EdebiyatHavva Küçük KonurOcak '26

Daha önce bir kitap hakkında bu denli etkilenerek yazı yazdım mı hatırlamıyorum; ancak bu eser beni derinden sarstı. Belki günümüzde de sıkça maruz kaldığımız algı yönetiminin nasıl inşa edildiğini anlatmasından, belki toplu linç furyasının yıkıcılığından, belki de henüz adını koyamadığım başka hislerden dolayı kitap beni bir şekilde içine çekti.

İskender Pala’nın İtiraf adlı romanından bahsediyorum. Sadık İskender Pala okurları bilirler ki yazar, oldukça geniş bir tarihsel arşive sahiptir. Bu sebeple onun eserlerini sıradan birer „roman“ olarak nitelip geçmek mümkün değildir. Arka planda dil bilimciden tarihçiye, edebiyatçıdan sosyoloğa ve psikoloğa kadar uzanan geniş bir birikim mevcuttur; bu da onun romanlarını türdeşlerinden ayıran en temel özelliktir.

„İtiraf’ta ne buldun?“ diye soracak olursanız, hemen ifade edeyim: Bu eser aslında Tokatlı Molla Lütfi’nin (r.a.) hayatını konu alan biyografik bir romandır. Ancak biz onun hayatını, kendisine en büyük kötülüğü yapıp iftiralarla idamına sebep olan bir Bizans bakiyesinin ağzından dinliyoruz. Roman, Yavuz Sultan Selim’in, hocası Kemalpaşazade’ye at üzerindeyken sorduğu şu soruyla başlar: „Tokatlı Molla Lütfi sizin üstadınızmış. Nasıl biriydi? İlim ve fazileti herkesçe bilinirken ölümü nasıl hak etti?“ Kemalpaşazade bu soru üzerine bir miktar anlatımda bulunur ancak meseleyi çok daha iyi bilen „Akbaba“ lakaplı bir mahkûmun varlığından söz eder. Mahkûmun hücreden Yavuz Sultan Selim’in huzuruna getirilmesiyle birlikte asıl macera başlar.

İstanbul’un fethiyle birlikte Fatih’e ve Osmanlı’ya büyük bir kin besleyen Bizans kalıntıları, Müslüman görünerek devleti içten yıkmak ve şehri geri almak amacıyla bir örgüt etrafında teşkilatlanırlar. Akbaba kod adlı şahsın görevi ise ulema arasına fitne sokmaktır. Kendine hedef olarak; zeki, sıradışı, hicivci, sözünü sakınmayan (dolayısıyla hasmı da çok olan), inatçı ve mücadeleci bir karakter olan Molla Lütfi’yi seçer. Yanına bir ilim talebesi kisvesiyle sızar ve kısa sürede Molla’nın en yakın öğrencisi olur. Diğer talebeleri organize ederken, adım adım Molla Lütfi’yi idama götürecek taşları döşemeye başlar.

Akbaba, Molla’nın yüzüne karşı onu destekleyen sözler sarf ederken arkasından kuyusunu kazar. Bir yandan onu hararetle destekliyor gibi görünürken, diğer yandan aslı astarı olmayan iddiaları Molla Lütfi uyguluyormuş gibi ilim meclislerine sinsice yayar. Molla’nın eserlerinden bir cümleyi cımbızlayarak, o cümleyle zındıklığına hükmolunacağını iddia eden notları gece vakti gizlice ulemanın bahçelerine atar. Bu sistematik yıpratma süreci sonunda halk ve ulema meclisi galeyana gelir; nihayetinde Molla Lütfi mahkemeye çıkarılarak hapsedilir. Padişah II. Bayezid meselenin araştırılmasını emretse de Akbaba boş durmaz; uydurduğu yalanları kâğıtlara dökerek nüfuzlu kişilerin evlerine bırakmaya devam eder. Toplumsal cinnetin artmasıyla, kapsamlı bir araştırmaya fırsat kalmadan, 25 gün içinde II. Bayezid’in istemeyerek de olsa onayladığı idam fermanıyla Molla Lütfi, Atmeydanı’nda (Sultanahmet Meydanı) idam edilir.

Aslında hakkında pek çok akademik çalışma yapılan bu hadise günümüzde hâlâ tartışılmaktadır. Ancak bu olaydan çıkarılacak hisseler bizler için oldukça fazladır. Linç operasyonuna maruz bırakılan bir âlimin şehadete giden yolu, her vicdanlı insanda bir ukde bırakmaktadır. Yavuz Sultan Selim’in Akbaba’ya ne yaptığını ise kitabı okumak isteyenlere bırakalım.

İnsanlarda „akl-ı selim“ kaybolduğunda; soğukkanlılık, objektiflik ve „kim ne demiş, kime demiş, niçin demiş?“ sorularını sorma melekesi devreye girmediğinde ne denli vahim sonuçların doğduğunu görmemiz açısından Molla Lütfi örneği ibretâmizdir. Kitabı bitirdikten sonra kendime verdiğim ilk söz, İstanbul’a gider gitmez Molla Lütfi’nin kabrini ziyaret etmek olmuştu. Nitekim ilk fırsatta bir Eyüp Sultan mevlidi vesilesiyle, oraya çok yakın olan kabrine kadim bir dostumla gidip Fatiha okumak nasip oldu. Mevla rahmet eylesin

 

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment