Tahmidiye Duası Üzerine – 4
Madde Hapishanesinden Beka Ufkuna
Yüksel Kurtoğlu
Matla-i a’lâyı ev ednâyı cây etsek n’ola
Tir veş ettik makam-ı ‘kâb-ı kavseyn’i güzâr [1]
(Nâdirî)
Tablo yapmak isteyen Ressam’ın, resim yapma isteği kalpten gelir, zihinde tasarlanır ve eldeki fırça darbeleriyle icra edilir.
İçteki istek, tablonun Evvel’i, tablo bittiğinde ortaya çıkan eser ve o eserin muhteşemliğinden kaynaklanan memnuniyet Ahir’i, fırça darbelerinin her aşamada Ressam’ı memnun edecek şekilde ilerlemesi Zahir’i, tabloyla verilmek istenen mesaj Batın’ı işaret eder. [2]
Ressamın kalbindeki o ilk “istek” ve “irade”, henüz fırça darbeleri ortada yokken her şeyi kuşatan ana kaynaktır. Ressamın kalbi ve hissiyatı, sanatın icra edildiği her aşamada, gelişmeleri yönlendirir.
🔹 Kalpteki arzu ve isteğin şekillendiği, plan ve projesinin yapıldığı, soyut iradenin somut birer hükme ve tasarıma dönüştüğü zihin; kainattaki Kürsî’nin izdüşümüdür denilebilir.
Nasıl ki, zihin, kalpteki arzuyu fırçanın vurulacağı yer ve seçilecek renklerle bir “proje” haline getirir,
Aynen öyle de; Sekizinci Basamak olan Kürsî de Arş-ı Azam’dan gelen emirlerin kainat tualinde hayat bulmadan önceki o muazzam tasarım ve yönetim merkezidir.
Kürsî’nin ihatasıyla, bütün mahlukatı bir tek sayfa gibi nazarı altında tutan, nizamı intizamla, ilmi iradeyle birleştiren ve kulu, marifet ufkunda Cebrail Aleyhisselam’la birlikte “yol arkadaşı” kılan, Sultan-ı Ezel ve Ebed’in nihayetsiz Kudret ve Azametine “Allah’u Ekber!”
🔹 Evvel ve Batın ile planlanan şifrenin, Zahir ve Ahir ile sanata dönüşmesini sağlayan İradenin merkezi olan dokuzuncu mertebedeki Arş, İlahi emirlerin, isimlerin, sıfatların, Kudret ve Azametin ilk tecelli ettiği, her şeyi içine alan en geniş dairedir.
İnsanın, bu kudret ve azamet karşısında Elif gibi dimdik duran iradesi, asa gibi iki büklüm olur (Rüku), ağzından, farkında olmaksızın, Subhane Rabbiyel Azim lafzı dökülür. Böylece, Bediüzzaman’ın ifadesiyle insana verilen “camiiyet”, onu kainatın en küçük parçasından Arş’ın zirvesine kadar her makamın şahidi ve ilahi sanatın en kapsamlı aynası yapar.
Ancak bu ilahi tabloda İnsan ve Cin gibi varlıklar, pasif bir boya lekesi değil; kendisine cüz’î irade fırçası verilmiş ‘muhatap’tır.
Ressam, o külli tasarımı belirlerken; onların bu büyük sanat içindeki kendi küçük dairesinde, hangi rengi seçeceğine, şükür mü yoksa küfür mü edeceğine dair bir ‘alan’ bırakmıştır.
Havayı emir ve iradesine; nur unsurunu ilim ve hikmetine, suyu ihsan ve rahmetine; toprağı da hıfz ve ihyasına ayrı bir arş yapan Sani-i Hakim [3] Kadir-i Zülcelalin Kudret ve Azametine “Allah’u Ekber!”
🔹 Tüm vasıtaların kalktığı, zaman ve mekânın ötesinde “Hâlık-ı Zülcelal ile mülâki olma” lütfuna tekabül eden onuncu mertebe, kulun artık kendi varlığından tamamen geçip, O’ndan başka bir şey göremez, duyamaz ve bilemez olduğu veya vücudunun bütün zerrâtıyla O’nun beliğ bir lisanı hâline geldiği ve hep O’nu haykırdığı “Kab-ı Kavseyn” makamıdır.
Hak yolcusunun, cüz’î iradesini kullanarak yükseldiği noktada, iradi olarak, kendi iradesini de Sahibine teslim ettiği, Gassal’ın elindeki meyyit gibi “Kul olmakla” gurur duyduğu ve ayak parmaklarının ucundan başındaki tüylere kadar her zerresinin muhabbetullahla coştuğu zirvedir.
Hazreti Musa Aleyhisselam’ın “Rabbim, bana Zat’ını göster!” talebinin [4], ümmet-i Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) için secde vuslatıyla teselliye dönüştüğünü yerdir [5].
Sadece bilmenin (İlme’l-yakîn) veya görmenin (Ayne’l-yakîn) değil, bizzat hakikatin içinde olmanın (Hakka’l-yakîn) adıdır.
Habib-i Kibriyası Hazreti Muhammed’in (Aleyhisselatu Vesselam) velayetiyle, seyr-i sülük yolunu herkese açan, damlaya derya olma imkanı bahşeden, Zü’l-Celâli ve’l-Kemâl’in Kudret ve Azametine “Allah’u Ekber!”
Tahmidiye’nin başındaki on Allah’u Ekber’le işaret etmeye çalıştığımız seyr-i sülük-u ruhaniye göstermektedir ki; Miraç, sadece Peygamber Efendimiz’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gerçekleştirdiği tarihsel bir gece yolculuk değil, aynı zamanda her insanın kendi fıtratındaki “çekirdekten çınara” doğru olan gelişim serüvenidir.
Her mertebe, kendine ait karakteristik özellikler taşır. Buna fıtratın tekamül hiyerarşisi diyebiliriz. Şöyle ki:
🔹 Birinci mertebe, Camidiyet: Kalbin taş gibi kaskatı kesilmesi. Her türlü duygudan ve histen mahrum olma
🔹 İkinci mertebe, Nebatiyet: Yerken, içerken, uyurken sadece bedensel ihtiyaçları ve büyümeyi düşünme; hayatın biyolojik idamesine odaklanma
🔹 Üçüncü mertebe, Hayvaniyet: Bencillik, şehvet, öfke, saldırganlık ve sadece “an”ı yaşama arzusu. Sorumluluk duygusundan uzak, içgüdüsel yaşam.
🔹 Dördüncü Mertebe, Şuur: Duyu organlarıyla dış dünyadan alınan bilgilerde ilahi sanatın hikmetini, mührünü ve harikasını fark edebilme; eşyaya “Kimin eseri?” nazarıyla bakış.
🔹 Beşinci Mertebe, İnsaniyet: Kendi sorunlarıyla ilgilendiği gibi başkalarının dertleriyle de dertlenme; mahlukata Halık hesabına şefkatle bakıp, bencilliği tamamen terk ederek başkaları için yaşama.
🔹 Altıncı Mertebe, İman: Zihni tefekkürün kalbe inmesi; hakikati sadece akılla bilmekten öte, hayata rehber edinme ve iradenin terbiyesiyle yanlışlardan sıyrılma.
🔹 Yedinci Mertebe, Müslümanlık: Başına gelen olumlu/olumsuz hadiseler karşısında sarsılmayan, “Hasbunallah” sırrına ermiş, rıza makamına açılan bir iç huzura sahip olma.
🔹 Sekizinci Mertebe, Marifetullah: Namaz dışındaki zamanlarda dahi kainatın bir mescid, her bir varlığın bir zakir olduğunu görüp; eşya üzerinde tecelli eden isim ve sıfatlara şahitlik
🔹 Dokuzuncu Mertebe, Kurbiyet: İbadetleri bir borç gibi değil, “şu aradaki perdeler/engeller çekilse de bir an önce mülaki olsam” arzusuyla, huzur-u daimi içinde yerine getirme.
🔹 Onuncu Mertebe, Bekabilllah: “Göz görmez, kulak işitmez” denilen sırlara mazhariyet. Kul-Rab ilişkisinde hüsuf-küsufa sebep olmamak için aradan çekilme, kendi benliğinden geçerek tamamen ilahi tecellilerin bir yansıması haline gelme. Dost istersen Allah yeter’ hakikatini bizzat yaşama..
Sübhâneke lâ ilmelenâ illâ mâ allemtenâ, inneke ente’l-alîmü’l-hakîm. [6]
Seni tenzih ederiz (Sübhan’sın). Senin bize öğrettiğinden başka ilmimiz yoktur. Şüphesiz Sen, her şeyi hakkıyla bilen, her işi hikmetle yapansın.
Allahım, kalbimizi iman ve Kur’ân nuruyla nurlandır. Daima Sana muhtaç olduğumuzu hissetmekle, bizi zengin eyle; Senin rahmetine ihtiyaç duymamakla, bizi fakir düşürme. Kendi güç ve kuvvetimizden vazgeçip Senin güç ve kuvvetine sığındık. Sen de bizi, Sana tevekkül edenlerden eyle, nefsimize terk etme ve Bizi hıfzınla koru. (Amin) [7]
Dipnotlar:
[1] Yurt edinsek ne olur “Ev edna” makamını?
Ok gibi delip geçtik Kàb-ı Kavseyn sırrını
[2] Arşın Zâhir-Bâtın, Evvel-Âhir isimlerinin halitasından ibaret olduğuna dair bkz. Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Hubab Risalesi; ayrıca İbnü’l-Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye (Arş’ın İsimlerin Merkezi Olması bahsi).
[3] Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Hubab Risalesi
[4] A’raf Suresi, 7:143.
[5] “Kulun Rabbine en yakın olduğu an, secde halidir. Öyleyse secdede çok dua edin.” (Müslim, Salât 215; Nesâî, Mevâkît 35)
[6] Bakara Suresi, 2:32
[7] Said Nursi, Sözler, 7. Söz sonundaki dua.

