DüşünceEdebiyatMine GülşenOcak '26

Gördüklerimiz her zaman hakikat midir? Yoksa gözümüzün gördüğü, kalbimizin zannına mı yenik düşer? İşte bir mahalle halkının “takva” adına nasıl bir yıkıma sebep olduğunun ve yirmi yıllık bitmek bilmeyen bir pişmanlığın öyküsü.
Yaklaşık 20 sene önceydi. Namaz kılmak için genelde mahallemizdeki camiye giderdik. Camimizin hocası Şeyh Hadi adında bir hocaydı. Mahalleli tarafından sevilen, sayılan ve güvenilen biriydi.
Günlerden bir gün akşam namazını kılmak için camiye gittim. Henüz ezan okunmamıştı. Abdest almak için alt kattaki abdesthaneye indim. Tuvaletlerin boşalmasını beklerken, kabinlerden birinin açıldığını gördüm, içeriden çıkan kişi cami hocası Şeyh Hadi idi. Selamlaşıp hâl hatır sorduktan sonra, hoca efendinin “abdest almadan” yukarıya çıktığını fark ettim.
Çok şaşırmıştım. Başka da abdest alma yeri olmadığı için nerede abdest alacak diye merakla hocayı takip ettim. Fakat hayretler içinde Şeyh Hadi’nin abdest almadan direkt camiye girip mihraba yöneldiğini gördüm. Ezan ve kameti okuyup namazı kıldırmaya başladı ve arkasında saf tutanlar da tekbir getirip imama uydular.. Bense yerimde donup kalmıştım.
Hemen koşup senelerdir ahbaplığımız olan Hacı Ali’nin yanında durdum ve ona kendi gözlerimle şahit olduğum olayı, hocanın abdestsiz namaz kıldırdığını, tuvaletten çıkıp abdest almadan mihraba geçtiğini söyledim. Bana güveni tam olan Hacı Ali de şaşkınlık içinde; “madem öyle, o zaman namazı münferit kılarız.” dedi.
Derken…
Bu olay mahalle komşuları arasında kulaktan kulağa hızla yayıldı. Ben ve arkadaşlarım cami cemaatini Şeyh Hadi’nin namazları abdestsiz kıldırdığından haberdar ettik, böylece camiye gelip cemaat namazına katılan herkes Şeyh Hadi’nin etrafından dağıldı. Hatta birkaç gün sonra (kendisinden de önce) ailesi de olayı duydu. Şeyh, dilden dile dolaşan bu söylentinin asılsızlığını anlatmaktan aciz kaldığı gibi ailesini de ikna edemedi..
Artık bir çok yerde Şeyh Hadi’nin şüpheli biri olduğu, müslüman bile olmadığı, casusluk yaptığı şeklinde sözler konuşuluyordu. Şeyh Hadi birkaç gün sonra artık bu beldeyi terk edip uzaklara gitmeye karar verdiğinde eşi kendisi ile gelmedi, tartışıp babasının evine gitti. Çocukları da bu onur kırıcı durumdan dolayı babalarını terk ettiler. Nihayet Şeyh Hadi kısa bir süre sonra bizim mahalleyi terk etti ve sonra da ondan hiçbir haber almaz olduk.
Bu olaydan iki sene sonra eşimle birlikte umreye gitmiştik. Mekke’nin farklı hava ve su şartlarından dolayı çok kötü hastalanmıştım. Tahran’a döndüğümde hemen bir doktora gittim.. Doktor muayene sonrası bir miktar hap ve iğne yazdı.
Ertesi gün evde abdest alıp, namaz için camiye gitmek istedim, sonra dışarı çıkmışken yol üzerindeki kliniğe uğradım, iğnemi yaptırıp camiye geçtim. Henüz ezan okunmamıştı. ‘İğnenin yeri kanamış olabilir mi’ diye tuvalete gidip kontrol edip, kanamışsa tekrar abdest almak istedim, girdim, kanama olmadığını görünce abdestim bozulmamış diye sevindim camiye çıkmak için tam tuvalet kabininden çıkıyordum ki Şeyh Hadi aklıma geldi.
Birden gözlerim karardı! Başım dönüyordu ve baygınlık geçirecek hâle gelmiştim. Sanki dünya başıma yıkıldı.. Allah’ım… Yoksa Şeyh Hadi de benim gibi iğne yerini kontrol etmek için mi tuvaleti kullanmıştı?
Aklım durdu ne yapacağımı bilmiyordum. Hemen eve döndüm ve o gece sabaha kadar uyuyamadım. Şeyh Hadi’yi düşünüp duruyordum. Cahil olan ben ve benden daha cahil olan dindar arkadaşlarım nasıl olmuştu da bilmeden, güya Allah rızası için Şeyh’in haysiyetiyle oynamış, itibarını yerle yeksan etmiş, ailesini darmadağın etmiştik?
Ertesi gün telaşla evden çıktım ve Şeyh Hadi’yi aramaya başladım.. Cami cemaatinden Hacı İbrahim’in yanına koştum. Önemli bir iş için Şeyh Hadi’yi bulmam gerektiğini söyledim. O da şah Abdülazim türbesinin yanındaki pazarda Hacı Ahmet adında biriyle samimi olduğunu, sürekli onun yanına gidip geldiğini, bilirse sadece onun bilebileceğini söyledi.
Hemen oraya gittim, esnafın yardımıyla Hacı Ahmet’i buldum. Yüzü nurlu, mümin bir simaya sahip yaşlı biriydi, kendisine Şeyh Hadi’yi sordum. Başını salladı ve dedi ki:
“İki sene önceydi. Şeyh Hadi çok üzgün ve dertli bir vaziyette dükkâna geldi. Onu hiç o halde görmemiştim. Bu kadar üzüntülü olduğuna şaşırmıştım. Ne olduğunu sordum, şöyle dedi: “Yaptırdığım iğnenin yeri kanıyor mu diye kontrol etmek için tuvalete girmiştim, cami cemaati hiç sormadan bana bir iftirada bulundular ve abdest almadan namaz kıldırdığımı, hatta, şüpheli biri olduğumu, müslüman bile olmadığımı, casusluk bile yapabileceğimi söylediler.. Haysiyetimle oynadılar, itibarımı bitirdiler, evimi yıktılar. Bu şehirde kalacak yüzüm kalmadı. Burayı terk etmek zorundayım artık. Bana neler yaptıklarına sen şahit ol diye bunu sana söyledim.”
Bunları anlattıktan sonra da Irak’a gideceğini, İmam Ali’nin türbesinin bulunduğu Necef’e yerleşeceğini ve geriye kalan ömrünü orada geçireceğini söyledi ve gitti. O günden beridir ben de ondan hiçbir haber alamadım.”
Sözler boğazımda düğümlendi, gözlerim doldu hüngür hüngür ağlamaya başladım. Allah’ım! Bu ne halttı benim işlediğim? Şu an tam 20 senedir bu olayı unutamıyorum ve ben Necef’e gidip gelen herkese Şeyh Hadi’yi soruyorum, ama maalesef mazlum Şeyh Hadi’den haberi olan hiç kimse yok…

Kıssadan Hisse:

Duyduklarımız ya da gördüklerimiz gerçek olsa da işin aslı öyle olmayabilir. Bir kişi ya da olay hakkında hakikati bilmeden bir kanıya varmak, hüküm vermek yanılgıya düşürebilir, bir zulme sebep olabilir. Hakikati bilmek için bırakın bize bir başkası tarafından söyleneni, kulağımızla duyduklarımızı ve dahi gözümüzle gördüklerimizi bile son derece iyi tahkik etmemiz lazım.
İnsanoğlu dünyayı zapt edebilir ama ağzını zapt edemez der Hz. Mevlana.

“Ey iman edenler! Zandan çok kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını (gizli yönlerini) araştırmayın.” (Hucurat 12)

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment