Bu dünya, zannedildiği gibi hükmün verildiği yer değildir. Burası daha çok delillerin toplandığı bir mahkeme kalemi gibidir. Hüküm burada yazılmaz; burada kayıt tutulur. Zalimlerin çoğu bu yüzden rahat görünür; çünkü henüz sorgu başlamamıştır. Masumun ahı göğe yükselir ama cevabı hemen inmez. Adalet gecikir fakat kaybolmaz. Dünya, ilahî adaletin inkâr edildiği değil, ertelendiği bir sahnedir.
Her zulüm, burada sessizce dosyasına eklenir. Söylenen her söz, atılan her iftira, görmezden gelinen her çığlık… Hepsi yazılır. Kimse fark etmese de zaman şahitlik eder. Mekân susmaz; eşyalar bile hafızasız değildir. Zalim, yaptığıyla baş başa kalmaz; yaptığıyla kayda girer. Çünkü bu âlem, suçun gizlenebildiği ama silinemediği bir yerdir. Mazlumun eli kolu bağlı olabilir fakat hakikat bağlı değildir. Bir gün çözülür, konuşur, ayağa kalkar.
Kur’ân’ın işaret ettiği üzere, o gün yalnız insanlar değil; eller, diller, mekânlar ve zamanlar da konuşacaktır. Dünya, zalimlerin lehine değil, aleyhine çalışır. Her geçen gün delil sayısını artırır. Zalim için zaman bir kurtuluş değil, birikimdir. “Allah zalimleri mutlaka cezalandırır” ifadesi, aceleci bir intikam vaadi değil; şaşmaz bir adalet yasasıdır. Çünkü zulüm, yalnızca bir insana yapılan haksızlık değil; Allah’ın koyduğu ölçüye, fıtrata ve hakka karşı işlenmiş bir suçtur. Ve hak, sahipsiz değildir.
Kur’ân’da sıkça tekrar edilen bir ikaz vardır: “Sakın Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma.” (İbrahim, 42). Bu ifade, zulmün gözden kaçtığını değil; bilakis hesabının ertelendiğini haber verir. Zira ilahî adalet, insan adaletine benzemez. Biz acele ederiz; Allah ise kuşatır.
Zalim çoğu zaman dünyada güçlüdür, görünürde kazanan taraftadır. Serveti artar, makamı büyür, sesi daha çok çıkar. Mazlum ise sessizdir, yorgundur, çoğu zaman kaybetmiş gibi görünür. İşte tam bu noktada imtihan derinleşir. Çünkü adaletin hemen tecelli etmemesi, adaletsizlik değil; imtihanın bir parçasıdır. Allah’ın cezalandırması tek biçimli değildir. Bazen dünyada başlar: kalbin kararması, vicdanın susması, huzursuzluk, korku ve güvensizlik, en yakınının eliyle düşüş… Bunlar da birer cezadır; fakat çoğu zalim bunun farkına bile varmaz.
“Zalimler için yaşatmak değil, mühlet vermek vardır.” Yani onların her nefesi, zannettikleri gibi kazanç değil; hesabı ağırlaştıran bir birikimdir. Mazlumun ahı dosyaya girer. Görmezden gelinen gözyaşı şahit olur. Unutuldu sanılan zulüm, tek tek hatırlatılır. Ve orada hiçbir güç; makamını, ordusunu, medyasını, kalabalığını yanında götüremez. Zulüm payidar olmaz. Ve Allah zalimleri mutlaka cezalandırır; ya adaleti anlayacak kadar erken ya da inkâr edemeyecekleri kadar geç.
Bu yüzden zalimlerin “Yanına kâr kaldı” zannı, büyük bir aldanıştır. Onların kazancı değil, dosyası büyür. Güç, imkân ve propaganda; gerçeği örtebilir ama yok edemez. Çünkü hakikat sabırlıdır, acele etmez. Mazlum için dünya çoğu zaman suskun bir yerdir. Adalet burada tam tecelli etmez. Ama bu suskunluk inkâr değil, ertelemedir. İlahî adalet, aceleyle değil; eksiksiz gelmeyi murat eder.
Bu dünya, nihai kararın verileceği yer olsaydı ahirete gerek kalmazdı. Hâlbuki burada sadece hazırlık yapılır. Deliller toplanır, şahitler belirlenir, kayıtlar tamamlanır. Son söz, başka bir âleme bırakılmıştır. İşte bu yüzden zalimin refahı, mazlumun ıstırabı bizi yanıltmamalıdır. Çünkü biz henüz son perdeyi görmedik. Sahne dağılmadı, ışıklar kapanmadı. O büyük mahkemede, dünya boyunca susan her hakikat konuşacaktır. Ve işte o gün, bugün gülüp geçenlerin yüzü düşecek; bugün sabredenlerin başı dik olacaktır.
Dünya, adaletin olmadığı değil, adaletin delillerinin toplandığı mekândır. Zalim burada özgür değil, izlenmektedir. Mazlum burada yalnız değil, kayıt altındadır. Ve Mahkeme-i Kübrâ, hiçbir kaydın kaybolmadığı yerdir.
Elif E. Bayraktar

