Dertlenseydik Aldanmazdık
Dr. Musa Hûb
Aşk gibi, dert de söyletir; dertli, söylegen olur. Dert, buldurur. Buldurur, çünkü düşündürür. Belki de şahıs, aile, millet, ümmet ve insaniyet çapındaki çoğu problemlerimizin kökeninde “dertsizlik, yeterince düşünmemek, anlamamak ve anladığı hakikatlerle ve doğrularla hareket etmemek” vardır. Hep nefsimizin hevalarına kapılıyoruz, şeytanımızın iğvalarına aldanıyoruz. Toplum mühendislerinin makyevalist toplumsal manipülasyonları, psikolojik algı operasyonları ve seküler polarizasyonları ile aldatılıyoruz, yanıltılıyoruz, kandırılıyoruz. Psiko-sosyal ötekileştirmelere kapılıyoruz, şiddetle politize ediliyoruz, ayrıştırılıyoruz, karşıtlaştırılıyoruz, dinî-dünyevî-millî birliğimizi kaybediyoruz.
Aldanıyoruz, çünkü anlamıyoruz. Anlamıyoruz, çünkü düşünmüyoruz. Düşünmüyoruz, çünkü dertlenmiyoruz. Kısacası: Dertlenseydik aldanmazdık. Çünkü: Dertlenseydik düşünürdük. Düşünseydik anlardık. Anlasaydık aldanmazdık, aldatıl(a)mazdık. En azından bile bile aldatılırdık ve bildiğimiz yanlıştan dönmemiz daha kolay olurdu. Peki ya uğruna ömrümüzü tükettiğimiz doğrularımız, doğru bildiklerimiz yanlışsa! Derin ve etkin yanlışların dosdoğru ve samimi savunucuları kesilmişsek! Gönüllü veya gönülsüz, yapıp ettiklerimizi güzel sanarak ve savunarak savruluyorsak, sadece sağdan aldanıyorsak veya sağın en sağından aldatılıyorsak?
Şeytanın en tehlikeli ‘sağdan yaklaşmaları’nı ve şeytan-ı insîlerin ‘en sağdan inandırmaları’nı nasıl farkedebileceğiz de savabileceğiz? Önce durarak, sonra düşünerek: durup düşünerek… Vukufiyetle vâkıf olacağız. Hakkın ve hakikatin dışında hiçbir düşünce, öngörü, önkabulü kutsal tanımaksızın, hepsini akl-ı selim, kalb-i selim, vicdan-ı selim ve hissiyât-ı selîme mihenginde sorgulayarak…
Ters köşe olmalar, kafa karışıklığına sebep olur. Kafa karışıklığı, durulmak için insanı düşünmeye ve sorgulamaya sevkeder. Bir şeyi anlamak için, şöyle bir ‘durup düşünmek’ lazım! Durmazsan, düşünemezsin veya az düşünürsün. Vakfederek düşünen, vukûfiyet kazanır; aynılıkları ve farklılıkları farkeder ve farkındalıkta fâikiyete yükselir. “Aksiyonun düşünceyi belirlemesi”ni fâikiyet düşüncesine kapılmaksızın vukûfiyetle düşünürsen, “esas düşüncenin aksiyonu belirlemesi” gerektiğine ulaşırsın. “Ameller, neticelerine göre değerlendirilir.” –Hadis-. Yola çıkılırkenki “ana düşünce”nin zamanla değişip karşı neticeleri vermesinin önüne geçebilmek için, daima ana düşünceyi hâkim kılmak, sürekli yenilemek, yeni tutmak lazımdır. Aksiyona tabi düşünceler, değişen aksiyonlarla değişikliğe uğrayıp savrulmalara da açık hâle gelebilirler. “Çerçevesini aşan herşey kendi zıddını doğurur.”
Düşünmek, en ucuz, en kolay görünen en zor, en değerli amel-i aklîdir, kalbîdir, ruhîdir. Akıl, insanın hem dünya, hem de din işlerinde sorumluluk noktasıdır; dünya-ukba işlerini kendisiyle gerçekleştirdiği ruhî organıdır. Akıl, insanın iki cihanda derece-i kemal kazanma aracıdır; sevk ü idare merkezidir veya insan ülkesini idarede kalb sultanının kendisine danıştığı vezir-i âzâmıdır. Bu yüzdendir ki atalarımız, “Akıl vezirdir, gönül pâdişah” demiştir. İmam Gazzâlî, aklı ikiye ayırır; akl-ı meâş, akl-ı meâd. Akl-ı meâş, şu dünya maişeti/geçimi ve yaşamı için kişiye gerekli akıldır; yani dünyaya çalışan akıl. Akl-ı meâd ise kula âhiret hayatı için dünyada gerekli olan akıldır; yani ukbâya çalışan akıl. İnsan beyninin iki lobu veya kalbinin iki gözesi, adeta bu iki ayrı aklı, akl-ı meâş ve akl-ı meâdı temsil eder, iki cihan birliğini gösterir, birlikteliğini öğretir.
Kalpte dert ateşi olmayınca, başta akıl kazanı kaynamıyor. Akıl motorunun benzini kalbdeki dertlerdir. Dert, düşündürür. Dertlenirsek, düşünürüz. Düşünürsek, buluruz. Kurtuluş, “Başımıza gelenler niye geldi?” sorusunun cevabında gizlidir. Nedenleri bilmeden çözümü bulamayız. Hakikatten başka kutsal tanımaksızın kendimizi ve çevremizi sorgulamalıyız. Kuyuya nasıl düşmüşsek, öyle çıkabiliriz. İnsanların başına bela olan, dahası fitne olan fiilleri ve fâillerini ‘lâ” ile reddetmek ve sonra “illâ”daki necât ve saadete nâil olmak. Tevhid, nefy faslında istisna kabul etmez. İspat’ta da O’ndan başkasını kalmaz. Ümmetin fitnesi, birilerini veya bir şeyleri lâyüs’el bir kutsallığa/tanrısallığa yükseltip aklını ve iradesini onlara teslim etmekten zuhûr etmiştir. Akıl, yeniden düşünmeye, sormaya ve sorgulamaya başladığında, o fitneyi doğuran şirklerden kurtulmaya doğru ilerler. Aklı ateşleyen ise dertlerdir! “Lidere itaat et, rahat et!” konformistliğine kendini salmış güruhlar/sürüler, dertlenen ve düşünenlerden rahatsız olurlar. Fakat o teslimiyetin başlarına açtığı ve açacağı bela, musibet ve fitneler, gün gelir onları öyle rahatsız eder ki, dünki düşünenlere hak vermeye başlarlar, ama o gün iş işten geçmiş olur.
Akıl ve irade… İnsanı hakiki insan yapan iki insanî güç… İnsanlığın kâmilleri olan peygamberler olabildiğine gönül ehli olmakla beraber, alabildiğine de akıllı insanlardır, düşünen insanlardır, insanların kurtuluşlarını… Peygamber varisleri âlimler de gönül ehli ve gayet akıllıdırlar; Kur’anı, Kainatı ve İnsanı da çok iyi okur, anlar ve kalbleriyle yaşarlar. Gayb Devletinin ricâli gavs, kutup, üçler, yediler, kırklar, üçyüzler de yine velayetleriyle beraber, akıl derecelerine göre tavzif olunurlar, Şah Veliyyullah Dihlevî’nin Hüccetullahi’l-Bâliğa’sında haber verdiği üzere. Kur’an ve Hadisler, kâinatı okur ama ancak düşünen insan onları anlayabilir. Kur’anın kâinat okumalarını ancak akıllarını kullanabilen, yani düşünen insanlar anlayabilirler.
Düşünce, akıl ineğinin sütüdür. Düşünen akıl, sağmaldır. Düşünmeyen akıl, kısırdır, sütsüzdür. Sütsüz inekler ancak etleri için beslenirler. Sütün kalitesi, ineğin kalitesiyle ve yedikleriyle ilişkilidir. Kimse benim yoğurdum ekşi demez ise, sütüm bozuk hiç demez ama sen bilirsin! Fikirler akıl fabrikasının ürünleridir. Aklın fikir üretmesi yaratılış vazifesidir. Düşünmeyen, aklının vazifesini ihmalden sorulacaklardır. İhmalin zararı ferde ise ayrı, bir topluluğa ise ayrı, bir topluma ve ümmete ise apayrı bir hesabı mucip olacaktır. Fert, cemaat, millet, ümmet ve hatta insaniyet olarak aklımızı ve kalbimizi hakkıyla hayırda kullanmamaklığımızın ağır ceremesini ödüyoruz, yaşatılan kahredici fitnelerle, dayatılan gadredici haksızlıklarla, hususen ‘sağcı ve en sağcı ahlaksızlıklar’la, kumpasçı zulümlerle, hâin katillerle, katliamlarla, derin terörle, fikrî anarşi ile, ve sıcak savaşla!
O yüzden Allah Teala, Kur’an’daki yüzlerce âyetiyle insanları “düşünme”ye, “düşünce”ye çağırıyor. Hakikatleri anlamak için önce durup bakmayı (görmeyi) ve düşünmeyi, doğru düşünmeyi, doğru sonuca götüren düşünmeyi –bütün çeşitleriyle- gerçekleştirmeyi salıklıyor. Yine o yüzdendir ki Allah Rasulü Efendimiz: “Akıllı kişi, kendini yönetebilen ve ölümden sonrası için amel işleyen kimsedir. (Aklını kullanmaktan) âciz kişi ise, kendini arzularına tâbi kılan ve bir taraftan da Allah’tan kurtuluş uman kimsedir.” buyuruyor. Demek akıllı olmak başkadır, aklını kullanabilmek başka; düşündüğünü uygulayabilmek ise bambaşkadır. Soyut fikirden somut olguya geçiş süreç ister. Akıl var, akıldan içeru. İşte bir ‘akıl öyküsü’:
Dağlarda seyahat eden bilge kadın, dere kenarında değerli bir taş (mücevher) buldu. Ertesi gün bir gezgin adamla karşılaştı. Adam açtı, kadından yiyecek istedi. Kadın birşeyler vermek için çantasını açtığında, adam o mücevheri gördü, onu da rica etti. Kadın “Olur” dedi, tereddütsüz. Adam, yiyecekle ve o mücevherle sevinerek ayrıldı. Ne ki aklı bir noktaya takıldı. Birkaç gün sonra geri geldi ve taşı kadına iade etti. “Bana verdiğin taşın ne kadar değerli olduğunun farkındayım.” dedi adam. “Ama düşündüm ki, sende bu değerli taştan daha değerli bir şey var ki, onu bana vermeni mümkün kılıyor. Bu mücevheri bana rahatlıkla verebilmeni mümkün kılan şey.. işte o nedir, onu bana verebilir misin?” dedi.
Derinlikli akıl, iyiyi kötüden ayırmaktan öte, daha iyiyi seçmesini bilendir. Düşününce anlıyor insan. Düşünmeden anlaşılmıyor. “Kişinin namazdan nasibi (bile) ondan anladığı kadar”mış. Efendimiz (sas) öyle bildiriyor. Akıl fabrikası yanlış tevekkül-teslimiyet anlayışından atâlete düşmüşse, fikir üretemez; bilakis fikir üretenlere ithamkâr nazarlarla bakar, sûizanlarla ve bazen de iftiralarla itibarsızlaştırmaya çalışır. Aklını çalıştırmayı unutmuş ve unutmayı da ‘hizmet bilmiş’ teslimiyetçi kafaların nazarında düşünen akıllar sıkıntılıdır, ‘tenkitçi ve fitneci’dirler. Halbuki asıl büyük zulümleri doğuracak olan dehşetli fitneyi, insanları düşünmeksizin itaate çağıran liderler çıkarırlar, ama düşünmeyen sürülere birşey anlatılamaz, anlatılsa da anlamazlar. Aklını çalıştırmayı unutmuş ve unutmayı da ‘hizmet bilmiş’ teslimiyetçi kafaların nazarında düşünen akıllar, “yönetilmesi problem olan cinsler”dir, bir an önce pasifize edilip kenara itilmelidir, olmadı, itibarsızlaştırılıp kâle alınmaz hâle getirilmelidir. Güya ‘tevekküllü teslimiyet’le aslında düşünmeyi unutmuş evhamlı yöneticiler, düşünen beyinleri yönetmektense yaftalayarak dışlama kolaycılığını seçerler, çünkü koyun sürülerini bir çoban köpeğiyle rahatça yönetmek varken, niye özgür arslanlarla uğraşsınlar ki!
Ama fakat velakin, unuttukları bir şey var: Tektipleşme, zenginlik kâtliamına yol açar. “Tek adam ve tek yol” diyen liderperestler eğer suyun başını tutarsa, sonsuz hakikat yollarına mâni olmaya çalışırken korkunç bir fitneyi uyandırırlar. Oysa bizler “aynılıklarımızla bağlantı kurar, farklılıklarımızla gelişiriz…” İnsanlardaki birbirinin aynısının-tıpkısı olmayan (eşsiz) fıtrî farklılıklar (ferdiyet), fikrî farklılıklarının da asıl kaynağı sayılır. Fikrî zenginliğimiz, fıtrî zenginliğimizin eseridir. Fıtratları bir’leştirmek mümkün olmadığına göre, fikirleri de bir’leştirmek, tek-tipleştirmek mümkün değildir; birleştirmek bütünleştirmek ise mümkündür, zengin bir mozayik gibi. Hayır veya şer üzere olsun, fikirler bir’leştirilmiş, tek-tipleştirilmiş gözüküyorsa, bunun sebebi fıtratlar üzerinde ciddi bir eğitimle tasarrufta bulunulmuş olmasıdır. Fıtratlar yoğun bir etki bombardımanı altında kasılır, çekilir, ezilir, büzülürse, fikirler zâhiren bir’leşebilir, tek-tipleşebilir, ancak bu, sonun başlangıcı olur.
Görüyorum ki: Kendini kurtulmuş sanan seçkinler içinde dünya yansa, umurunda olmayanlar var. Daha kötüsü, kardeş evini yakıp yangınıyla kendi evini ısıtan ve ışıtanlar.. politik hesaplarla kardeşini kalbinden hançerletip kanından şehit bayrağı yapanlar var… Bu dertsiz ve gamsız insancıkların büyük büyük işlerin karar mekanizmalarında yer bulabilmek için akıllarını lidere ve perestlerine satmış olduklarını gördükçe, yaklaşan büyük, daha büyük belalar karşısında kahroluyorum. Hiç mi geçmişi tedebbür etmiyorlar, hiç mi hâl-i hazır gidişâtı tefekkür etmiyorlar, hiç mi geleceği temmül etmiyorlar? Düşünmüyorlar, çünkü dertlenmiyorlar.
Düşünen insan, dertlenen insandır. Dertlenenler düşünebilirler. İslam toplumu olarak düşünce kıtlığımızın en temel sebebi, dertsizliğimizdir. Ümmet derdinin şiddetinden hergün zonk zonk düşünen bir beynin düşünce volkanları, ümmetin gamsızlığına isyandandır; bunu hakikat ehli anlar. Muhatapların duyarsızlığı karşısında fikir adamı, düşüncelerini daha bir keskinleştirir ki gaflet nasırlarını delebilsin, kalblere dokunabilsin. Ümmet derdinin şiddetinden hergün düşünce mengenelerinde sıkılan beyinlerin düşünce volkanları, ona açık kalpleri ateşler, harekete geçirir.. ve geçirsin diye ümitle, sabırla, ısrarla bekliyoruz.
Musa Hûb
07 Ağustos 2015 Cuma / Fethiye
E-mail: musahub@hotmail.com
Twitter: @DrMusaHub

