DüşünceİlimNisan '26Tasavvuf

Tahmidiye Duası Üzerine – 3

Küllerinden Doğmak

Yüksel Kurtoğlu

       Dost istersen Allah yeter. Evet, O dost ise herşey dosttur.

Yaran istersen Kur’an yeter. Evet, ondaki enbiya ve melaike ile hayalen görüşür ve vukuatlarını seyredip ünsiyet eder. [1]

Bu metin; Risale-i Nur’un ‘hakikat’ mesleğiyle, Tahmidiye Duası’nın ‘şifa’ sırrını, modern insanın ‘bunalım’ sokağında buluşturma denemesidir. İflas etmiş, ailesi dağılmış, elinde avucunda ne varsa kaybetmiş ve karanlığın eşiğine gelmiş bir insan, ıssız sokakta, intihar düşüncesiyle yürürken, inancını sorguluyordu. Ne olmuştu da onca felaket başına gelmişti? Sebepler desen hepsine riayet etmişti. Kanun ve kurallar çerçevesinde yaşamış, ticaretin kurallarına harfiyen uymuştu. Maddi sebeplere riayet ettiği gibi manen de, inandığı gibi yaşamaya çalışmış, ibadetlerini hakkıyla yerine getirmiş ve karıncaya bile bilerek basmamaya çalışmıştı.

Karşılığı bu muydu Allah’ım?

Ya canından aziz bildiği, hayalen bile olsa onlarla görüleşebilmek için Kur’an’dan onlarla ilgili kısımları ezberlediği, el açtığında şahsi isteklerini onların dualarıyla süslediği Peygamberler? Onlara ne olmuştu? Neredeydiler? Kimse yoktu yanında. Kimseye sesini duyuramıyordu.. “Her şey bitti Allah’ım. Her şey bitti. Ne malım, ne mülküm, ne ailem.. Ne de sırtımı dayayabileceğim kimsem kalmadı.. Tükendim, bittim. Ah babam hayatta olsaydı. Dağ gibi arkamda dursaydı..”

“Gitti, gelmez bir daha o dev-i asâ

Dağ çöktü, altında kaldım ey fena!” (Abdülhak Hamit Tarhan)

dediği an karşısında, sokağın karanlığını şafak vakti gibi yaran, duruşuyla güven, bakışıyla huzur veren Hazreti Adem (Aleyhisselam)’ın silüeti belirdi. O’nu görünce kendini tutamayıp ağlamaya başladı. “Babacığım” dedi; “Sen, bizim sabah akşam girmek için dua ettiğimiz, sıkıntı ve zorluğun olmadığı Cennet’ten çıkarılıp, hiç bilmediğin dünyaya gönderildiğinde, üzerinde giyecek elbisen, yiyecek lokman, kalacak damın, yapacak işin yokken nasıl dayandın? Sorunlarına nasıl çözüm buldun? Dertlerinin üstesinden nasıl geldin?”

Hazreti Adem (Aleyhisselam) gülümsedi ve dudaklarından kadim hakikat döküldü:

“Ve alleme Âdeme’l-esmâe küllehâ…” [2]

Kalbi genişlemiş ve hakikatler yağmur gibi yağmaya başlamıştı. İçinden yükselen ses:

“Sen şimdi iflas ettiğini, ölüp bittiğini sanıyorsun; oysa Allah’ın sana öğrettiği isimler, yani bugüne kadar biriktirdiğin tüm hayat tecrübesi hâlâ seninle sapasağlam duruyor. Durma, seni yoktan var eden, tecrübeyle yoğuran ve o tecrübeleri yeniden ayağa kalkmak için değerlendirme kabiliyeti veren Ferd’in Kudretine, can-ı gönülden, aşk ile ‘Allah’u Ekber!’ de!”

İştiyakla getirdiği tekbir, zamanın perdesini yırttı ve kendini bir anda Hazreti İsa ve Hazreti Yahya (Aleyhimüsselam)’ın huzurunda buldu. Onlara yönelerek:

“Ey imkansızlıklar içinde hayat bulan ve ölü kalpleri, Allah’ın izniyle dirilten Elçiler! (Aleyhimüsselam) Benim dünyam ölmüş, hayallerim kurumuş ağaç gibi yere serilmişken, nasıl tekrar canlanırım?” Dedi.

Hazreti İsa (Aleyhisselam), Kur’an’daki o müjdeyi verdi:

“…ve uhyîl-mevtâ bi iznillâh.” [3]

Bu ayet onun için diriliş nefesi oldu. İç sesi yankılandı:

“İsa (Aleyhisselam)’ı babasız dünyaya getiren, ana kucağındayken konuşturan Allah (Celle Celalühü) ‘olmaz’ denileni ‘oldurandır’. Ketencizade Mehmed Rüşdü Efendi ne güzel demiştir:

‘Hak tecelli eyleyince her işi asan eder,

Halk eder esbabını bir lahzada ihsan eder.’

Ayrıca, sebeplere riayet takvanın bir boyutu değil mi? Haydi, silkelen ve kendine gel! Yaz bakalım; elinde kalan artılarını ve seni aşağı çeken eksilerini… Göğün her tabakasında bir, Hayat tabakasında iki Peygamber Efendimiz’in bulunmasından anla ki hayat bulmak için kanlı-canlı, işinin ehli insanlarla istişare etmek, teşrik-i mesai içinde olmak lazım. Şimdi pasifliği kenara bırak ve hareketi yeniden uyandıran Hayy’ın Kudretine, can-ı gönülden, aşk ile bir kez daha ‘Allah’u Ekber!’ de..”

Tekbiri öyle gür seda ile söyledi ki, kendini; kuyuların derinliğinden, sarayların zirvesine uzanan sabrın ve zarafetin timsali, rüyaları hakikate tevil eden Hazreti Yusuf (Aleyhisselam)’ın karşısında buldu. Ona bakarak içini döktü:

“Ey Aziz! (Aleyhisselam) Başıma gelenlerden dolayı tükendim, gözlerimdeki ışık söndü. Dirilmek, tekrar ayağa kalkmak istiyorum ama içimdeki hayal kırıklığı ve öfke bir türlü dinmiyor. Beni sırtımdan vuranlara, bu duruma düşürenlere, iyi gün dostlarına karşı intikam hırsı nefesimi kesiyor. Böyle darmadağınık halde iken nasıl düzen kurabilirim?”

Hazreti Yusuf (Aleyhisselam) Kur’an’daki temkin dolu sözü hatırlattı:

“…innel nefse le emmâretun bis sûi..” [4]

Kalbine sükunet dalgası yayıldı. İç sesi, Peygamber Efendimiz’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sarsıcı uyarısıyla dile geldi:

“Gerçek pehlivan, güreşte rakibini yenen değil; öfkelendiği anda nefsine hakim olan kimsedir.” [5]

ve devam etti:

“Yusuf (Aleyhisselam) yedi küsür sene hapishanede kaldı; ama o süreyi intikam hırsıyla, neden böyle oldu? Niçin bunlar başıma geldi gibi sorularla kalbini hırpalayarak değil, aktif sabırla kendini yenileyerek, güncelleyerek geçirdi. Nefsine ve öfkesine pehlivanlık ettiği, başına gelen kötülükleri iyiliklere dönüştürmeyi bildiği için hapisten çıkar çıkmaz Mısır’ın Maliye Bakanı oldu. Şimdi senin gözlerindeki öfke ateşini söndürme, hayatını yeniden tanzim etme vaktidir. Hareket planını oluştur; kısa, orta ve uzun vadeli hedeflerini tayin et, ve içindeki aşkı, şevki arttıran ve bu sayede, kolunu kanadını kırılmaktan kurtaran Kayyum’un Kudretine can-ı gönülden, aşk ile bir kez daha ‘Allah’u Ekber!’ de!”

Kalbinin derinliklerinden kopup gelen tekbir, varlık katmanları arasında nurdan köprü kurdu. Tesadüfe yer bırakmayan ilahi sanatın muallimi, hikmetin ve kalemin piri olan Hazreti İdrîs (Aleyhisselam)’ın önündeydi artık. O’na (Aleyhisselam) hitaben:

“Ey Allah’ın Rasulü (Aleyhisselam), hayat tecrübelerimin sermayem olduğunu anladım. Hedeflerimi belirledim; kısa, orta ve uzun vadeli planlarımı netleştirdim. Bana sürekli kötülüğü emreden nefsimi ve öfkemi dizginleyip, kendimi yenileme vetiresine girdim. Planlarımı hikmet ve ilimle dokumak için bana ne tavsiye edersiniz?”

Hazreti İdris (Aleyhisselam) dinleyip önceki aşamaları not ederek;

“Ikra’ bismi Rabbikellezî halak.” [6] dedi.

Ayet kalbinde yankılanırken, iç sesi konuştu:

“Kâinatta hiçbir şey tesadüf değildir. Her şey bir sanatın, bir nizamın ürünüdür. Kendini hedefindeki işle ilgili bilgi ve sanatla donat. Koluna altın bileziği tak. Yürüyeceğin istikamette, karşılaşacaklarını ‘Rabbinin adıyla oku’ ki, her zorlukla beraber gelen kolaylığı, her hadisenin içindeki hikmeti göresin. Şimdi, seni ilim ve hikmetle donatan Hakem’in Kudretine, can-ı gönülden bir kez daha ‘Allah’u Ekber!’ de!”

Hikmetle yoğrulan tekbir, sema katmanlarında yankılanırken; beyan mülkünün sultanı, sadakatin ve desteğin sarsılmaz kalesi Hazreti Harun (Aleyhisselam)’la karşılaştı. Sordu:

“Ey lisanı fasih, desteği kavi Elçi! (Aleyhisselam) İlmimi aldım, sanatımı seçtim. Bu yolda ilerlemek, her şeyi tam kıvamında ve yerli yerinde uygulayabilmek için ne yapmalıyım?”

Hazreti Harun (Aleyhisselam) gelişmeleri öğrendikten sonra, kulağına

“Vec’al lî vezîran min ehlî. Hârûne ahî. Üşdüd bihî ezrî.” [7]

duasını fısıldadı. İç sesi konuştu: “Planın ve ilmin yerinde. Peki, teknik altyapın, seni destekleyecek araç gerecin ve ‘ekip’in var mı? Allah, her mahlukatı ihtiyacı olan donanımlla yaratmıştır. Sen de bu dengeyi gözeterek takımını kur. Elindeki imkanları en adil, en fonksiyonel şekilde kullan. Her şeyi mizanla yaratan, her hak sahibine hakkını veren Adl’in Kudretine, aşk ile bir kez daha ‘Allah’u Ekber!’ de!”

Avazı çıktığı kadar bağırarak getirdiği tekbir, aradaki engelleri kaldırdı ve kendini kararlılığın ve mutlak eylemin merkezinde, Hazreti Musa (Aleyhisselam)’ın yanında buldu. Heyecanla, biraz da çekinerek sordu:

“Ey Kelimullah! (Aleyhisselam) Yolun burasına kadar hazırlandım. Hayat tecrübemi sermayem kabul edip analizlerimi yaptım, stratejimi geliştirdim, gerekli ilim/sanatla donandım, ekibimi kurdum ama önümde aşılamayacak gibi görünen belirsizlik denizi, arkamda ise beni tekrar o karanlığa çekmek isteyen geçmişimin başarısızlıkları, korkuları var. Ne yapabilirim?”

Musa (Aleyhisselam) ona şöyle bir baktı; elindeki asasını yere vurdu. Aksine ihtimal vermeyen, kararlı ve tok sesiyle:

“Kellâ, inne maîye Rabbî seyehdîn.” [8]

İçindeki endişe tohumları yeşermeden sökülüp atıldı. Kalbinden yükselen cümleler çığlık olmuş haykırıyordu:

“Bilgi kağıtta, donanım çantada, ekip sadece isimden ibaret durduğu sürece seni kurtarmaz. Hazırlık aşaması bitti. Şimdi elindeki imkanları ‘eylem asası’ yapıp, belirsizlik denizine korkusuzca vurma vaktidir! ‘Acaba olur mu’ diyen şüphelerini, ‘ya yine kaybedersem’ diyen geçmişinin Firavunlarını denizde boğmaya hazır mısın?

Atalet bedenin kiri, şüphe kalbin pisidir;

Şimdi, eylemle arınma vaktidir!

Haydi o zaman! Her türlü engeli yıkan, batılı yok eden, her şeyi kirinden arındırıp aslına, tertemiz haline döndüren Kuddüs’ün kudretine, can-ı gönülden, aşk ile bir kez daha ‘Allah’u Ekber!’ de!”

Öyle bir “Allah’u Ekber!” dedi ki; selamet ve huzurun kalbine, Allah’ın (Celle Celaluhu) Dostu Hazreti İbrahim (Aleyhisselam)’ın manevi sofrasına oturdu. Hayatın sillesini yemiş biri olarak, vakar ve ciddiyetle sordu:

“Ey Halilullah! (Aleyhisselam) Artık yürüyebileceğimi, engelleri aşabileceğimi görüyorum. Ama kalbimde bir korku var; ya ayağa kalktığımda elde ettiğim başarılar beni benden alıp götürürse? Ya tekrar sebeplerin içinde boğulursam? Bu yolun sonu nereye çıkar?”

Hazreti İbrahim (Aleyhisselam), huzurlu çehresiyle seslendi:

“İnnî veccehtu vechiye lillezî fataras semâvâti vel arda hanîfen…” [9]

İç sesi kurtarıcı meltem gibi kalbini sardı:

“Unutma; ne sermaye senin, ne hayat senin, ne de düzen senin… Mülk O’nundur, mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Sen kendi mülküne değil, O’nun sana emanet ettiği mülke bekçilik yapıyorsun. Bu şuurla yaşarsan, bekçisi olduğun malın elden gitmesi veya artması seni neden değiştirsin? Emaneti sahibine sat ki, gerçek sahibi, senin omuzlarından o ağır yükü alsın. Sebeplere sarıl ama sebeplere tapma. Asayı vurmayı öğrendin, ama asayı vurduranın kim olduğunu unutma.

Hazreti Bilal (radıyallahu anh) ın ağır taşlar altında ezilirken dile getirdiği Ehadiyet, Allah’ın bütün kainatı çekip çevirirken, aynı anda senin o kırık kalbini bizzat onarması, senin rızkını bizzat, ismine göndermesi ve seninle özel ilgilenmesidir. Sen koca kainatın içinde kaybolmuş bir “sayı” değilsin; O’nun “kendi elleriyle yarattığı” bir nakş-ı azamsın. Rızkın da, şifan da, selametin de doğrudan O’nun hazinesinden meccanen sana akmaktadır. Şimdi tüm o parçaları zihninde birleştir ve hepsinin tek bir kaynaktan geldiğini gör. Ateşi gülistana çeviren, bir olan ve her şeyde birliğini gösteren Ehad’in Kudretine, can-ı gönülden, sonsuz bir aşk ve tam bir teslimiyetle bir kere daha ‘Allah’u Ekber!’ de!”

İbrahim (Aleyhisselam)’ın ikazıyla getirdiği son tekbir, bedenindeki maddi-manevi tüm yangınları söndürdü. Artık yalnız değildi. Omuzları dik, kalbi mutmaindi. Cebindeki son kuruşu değil, ruhundaki devasa isimleri ‘sermaye’ yaparak evine doğru yürüdü. İlk işi, kaldığı yerdeki arkadaşına İbrahimi selamı vermek ve Musa meşrep bir azimle “Çay koy keçeli, yeniden başlıyoruz” demek oldu.

Dipnotlar:

[1] Said Nursi, Mektubat, 23. Mektup Yedinci Sual

[2] Allah, Adem’e bütün isimleri öğretti. (Bakara Suresi, 2/31)

[3] Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim. (Âl-i İmrân Suresi, 3/49)

[4] Çünkü nefis, Rabbimin merhameti olmadıkça kötülüğü emreder. (Yusuf Suresi, 12/53)

[5] Buhârî: Edeb, 76 / Hadis No: 6114

[6] Yaradan Rabbinin adıyla oku! (Alak Suresi, 96/1)

[7] Bana ailemden bir yardımcı ver; kardeşim Harun’u. Onunla arkamı kuvvetlendir. (Taha Suresi, 20/29-31)

[8] Asla! Rabbim şüphesiz benimledir, O bana bir yol açacaktır. (Şuara Suresi, 26/62)

[9] Şüphesiz ben, hanif olarak yüzümü gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim… (En’am Suresi, 6/79)

 

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment