Demek sen söze gelecektin ey abd-i Ehad, vahîd-i Ehad? Demek sen konuşacaktın kalemimde? Ben de seni dinleyecektim ey deha ahid? O halde buyur, dök içindekileri. Ne o, yoksa derdin sadece beni konuşturmak mı? Benim zaten içimde durmadan konuşan bir ses var, ve şu an senin için söyleşiyor.
Ipıssız kuytulara sızar yazdığım mektuplarım… Hayalimin en mahfuz satırlarına saklansan da…Âh hasret..! Hasret kadehinden içtikçe ân be ân, yüreğim daha bir coşup taşar… Lâkin yazmaya muktedir olduğum ise üç beş satır… Hissettiklerim karşısında edebiyatım kısır kalır, sözlerim manasız… Yoksa manası, sen kat ona ruhundan bir mâna… Nâkıs ise edebiyatım, sanatını sen tamamla. Gece bitmeden bitseydim musahabende, gün doğmadan doğsaydım ufkuna… Leb-i takrire gelseydi hissiyâtım. Hasret içre kelimelerimi duyursaydım ruhuna. Ah ne çâre ki, ağlasam da yazamıyorum. Yüreğimde düğümlenir onca kelimât-ı acizânem… Hazândan sonra zemheri kış vurdu gönül evimi, anlatamam. Şimdi sen nerdesin? Ben nerdeyim? (Ehad Vahdet) Ağlıyorsun yine değil mi..?
Kelimeler diziliyor satırlara öylece… Manasız geliyorsa sözüm, sen ver bir mâna, eğer mânâsı yoksa. Sen tamamla, noksanı(m) varsa. Edebiyat değil, ebediyyet aşkı ile biteceksin bana. Günler doğmadan nicelerine ufuk olan ufkunda doğsaydım. Söylemekten çekinmiyorum, evet: Ruhunda duyulmak isterim. Ruhuna görülmek isterim Ağlıyorsun yine değil mi? Ekbelelleyl… Eekramelleyl…
Sordun “kimsin, a be cânım, kimsin, sen?” diye diye. “Boşver söyleme!” derken bile bile… Haydi anladım, be kardeşim. Ben sende bir bende olmuşum. Rabb’imden dileğim, benim yazdıklarımdan dolayı yolunu şaşırma, imanını kaybetme. Kaybedeceksen bile, beni kıyâmet gününde sorumlu göster(t)me. Herkes kendi fikrinin cezasını çekecek/verecek. Benim yüküm bana yetiyor, bir de seninkini bana yükleme. Fikirsizler de ceza çekecekler elbet. Neden akıllarını çalıştırmadıklarından dolayı. “Efendim, ben bilmiyordum o yüzden felanın fikrine inandım, devletine sığındım. Kendi İslâmî inançlarımı İslâm’ın gerçek inancı olduğunu san(an)dım ben. Sanmştım yani. Şimdi o sapkınlığımdan kurtulanım şimdi, hamdolsun! Şirki bıraktım! Belki de cebren bıraktırıldım. Sadece Allah’tan diledim, O’nun kapısında dilendim, aşk ve mehabbeti. O bana senin gibi aşk güllerini muhatap etmiş ise, bunu O’nun kereminden bilirim. Anlarım ki beni senin gibi nâzenin ruhlar ile kendisine çağırır. Bana kendini hatırlatır, cemâl-i bâkemaline nazar etmeye hazırlanmamı intizar eder. Ey gönül kardeşim! Sen ve ben! Yok olalım, ki, aydınlık olsun Allah’a inancımız. Allah insana soracak! “Neden, şeytana inandın insan diye? Neden, insana inandın şeytan diye?” Al sana ukba çehreli bir soru daha.
Leb-i takrire gelmiş de ruhun, yazılmşsın benden dolayı; firâk nağmelerini dinlerim sessiz sessiz… Bir hal olur hazanda dinlerim seni. Bir de birden bire bir şey olur ki kendimi bile unuturum da kalmazsın o hallerde aklımda. Allah’tan başka hiçbir kimseyi, hiçbir eşyâyı hatırlayamadığım gaybubet vâdilerinde olurum. Bir yer mi, bir hal mi? Orada dost, ana, ata, evlat, komşu, yar, yaren, dost, ahbab, iman, küfür, her şey yok olur. Bir anı, bir ömür kadar uzun gibi gelir.
“Uzun oldu, sormamayı.” demişsin, sen ey kardeşim. “Hazândan sonra zemheri kış vurdu gönül evimi, anlatamam…” Ne diyebilirim ki? Senin yine bir gönül evin kalmış, hamdet Rabb’ine. Bende o bile kalmadı, harabe bile kimilerine sığınak olur, bende o da yok ve bu hali anlatamam. Ben kalpsiz düştüm, gönülsüz kaldım. Bilmem ki rahmetten ve merhametten mahrum mu kaldım? Belki de sevmeye ve sevilmeye hasret kaldım, çünkü yıllar var ki sevgiden mahrum kaldım. Öylece kalakaldım. Acı Acı ama sadece Allah’a yalvardım. Allah’sız kalmamak için aşk’ı bile geride bıraktım. Aşksızlık halini ancak yaşayan bilir, dile gelir bir şey değildir.
Sözlerinle yaktın ciğerimi abd-i Ehad kardeşim, dünya-ukba ruhdaşım benim. Sadrından yazdığın her satırında sarsıldım tả Ninova bile sallandı acının depreminden. Ne gerek vardı, benden dolayı bunca elembin mecruhlarda ağlamalara? Ağlattın beni Habib Burgiba, alacağın gözyaşlarım olsun. Okursun. Habire, elemli ruhun ile. Ben de, senin, benden okuduklarını, sen olarak, okurum. Bazen, kuvvetimin uyandığı demlerde. Cesaretimin duygulandığı anlarda. Bazen. Ne oldu da ben sana değer verdim? Zira, değerim olmamasına rağmen, bana değer verdiğin için, seni bensiz bırakamadım.
Acıdım ve sevdim, niyetini, insaniyetini, özündeki güzelliği. O sancılı sineni. Ne oldu da seni bu devrimin çileli yolunda kendime muhatab aldım? Nedir sebebi, bilemem!? Bilsem de söylemem, söyleyemem… Bazı Rabbanî sırların şifrelerini ledūnniyat kudreti ile kiranlar var. Allah tarafindan bazı sırlara vakıf olurlar ama Huda’dan emirsiz asla ifşa etmezler.
Kimdir onlar? Hoca, hacı dediğin mi? Vardır aralarında belki, tek tük. Fakat sen git/gel, gerçek ârifleri baska yerlerde ara/ma.. ki ben onlardan değilim. Benim ledünniyatçılıkla öyle bir alakam yok. Var olsaydı, ne değişecekti ki bende? İlgi duymak uzak olanın işi değil midir? Kim kendi ledünniyatından uzak olabilir ki!
Ehl-i hakikat arasında bazı sırları ifşâ etmeye icâzet alanlar olsa da, herşeyi olduğu gibi yazamazlar, anlatamazlar. İnsanlığın cesedi cüssesi bu azametli hakikatin kudretli ağırlığını taşıyamaz nardagadrai, ooooofff!! Ahir zaman olmuş, onlar hala bekliyorlar. Çok mühim meseleleri açıkça dillendirmenin tam zamanını beklemekteler. Neden? Çünkü zaman kemâle ermeden sarf edilen sözlerin ve işâretlerin mânâları anlaşılmaz. Anlasılsa bile pek dikkatleri uyandır(a)maz! Belki de inkar edilir. Gaflette olanlara en şiddetli bomba, zamanı kemale eren bir hakikatin açıkça söylenmesidir. Fakat çoğunluk gene anlamaz.
Ekall-i kalîl bir azınlık var ki, dünyada, 100 sene veya 1000 sene ilerisini görürcesine düşünmüşler, konuşmuşlar, konuşurlar, konuşuyorlar ve konuşacaklar… Belki de en az onlar konuşurlar, çoğunluk susarlar. Bazen ağlarlar. Bazen de ağıtlar yakarlar; kimi zaman zahirde, kimi zaman da bâtında. Sessizdirler! Zira hakikat gürültüsüz ortamlarda tezahür eder ve Hakk’a zahîr olurlar. Mühaşede ettikleri hakikate hizmetkâr olurlar. Ve hayal ederler… Hayal güçlerinin şiddetine ve hikmetine göre, yani ulaşabildiği yerlere kadar. Gerçekleri Basîr’in basiret gözleriyle görmeye başlarlar.
Bana gelince… Gürültülü yerlerde Hakk’ı savunmayı ve anmayı bırakalı seneler oldu! Şimdiki gibi yorucu gelmezdi, o eski gençlik çağlarımda. Oradan oraya koşardım, gerektiği zaman, üç, beş, on yerde iş tutardım. Hayatın ağır tecrübeleri beni erken kocattı. Dermanım kalmadı artık. Belki de bundan dolayı sessizliği seçişim. Şimdi, sessiz kuytularda veya ıssız uzaklarda Hakk’ı anıp bir çeşit hayal ederken can evinden vurulmuş bir Türk’e benzemekteyim. Sessizliği gürültüye tercih ettiğim zamanlardan beri yorgunum veya tersi. Ama hiç de pişman değilim. Meğer sessizlik ne büyük bir nimetmiş diye düşünüyorum. 1938/ Lemhatul Basar Hâl
Lemhatu’l-basar hâli, bir ândır, çok kısadır ama yaşayana binlerce seneler gelir. Binlerce sene yaşamışım gibi yazdığıma bakma, ben bu hayatı gerçekten yaşadım mı, ondan da emin değilim.
1938 dendiyse yazı bitmiştir. Bu yazı da mezar taşımda bir Gül-i Ehad’dir.
12 Ağustos 2017,
Tugay Mola.