İslam dünyasının en yaygın ve köklü tasavvuf yollarından biri olan Nakşibendiyye tarikatının isim babası, Şah-ı Nakşibend, asıl adıyla Muhammed bin Muhammed Bahâeddîn el-Buhârî (1318 – 1389), bugünkü Özbekistan’ın Buhara şehri yakınlarındaki Kasr-ı Arifân köyünde doğmuş ve yine orada vefat etmiştir.
Gençliğinde geçimini sağlamak için kumaşlar üzerine nakış ve desen işleme sanatı ile uğraşan Şeyh Bahâeddin Hazretleri, Hazreti Ebu Bekir’e (radıyallahu anh) dayandırdığı ve gösterişten uzak kalmanın en emin yolu olarak gördüğü; sessizce, kalben yaptığı zikirlerle, talebelerinin kalbine Allah’ın adını öyle ihlasla işler, nakşederdi ki, kalplerden ilahi aşk bir daha silinmezdi. Bu nedenle, kendisine, Farsça, nakış yapan, kalbe nakşeden manasına gelen Şâh-ı Nakşibend (Nakış Yapanların Şahı) ünvanı verilmiştir.
“Bizim yolumuz sünnete ittibadır” diyerek, Kur’an ve Sünnete uymayan, İslam’ın kurallarıyla çelişen hiçbir şeyin tasavvufta yeri olmadığını savunan Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nin en meşhur ilkesi; toplum içinde, kalabalıkların arasındayken bile kalben Allah ile baş başa olabilmek, el kârda gönül yârda olma manasına gelen “Halvet der encümen”dir. Ona göre bir Müslüman hem ticaretini yapmalı, tarlasını sürmeli, ailesiyle ilgilenmeli hem de kalbini her an Allah’ın zikriyle diri tutmalıdır.
Nakşibendî kaynaklarında (özellikle Menbâu’l-Esrâr gibi eserlerde) aktarıldığına göre; Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, Evrâd-ı Kudsiyye (veya kendi tabirleriyle daha çok kullanılan adıyla Evrâd-ı Bahâiyye)’yi kendisi oturup derlememiş, mânâ âleminde doğrudan Peygamber Efendimiz’in (Aleyhissalâtu Vesselâm) rûhâniyetinden ders almıştır. [1]
Hatta Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin bu hususta şöyle buyurduğu nakledilir: “Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve sellem) bana bu evradı mânâ âleminde öğretti. Her gece bana ders verip talim ederdi. Hatta ben bu duayı bizzat onun huzurunda EZBERLEDİM.” [2]
Bu sebeple Nakşibendî Tarikatı büyükleri Evrâd-ı Kudsiyye’yi anlatırken, duanın neredeyse her satırının ya doğrudan bir Ayet-i Kerime ya da hadis kitaplarında geçen Efendimiz (Aleyhisselatu Vesselam)’ın bizzat yaptığı sahih dualardan olduğunu, içindeki kelimelerin ve dizilimin ilahi işaret ve nebevi talimle şekillendiğini söylerler. [3]
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nin mirası asırlar boyunca Nakşibendiyye semasının en parlak virdi olarak kalmıştır.
İlk olarak en büyük halife Hâce Muhammed Pârsâ Hazretleri eliyle yazıya dökülerek korunan bu evrad, İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin sünnete ittiba disipliniyle yoğrulmuş; Buharalı Şeyh Murad Hazretleri gibi mürşidler eliyle de Anadolu ve İstanbul tekkelerinin baş tacı haline getirilmiştir. [4]
Nakşibendiyye Hâlidiyye [5] yolu İskenderpaşa ekolünün en büyük ve bilinen mürşidi Mehmet Zahid Kotku Hazretleri (Kuddise Sirruhu), bu duaya en çok vurgu yapan, hatta duanın basılıp yaygınlaşmasında bizzat emeği olan mürşidlerden biridir. Sohbetlerinde ve mektuplarında, dünya gailelerinden, rızık darlığından ve ruhi bunalımlardan şikayet edenlere bu evradı düzenli okumalarını tavsiye etmiştir. Bu duanın içindeki Esma-i İlahiyye hürmetine Allah’ın kulunu darda bırakmayacağını, kalbe manevi uyanıklık ve huzur vereceğini belirtmiştir. [6]
Mehmet Zahid Kotku Efendi’den sonra irşad görevini devralan, Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan Hazretleri, hem akademisyen hem de Nakşibendi mürşidi olarak bu duanın manasını şerh etmiş, önemini fıkhi ve tasavvufi yönüyle anlatmıştır. Müridlerine ve sevenlerine, bu duayı sadece “sevap kazanmak” için alelacele okumamalarını, içindeki manaları tefekkür ederek, sindire sindire okumalarını tavsiye etmiştir. Onun döneminde bu evradın her gün veya haftada en az bir kez (özellikle Perşembeyi Cumaya bağlayan geceler veya Cuma günleri) okunması gelenek haline gelmiştir. [7]
Bazı rivayetlerde ise şu dikkat çekici açıklamaları görülür:
“Kim bu evrâdı okursa, Allah Teala ona nûr, hikmet ve yakîn ihsan eder. Sihirden, hasetten, nazardan korur; onun bütün sıkıntı ve üzüntülerini giderir. Ona izzet kapısı açılır.” [8]
“Her kim bu mübarek evradı sıdk ile, temiz bir kalple ve şartlarına riayet ederek kıbleye yönelip okursa, Allah Teâlâ onun meşru ve hayırlı olan hacetlerini husule getirir, darlıklarını genişliğe tebdil eder.” [9]
“Ben daha fırtına ve yağmur başlamadan evvel hiss-i kable’l-vuku ile hazine-i rahmete bir anahtar olacak dehşetli ve heyecanlı bir musibet hissettiğimden mütemadiyen Cevşen’i ve Şah-ı Nakşibend’in virdini okuyordum” [10] diyen ve “Evrâd-ı Kudsiyye’nin yüz kadar hususiyeti ve faydası olduğunu belirten [11] Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, bu duayı, “iki salâvat arasında yapılan dualar makbul olur” sırrına binaen, bir salâvat demeti olan “Delâili’n-Nur”un ortasında zikreder; evrada başlamadan önce bir miktar salâvat okur, evrad bittikten sonra da Delâili’n-Nur’un kalan kısmını tamamlardı.
Evrâd-ı Kudsiyye’nin saymakla bitmeyen tüm dünyevi ve uhrevi faydalarına rağmen, Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri çok mühim bir ihlas ölçüsüne dikkat çeker.
Ona göre bu gibi kudsî evradların feyiz ve tesiri, tamamen dünyadan sıyrılıp, sırf ahiret hesabı ve Rıza-yı İlahi için okunmasına bağlıdır. Eğer bir kimse bu duayı doğrudan dünyevi bir menfaat, rızık genişliği, şifa veya korunma beklentisiyle okursa, umduğu faydayı tamamen göremeyebilir; gelse bile duanın ahiretteki sevaplarını zedeler. Çünkü dünyevi faydalar ibadetlerin asıl sebebi değil, ancak ihlaslı amele Allah’ın ikram ettiği tatlı neticesidir. Bu nedenle, Evrâd-ı Kudsiyye sırf Allah rızası için okunmalı, ona terettüp eden sair faziletleri ise O’nun (Celle Celalühü) rahmetinden ümit edilmelidir.
Dipnotlar:
• [1] Süleyman İzzeddin el-Halidî, Menbâu’l-Esrar fi Şerhi Evrâdi’l-Ahyâr, Mukaddime Bölümü.
• [2] Ahmed Ziyaeddin Gümüşhaneli, Mecmuatü’l-Ahzab, Cilt 1, Evrâd-ı Şah-ı Nakşibend Bölümü Başlangıcı.
• [3] Süleyman İzzeddin, a.g.e., Mukaddime; Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan, Evrâd-ı Bahâiyye Şerhi, Server Yayınları, Giriş Bölümü.
• [4] Fahruddin Ali Sâfi, Reşahât-ı Aynü’l-Hayât, Hâce Muhammed Pârsa Bölümü; Müstakimzade Süleyman Sâdeddin, Silsilet-i Aliyye-i Nakşibendiyye, İstanbul; Şeyh Muhammed Murad, Mefâtihu’l-Cenân fi Şerhi Evrâdi’l-Cân, Dersaadet.
• [5] İsmini bugünkü Kuzey Irak (Süleymaniye) bölgesinde doğan; şiirleri, fıkıh ve akaid ilmindeki dehası yüzünden “Güneşlerin Güneşi” ünvanıyla anılan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nden (1779-1827) alan Hâlidiyye yolu, silsile olarak doğrudan Şâh-ı Nakşibend ve İmâm-ı Rabbânî kanalıyla gelen ana damara dayanır. Bu yolun Anadolu’daki en büyük ve en tesirli halkalarından biri ise, her biri hacim olarak Kur’an-ı Kerim’in 3 katı büyüklüğündeki ve Bediüzzaman Said Nursi’nin 15 günde bir hatmettiği üç ciltlik dua külliyatı Mecmuatü’l-Ahzab isimli eseri derleyen Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî Hazretleridir.
• [6] Mehmet Zahid Kotku, Evrâd-ı Şerîfe (Mecmuatü’l-Evrâd), Server Yayınları, İstanbul.
• [7] Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan, Evrâd-ı Bahâiyye Şerhi, Server Yayınları, İstanbul.
• [8] Şeyh Muhammed el-Hânî, el-Hadaiku’l-Verdiyye (Nakşibendi Büyüklerinin Hayatı ve Usulleri), İlgili bölüm: Şâh-ı Nakşibend’in Evrad ve Ezkârı.
• [9] Ahmed Ziyaeddin el-Gümüşhanevî, Mecmûatü’l-Ahzab, İstanbul, Nakşibendiyye ve Şâzeliyye Evradı Cildi (1. Cilt), “Evrâd-ı Şâh-ı Nakşibend (Evrâd-ı Bahâiyye) el-Kudsiyye” Bölümü, Havas ve Esrar Mukaddimesi, s. 142-144.
• [10] Said Nursi, Emirdağ Lahikası-II, s. 202.
• [11] Said Nursi, Lem’alar, 17. Lem’a, 13. Nota.

