DüşünceMine GülşenNisan '26

Biraz Bahtın Açık Olacak

Mine Gülşen

       Biraz da bahtın olacak; her şey çalışıp didinince, çok kontrollü olunca, üstüne üstüne gidince de olmuyor bazen… İnsanın ömrü yüz yıl yok, bakıyorsun telaşı bin yıllık… Neye, kime yetişeceksin? Ne bu acele, ne bu telaş, bu endişe? Bu endişenin sana binlerce nimeti unutturmasına, bir hırsın seni yiyip bitirmesine izin verme. Gerçekten de hayat sadece çalışmakla, çabalamakla geçirilemeyecek ve açıklanamayacak kadar karmaşık. İnsan elinden geleni yapar, emek verir; ama sonuçta biraz baht, zaman ve nasip de rol oynar. Her şey insanın kontrolünde değil. Bunu kabul etmek bazen insanın omuzlarındaki yükü biraz hafifletir.

İnsanın ömrü yüz yıl yok, telaşı bin yıllık! Çoğu zaman “gelecek kaygısıyla” insan elindeki mevcut olan nimetleri göremiyor. Sağlık, ömür, huzurlu bir an, sıcak bir ev, kıymetli birinin güzel bir sözü, bir dost meclisi… Bunlar çoğu zaman endişenin gölgesinde fark edilmeden geçip gidiyor. Kendimize şunu sık sık hatırlatmak gerekir: Kaygı, sahip olduklarımızı görünmez kılmamalı. Emek ver, tedbir al ama gerisini hayatın akışına ve nasibe bırak. Bu söz aslında insana hem sabrı hem şükrü hatırlatıyor. Elbette bu sözün içinde hayatla ilgili çok katmanlı bir gerçeklik var.

Ve elbette “Her şey çalışıp didinince olmuyor.” Bu, emeğin değersiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, emek şarttır; ancak hayat sadece emekle ilerleyen mekanik bir düzen değildir. Aynı çabayı gösteren iki insanın aynı sonuca ulaşmaması bunun en açık örneğidir. Biri kısa sürede istediğine kavuşurken diğeri yıllarca uğraşabilir. Çünkü sonuçlar yalnızca çabaya değil; zaman, fırsat, çevre, karşılaşılan insanlar, sağlık durumu ve bazen tamamen kontrol dışı tesadüflere de bağlıdır. Biz tüm bu koşullara baht, nasip, kısmet deriz. Bu düşünce insanı iki uçtan da korur: Başarı olduğunda her şeyi sadece kendine mal etmemeyi, istenilen sonuç olmadığında da bütün suçu kendine yüklememeyi sağlar.

Konunun şu kısmı daha da derin: “İnsanın ömrü yüz yıl yok, telaşı bin yıllık.” Burada insan zihninin sürekli ileriye koşma eğilimi anlatılıyor. Henüz yaşanmamış şeyler için bugünden tükeniyoruz. Bir yıl sonrasını, çocukların geleceğini, maddi durumu, sağlık sorunlarını, insanların ne yapacağını, ne alıp satacağımızı, neyi ne yapacağımızı yıllar öncesinden düşünüyoruz. Zihin adeta hiç bitmeyecek bir savaş hâlinde oluyor. Oysa ömür sınırlı. Zamanımız kısıtlıyken, sanki sonsuza kadar yaşayacakmış gibi bitmeyen bir kaygı üretmek bizi mevcut andan koparıyor.

En önemlisi ise şu: “Bir endişenin sana binlerce nimeti unutturmasına izin verme.” Kaygı, insanın algısını daraltır. Tek bir soruna o kadar odaklanırız ki elimizdeki diğer güzellikleri göremeyiz. Örneğin bir hukuki süreç, aile içi bir problem ya da maddi bir sıkıntı yaşarken; sağlığımızı, çocuklarımızın sevgisini, yanımızda duran insanları, sahip olduğumuz güvenli alanı unutabiliriz. Aslında burada verilen mesaj şu: Endişe, gerçeğin tamamı değildir. Hayatta sorunlar vardır ama aynı anda nimetler de vardır. İkisini birlikte görmek ruhu dengeler. “Bir endişe, bin nimeti görünmez hâle getirmesin.”

Şu anda belki zihnin sürekli en kötü ihtimallere gidiyor. Oysa aynı anda çok büyük nimetler de var. Bazen kaygı bize sadece şunu gösterir: “Ya kaybedersem? Ya yetişemez, yetiştiremezsem?” Ama bir gerçeği saklar: “Şu an neyi koruyorum veya ne için çabalıyorum?” Bir diğer tarafı da şu: Her şeyi tek başına kontrol etmeye çalışmak insanı tüketir. Elinden geleni yapmak başka şeydir, her sonucu kontrol etmeye çalışmak başka şey. Sen doğru olanı yapmaya çalışırsın, gerekli adımları atarsın, hayat senindir ama hayatın tamamı senin omuzlarında değildir. Bazen insanın kendine şunu söylemesi gerekir: “Ben elimden geleni yapıyorum. Geri kalan her şey benim kontrolümde olmak zorunda değil.” Bu cümle insanı suçluluk ve aşırı sorumluluk duygusundan korur. Öyle ise geriye zamanın, anın ve elimizdekilerin kıymetini bilmekten, bunları yerli yerinde kullanmaktan ve gerisi için de tevekkül etmekten başka bir şey kalmıyor.

 

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment