Kutlu Doğuma Sevinmek mi,
Kutlu Ölüme Üzülmek mi?
Dr. Musa Hûb
Biliyor musunuz Mevlid-i Nebi günü aynı zamanda vefat-ı Nebî günüdür. Peygamberimiz (sav) Rabiülevvel ayının 12’si (miladî 20 Nisan 571) Pazartesi günü doğduğu gibi, yine aynı Kamerî ayda ve aynı günde yani Rabiülevvel’in 12’si (miladî 08 Haziran 632) Pazartesi gününde vefat etmiştir. Burada şöyle bir soru akla gelmektedir:
Peki o halde doğum günü ile ölüm gününün birleştiği bu günde Mü’minler için sevinmek mi, üzülmek daha evlâdır?
Mâlikî âlimlerinden Tâcüddîn el-Fâkihânî (v.734/1333): “Hz. Peygamber’in doğduğu Rabiülevvel ay’ı aynı zamanda O’nun vefat ettiği aydır. Dolayısıyla Rasulullah’ın doğumuna sevinmek, O’nun vefatına üzülmekten daha evlâ değildir.” der. Fakat Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in umumî kanaati böyle bir eşitlikten ziyade, sevinci önceletmiş ve teşvik etmiştir. Nitekim İmam Suyutî (v.911/1505), Fâkihânî’nin bu görüşünü zikrettikten sonra, mevzuyu daha genel bir perspektiften ele alarak şöyle yorumlamıştır:
“Hz. Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellem’in doğumu bizim için en büyük nimettir, vefatı ise en büyük bir musibettir. İslam dini ihsan edilen nimete şükretmemizi ve bu şükrümüzü açığa vurmamızı teşvik ettiği gibi, musibetler karşısında sabretmemizi de teşvik etmiştir. Bu sebepledir ki şer-i şerif doğum sebebiyle bir sevinç ve şükür vesilesi olmak üzere akîka kurbanı kesmemizi emretmiştir. Ancak ölüm musibeti karşısında herhangi bir hayvan kesmek veya başka bir şey yapmayı emretmemiştir. Böyle bir şeye teşvik etmek şöyle dursun, bilakis sabırsızlığımızı açığa vurup bağırmayı, feryâd-u figân edip dövünmeyi dahi yasaklamıştır. Şer’î kurallar, Hz. Peygamber’in dünyaya teşrif ettiği böyle bir ayda, O’nun vefatına hüzünlenmek yerine, sevincimizi açığa vurmanın daha güzel bir hareket tarzı olduğuna delalet etmektedir.
İbn-i Receb el-Hanbelî, el-Letâif adlı eserinde, Râfizîlerin, Hz. Hüseyin’in ölümü sebebiyle Aşure gününü yas ve matem günü ilan etmelerini yerme bağlamında şöyle der: “Allah ve Resulü, peygamberlerin musibetlere dûçâr oldukları veya vefat ettikleri günleri matem ve yas günü ilan etmemizi emretmemiştir ki, onlardan daha alt mertebede olan kimselere böyle bir yas tutalım, onlar için karalar bağlayalım…” [(Suyûtî’nin Hüsnü’l-Maksıd’ından naklen bkz. Muhammed b. Yusuf eş-Şâmî, Sübülü’l-Hüdâ, 1/371-372, Dârü’l-Kitâbi’l-Mısrî, Kâhire. Tsz.]
Meseleye şöyle de yaklaşabiliriz:
Kutlu Doğum sevinci şükrü, kutlu ölüm üzüntüsü ise sabrı ister. Genel karakteri itibariyle şükür izhar edilir, sabır ihfâ edilir, gizlenir. Dolayısıyla mevlid kutlamalarında derinden derine bir hüzün de yaşanabilir; kalbin bir gözesi mevlid-i nebinin doğumuna sevinçle mevlidler-kasideler-ilahiler okurken, diğeri vefat-ı nebi ile içten içe mahzun olur. Fakat bu, mülahazaların şahsîliğine göre değişkenlik arz eder. Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadesiyle, eşya ve hadiselerde herşey ya bizzat güzeldir, ya da binnetice güzeldir. Her insan gibi doğan ve ölen bir peygamber daha hayırlıdır. Binâenaleyh Cenab-ı Mevla’nın, Habib-i Kibriya’sını huzuruna almakta da nice hikmet ve maslahatları gözettiği muhakkaktır. O’na iman ve hüsn-ü itimad etmek lazımdır.
Kaldı ki biz, zaten O’na ve asr-ı saadetine yetişememişiz, yetiştirilmemişiz. Kaderimize sonraki asırlarda gelmek ve izini takip etmek düşmüş. Dolayısıyla vefat-ı seniyyelerine üzülmek en çok, O’nunla yaşamış olan Sahabe-i Kiram’ın hakkıdır. Onlarca sene acısıyla-tatlısıyla beraber olduktan sonra esas ayrılığı onlar yaşamışlardır. Biz zaten hiç kavuşmadık ki vefatı ile ayrılık yaşamış olalım. Mesela Hz. Bilal-i Habeşî vefat-ı nebiden sonra üzüntüsünden Medine’de duramamış, tâ Şam’a hicret etmişti. Ayrılık fâni, vuslat ise bâki. Eğer bizler de vefat-ı nebiye üzüleceksek, tıpkı Ümm-ü Eymen radıyallâhü anhâ’nın duygu-düşüncesi çerçevesinde üzülmeliyiz.
Ümmü Eymen ki, Resul-i Ekrem’e küçüklüğünde bakıcılık yapmış, hayatı boyunca da hizmet etmiş, “Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, ne küçüklüğünde, ne de büyüklüğünde hiçbir vakit açlık ve susuzluktan şikâyet etmedi.” [Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1/368; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, 6/125] gibi nice hususi takip ve tecrübe gerektiren hadis-i şerifleri birinci ağızdan nakletmiş bir İslam hanımefendisi… Peygamber Efendimiz’in “Sen benim ikinci annem sayılırsın!” diyerek kendisine manevî annelik pâyesi bahşettiği ve kendisini de onun manevî oğlu gibi kabul edip hürmetle mukabelede bulunduğu, eşi vefat ettiği zaman, “Cennetlik bir kadınla evlenmek isteyen Ümmü Eymen’le evlensin!” buyurarak, azatlığı Zeyd b. Harise ile evlendirdiği annemiz… Asıl adıyla Hazreti Bereke radıyallâhü anhâ…
“Hz. Enes radıyallahu anh’ın anlattığına göre: “Hz. Ömer, “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın vefatından sonra, Hz. Ebu Bekr radıyallahu anh’a: “Gel beraber Ümmü Eymen radıyallahu anha’ya gidip ziyaret edelim, tıpkı Aleyhissalatu vesselam’ın onu ziyaret ettiği gibi.” dedi ve gittiler. Ümmü Eymen onları görünce ağladı. “Niye ağlıyorsun!?. Resûlullah’ın Allah nezdinde bulacağı (mükâfaatlar)ın daha hayırlı olduğunu bilmiyor musun?!.” dediler. Ümmü Eymen: “Evet bilmez olur muyum? Allah indinde olan, Resûlullah için elbetteki daha hayırlıdır. Velakin beni ağlatan, semadan gelen vahyin kesilmiş olmasıdır” dedi. Bu sözleri onları da hüzünlendirdi. Ümmü Eymen’le birlikte onlar da ağladılar.” [Müslim, Fezailu’s-Sahabe 103].
İşte eğer vefat-ı nebiye üzüleceksek, Ümmü Eymen vâlidemiz gibi “O’nun gidişiyle gökten gelen haber kesildi” deyip üzülmeyiz, ona yanmalıyız… Tıpkı Hz. Musa’nın Hz. Hızır’la yolculuğunu anlattıktan sonra “Keşke sabredebilseydi de, onlardan daha uzun haberler almış olsaydık!” mealinde tatlı serzenişte bulunan Rasul-i Ekrem’in kendi hayatı hakkında da bizler “Keşke daha uzun yaşasaydı da, daha çok hadis-i şerifleriyle nasiplenseydik…” mealinde duygu-düşüncelere girebiliriz, bu anlamda vefatı sebebiyle hüzünlenebiliriz. Ya da bir insan olduğumuz için, empati halet-i ruhiyesiyle sanki Onu gerçekten kaybediyormuşuz gibi bir hisle ağlayabiliriz…
Ne var ki, bu mülahazalar da, O’nun veladetiyle getirdiği üzerimizdeki büyük nimetlerin ve ebedî mazhariyetlerin yanında geçici bir mahrumiyetin solukları olarak mazi sahnesinde kalıp gidecektir. Geleceği bütün semavî kitaplar ve peygamberler tarafından müjdelenen, Âlemlere Rahmet Hazreti Muhammed aleyhi ekmelü’t-tehâyâ ve’t-teslîmât Efendimiz’in kutlu doğumu öyle büyük bir rahmet-i ilahiyedir, öyle muhteşem bir fazl-ı ilahîdir ki, Kur’an-ı Kerim “Allah’ın lütfuyla ve rahmetiyle, evet sadece bunlarla ferahlanın!” (Yunus, 10/58) emrini vermek suretiyle, mü’minlerin o mevlid-i nebiyi de ebedî bayramların habercisi ve vesilesi olarak tes’îd etmelerini murad buyurmuştur.
Dr. Seyyit Muhammed b. Alevî’nin (v.2004) bu ayet-i kerimeden mülhem sarfettiği sözleri ile mevzuyu taçlandırmış olalım, diyor ki:
“Bir müslümanın, mevlid gününü ihya etmek maksadıyla kutlayanlara “Niçin siz mevlidi kutluyorsunuz?” şeklinde bir soru sorması kadar anlamsız bir sual olamaz. Çünkü bu soru “Niçin siz Peygamber’le ferahlıyorsunuz?” manasına geliyor. Böyle bir soruya cevap vermek bile gereksizdir. Ancak bu soruya şu şekilde cevap verilebilir: “Ben O’nun sallallahu aleyhi ve sellem ile ferahladığım ve sevindiğim için mevlidini kutluyorum. O’nu sevdiğim için O’nun ile mutlu oluyorum. Mü’min olduğum için de O’nu sallallahu aleyhi ve sellem çok seviyorum…” [Alevî, Havle’l-İhtifal bi-Zikra’l-Mevlidi’n-Nebeviyyi’ş-Şerif, s.30, Matbaat-u Dâr-i Cevâmiı’l-Kelim, 10. Baskı, Kahire, 1418.]

