DüşünceEdebiyatNisan '24Tugay MolaYazarlar

Evet!

Geleceğini biliyordum. Alimallah geleceğini biliyordum. Lâle-zârım benim. Son nefesimi, geleceğini bildiğim için geciktirdim. Senin için bir kere daha acılara sabrettim. Huda bizi bu dünyada son anda kavuşturduğu gibi öbür âlemde de buluştursun. Ben susacağım orada. Sen konuş n’olursun o anda. Bu dünyada sustuğun gibi ben de öbür âlemde susmak istiyorum.

Bir sabah vakti bir çantalık dünyalığını alıp gidenin acısı değdi bu gece yüreğime. Ağlamak istedim ama O’nu bekledim. Şair demişti, “Ey yolcu! Gel, otur beraber ağlayalım.” Beraber sînelerimizi dağ dağ dağlayalım! Otur. Gel otur. Yerde minder olmasa da otur. Topraktır son yurdumuz.
Tahtları yıkılmışları gördüm, ocakları sönmüşleri tanıdım, harabeye dönmüş yurtlar dolaştım. Bir selama dahi hasret kalmış topraklar çiğnedim. Her an olmasa da o her ana en yakın anlarda inim inim inledim. Kimseler bilemez. Dostluğa hasret kaldım. Vefâ aramadım. Vefânın bana vefâsızlığına zırlandım. Hüdâ (c.c) affetsin beni!
Yer oldu celallendim ve bekledim, yer oldu helallendim ve bekledim. Yerler oldu göklerde aylandım ve bekledim. Yasin süresini okuyordum. Bir ara uyanıverdim. “Rüya mı?” diye kendime soruyordum! Ooof anam off! Orada sanki baygınlık geçiriyordu. Ses yok! Seda yok! Bir gürültü ki Ebu Cehil’in gürültüsüne denklenmiş. Ürperdim ve yerimde kalakaldım. “Ey vefa yolunun yolcusu” dediler. Ne sağa bakabildim, ne de sola koşabildim. Yerimde kala kalırken o gelen sese kulak asmıştım. Ben kulak asarken gönlüm tarîkler aşıp beldeler dolaşmıştı.

Dinliyordum… Molla Ali cânım… Molla Hüseyin cânım… Molla Hasan cânım. Gelişine sevindim. Sen gelirken ne de hoş geldin. Affet beni, ben yine sana bomboş geldim. Ne dilim konuşur, ne de kalemim yazar. Harman pazarı…

Belki de ben vefasızdım. Ne ki bütün vefasızlıklarıma rağmen “geleceğini biliyordum.” Biliyordum rahmeti, merhameti, vefî vefâyı kalbinde getireceğini. Senin vefandan hiç şüphem olmamıştı. Her şeye bir tarih atmıştım. Zamana, zemine sığmayan hallerin, kâllerin üzerine bir tarih bırakmıştım. Bir hikmeti olmalıydı… “Bir kerâmeti olmalı” diye senin vefândan hiç şüphem olmadı…

O yüzden “geleceğini biliyordum” diyordum son nefesimi senin için tutarken. Koşa koşa gelmiştin. Hatırla o anı… İlk defa açıklanan bir sır bu ki senin vefan onun o anlık intihar girişimini önlemişti. Senin vefan o kadar büyüktü ki vefasızlığım vefan karşısında küçüldükçe küçüldü. Nefes alamaz hale gelirken, canından bir nefes vermiştin, ölmeye gelmiş vefa serencâmıma. Nasıl şükretmiştim Huda-i Zülcelâl’e (c.c). Nasıl sevinmiştim misâl-i âlem gelişine. Ben son anda ebedî azabın ipini çekmek isterken…

Öldürmeyen Allah(c.c) öldürmez bir müddetliğine. Demek alacak nefeslerimiz, yiyecek rızıklarımız, yürünecek yollarımız varmış daha kaderde. Bir kere daha şahit oldum iman ettim ki: Yeryüzünde öyle vefâlı gönüller var ki arzda gökyüzü ehli gibiler. Belki sayıları semadakilerden çok az olsa da makamları ve bazı halleri bazen ehl-i semadan da yüksektir, yücedir, üstündür, kim bilir… Allah bilir! O herşeyi bilen Allah (c.c) bilir. Benimkisi sadece hissî bir zandır. Zann-ı müsbet dedikleri hüsn-ü zandır belki de. Hissiyâtım bazen Cebel-i Tarık’a uzanır, bazen Kaf Dağı’ına… Ne deniz, ne dağ, ne dere, ne tepe, ne devlet…
Seni hiç bir mekan ve zaman durduramayacaktı. Ve sen bana gelirken adeta lâmekan geliyordun, lâ zaman yaklaşıyordun. Elbet gökten inmişti o rahmetli an. Huda’m (c.c) vefasını yağdırmıştı gözyaşlarıma. Ben hala oradan içerim elem şarabımı…

Acının olduğu yerde vefasızlık da vardır, vefâ da vardır. “Acısızlarda vefâ arama.” deniyordu ve ben dinliyordum. Derken denilmişleri kayda geçecekti tarih! O Mübarek şehid’in sözleri yeri yerinden edecekti. Vefâ duygusunu yeniden diriltecekti. Hâşa dirilten sadece Allah’tır (c.c). Ancak O dirilme misyonu, şehitlerin omuzlarına, dillerine, kalblerine, cehdlerine, yüklenecekti. İşte şehidin azameti bundandır. Oooff şehidim… Off şehidim…

Gel de konuşma! Gel de söyleme! Hûbistanın gülü açılmış vefa ve dostluğun yamaçlarında. Orada açılan o güle selam duranlar gibi ben de selam durmaya çalıştım. Hakikatin derinliğini ne tanırım, ne de tanışmakla şereflendim. Nasib der ve beklerim…

Körpe Kalemler’in hakikat yolcularına selam ve mehabbetimi iletirken, “Hûbistan gülü”nden* dualarını bizlerden ırak eylememesini intizar ederim. “157 defa canlanıp geldim vefana! Tâkâtim bu kadardı. Mecâlim buraya kadardı.” deyip kapatmıştı defteri. Ondan sonra söz bana düşmüştü. Dedim ki eğer kusur etmiş isem, Körpe Kalemler’in mânevî öncüsünden* af dilerim, dilenirim.

Kalbimin en vefalı yerinden selamlarımı bildiririm.

Yazım Tarihi: 14.05.2008

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment