahibime azat et. Filozof değilim ki yazdıklarımı tersinden izah edeyim. Nicedir onların çektikleri acıların şah damarını elimde tuttum… Tutuyorum…

Vicahi görünümlerimizin ne ehemmiyeti olur ki şifahi yazışmalarımız olmadıktan sonra? Ben mezardan yazarken sen de bana cennet dünyandan yaz. “Olmaz” dersen yerlerimizi değiştirip yazışalım. “İkra” diyen yazdı!

Yazan O (cc)! Yazdıran O (cc)! Okuyan O (cc)! Okutturan O (cc)! Bizlerinki cüzi irade değil mi ki? Velakin “eğer” dedim… Rücu etmem dünyada mevzubahis bile değil ise bari ukbada beni kurtaracak gönül vefam olsun. “Aşkım, merhametim, hasretim olsun” dedim. O yüzden vicahi yerine kitabi geldim yanına…

Kum beldesi nicedir sallanıyor. Kıyametin küçüğü haylidir kopuyor! Rahmet ve merhamet Allah’tan (cc)! Ben ise ezelden beri sallandım. Kıyametin büyüğünü yaşadım ve hâlâ yaşadım. “Şîşe-i dîlim kırılmasın” diye sıratta neler çektim neler. Ben fenalaşırken şîşe-i dîlimi kırmamaya çalıştım. Heyhat, başaramadım…

O yüzden yazarken ağlarım. Feryadımla dağlara iğne batırırım. Kezzap ile yakılırım. Divanları divaneliğe değişirim… O yüzden… Ben senin cennet sohbetini severim. İhvanını, âl ve ashabını severim… Yadını severim… Davanı severim…

Seni severim! Ancak! Ben Allah’ı (cc) isterim!

Tarih: 25/07/2007

 

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment