Felsefe Kulübündeki sunum başlığım. Her ne kadar altını doldurmak üzere günlerce düşünmüş, söylenebileceklere göre cevaplarımı simüle etmiş olsam da, içimde ne var ise ortaya saçılabileceği gerçeğini kabullerenek gittim oraya. Stres yoktu. Ama sunum sonunda adını koyamadığım bir ruh hali vardı üzerimde. Günlerce sürdü. Korku, yalnızlık, anlaşılamama, güçsüzlük, çaresizlik, çözümsüzlük…
Öncelikle pozitif değerlendirmeleri masaya koyalım. Sunum sırasında bir katılımcı, paylaşım hakkındaki hissiyatını „Post-modern“ kavramıyla ifade etti. Sunum sonunda ise iki katılımcıdan duyduklarımı nereye koyacağımı bilemedim. Birisi, sunumlarımı sevgi ve saygı arayışıyla, özlemiyle özetledi. Diğeri ise saygı göstermek için herhangi bir şart aranmaması gerektiğinin altını çizdi. Konudan bağımsız, sadece muhataplarımızın insan olmasını yeterli görerek.
Böyle pozitif değerlendirmeler varken sunum sırasında yaşananlar, neden bu kadar üzmüş olabilir ki? Hepimiz için, hep birlikte bilgilerimizi, görgülerimizi, tecrübelerimizi paylaşarak manipülasyonlara düşmeden, dogmalardan uzak, mutlu mesut yaşanılası bir hayata en kolay, en risksiz bir yol bulma gayretiyle interaktif bir paylaşım gerçeklemeye çalıştım. Tabii ki, bu benim niyetimdir. Anlatamamışımdır, anlayamamışlardır, mutlaka. Böyle bir gayreti kimse ret edemez, etmemeli. Yoksa eder mi? Kim, neden?
Belki de anlaşılmaz kelimeleri ardarda sıralamış, gerçeklikten uzak söylemler, cevapsız sorularla insanları nefes alamaz hale getirmiş olabilirim. Kendi arayışlarımı, bulduğumu sanışlarımı empoze etmeye çalışıyor gibi algılanmış olmam da mümkün.
Evet, öğreneceğim çok şey var. Bazen oluyor ki düzgün bir cümle bile kuramıyorum. Söylemlerimi 3-5 defa tekrarladığımı da farkettim. Nedenleri hakkında bir kaç şey söylenebilir. Hangisinin doğru olduğunu kim bilebilir?
Çok zeki olabilir miyim, mesela? Veya düşünür. Muhataplarımla anlaşma gayretim midir beni ikilemde bırakan. Doğruyu, en doğruyu bilsem bile hep birlikte anlamlı olabileceği realitesi midir duraksatan. İnsan ilişkilerinde iki kere ikinin dört etmemesi midir bir ileri iki geri koşuşturtan. Yoksa bir delinin hezeyanları mıdır arafta kalan. Sahipsiz, öksüz, garip…
Sunumda konuya giriş bağlamında „Sokak nedir?“ diye sormuştum. Öngöremediğim bir sürü tanım geldi katılımcılardan. Benim tanımım? Yanlış değildi, yanlış diyen de olmadı zaten. Ama eksik kaldı, kabul. Her ne kadar aslolan, sunumun asıl konusu bu tanım olmasa da…
Bir dönem yaşadığım bir ülkeden örnek vereyim. Tipik bir örnek olsun ki anlaşılsın, anlaşabilelim. Uzun süre önceydi, sokaklarını kafamda canlandıramıyorum. Ama apartmanların ortak kullanım alanlarını, daha dün gibi hatırlıyorum. Merdivenleri burnumuzu tutarak çıkardık, yabancı bir cisme basmamak üzere gözlerimizi yerden ayrımadan. Daire kapısı sanki zaman tüneli veya farklı bir aleme açılan menfez gibiydi. Tertemiz, gözümüze, burnumuza, kulağımıza hitap eden estetik. Sanırım anlatmak istediğim buydu. Konfor alanlarımız… Genellikle tüm problemlerimizin nedenlerini ve çözümlerini onun dışarıda arıyoruz, bulmaya çalışıyoruz. En masum BEN(?)
Böylece birey için sokak, sahip olduğu konfor dairesinin dışındaki her yerdir, demiş oluyorum. Bu tanım yanlış olmasa da sokak felsefesi ile ilişkisini kurabilmiş ve anlatabilmiş olmalıydım. Bunu düşünmeliyim. Ancak burada anlaşılması veya kabullenmesi zor olan durum farklı. Çok defa karşılaştım çünkü. Dostlarla sohbetlerimiz döndü dolaştı, bu noktaya geldiğinde tıkanıverdi. Gerçekten masumiyetimize inanıyor olabilir miyiz, masum olabilir miyiz?
Diğer bir kavram kargaşasını doğallıkta yaşadık. Sokakta doğallığı aradığımı söyledim. İtiraz yersiz değildi. Bazen kendi konfor alanımızda çok daha vahşice yaşayabiliyoruz. Sokakta ise beyefendi maskelerimizle, mutlu mesut yaşadığımızı herkese haykıran gülümsemelerimizle… Anlatamamışım, demektir ki anlayamamışım. Çünkü doğallıkla ifade etmeye çalıştığım hal, kendimiz içindi. Üstten bakmadan, anlama, anlaşma, birlikte yaşamak üzere bir yol bulma gayretiyle doğruluğundan emin olduğumuz değerlerimizi bile bir yana koyabilmekti kast ettiğim.
Benzer bir hatayı inanç kavramında yapmışım. İnançlar sorgulanamaz derken birkaç satır aşağıda sorgulanmayan inancın savaşlara neden olabileceğini belirtmişim. İfadeler yanlış değil ama özneleri belirtmeyerek yanlış anlamalara yol vermem, hatamdır. Diğerlerinin inançları sorgulanamaz. Vahşice bir şey olur, yapılırsa. Bu kabul edilemez, edilmemeli. Ancak kendi inancımızı, değerlerimizi, ilkelerimizi her an sorgulamalıyız. Çünkü bunlar hep birlikte, hepimiz için mutlu mesut yaşamaya engel olamaz, olmamalı.
Sunum çok faydalı oldu bence, benim için. Çünkü deklare ettik kendimize, dostlarla, tüm dostlara. Benim/bizim bir savaşımız var, isyanımız, itirazımız. Çözümsüzlüğe, grupçuluğa, anlayışsızlığa, saygısızlığa…

