(1)
– Hz. Peygamber’in 7 Sıfatı ve Dine Hizmetin 7 Prensibi –
Minhâcü’s-Sünnet Âyeti’nin Gölgesinde:
Hz. Peygamber’in Vasıfları ve Peygamber Yolunun Prensipleri
﴾ لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ﴿
“(Ey insanlar ve ey araplar!) Size kendinizden bir rasul/elçi geldi. (O sizdedir ve) sizin herhangi bir zahmete uğramanız ona çok ağır gelir; size çok düşkündür (üzerinize kalbi tir tir titrer); ve mü’minlere karşı raûftur, rahîmdir (çok re’fetli ve pek merhametlidir).” (Tevbe, 9/128).
﴾فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ ﴿
“(Ey Rasûl! Sen onlara, onların içinden, kendilerinden bir rasul olarak gönderildin, geldin. Buna rağmen senden ve senin beraberinde onlara getirdiğin hidayetten) eğer yüz çevirirlerse, (sakın hiç ümitsizliğe düşme, hayal kırıklığına uğrama! Onlara, mü’minler ve kendine) de ki: ‘Allah bana yeter! O’ndan başka ilah yoktur! Ben yalnız O’na dayanırım. Çünkü O, büyük arş’ın rabbidir (muazzam hükümranlığın sahibidir).” (Tevbe, 9/129).
Kur’an’da peşpeşe gelen şu iki ayet-i kerimeden;
Birincisi (9/128), Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin tespit ve tesmiyesiyle, birinci makamı olarak, konusu itibariyle Minhâcü’s-Sünnet: Sünnet Yolu’dur, Nebevî Sünnet’in geniş caddesidir, umumî şehrâhıdır, ve aynı zamanda genel usulüdür, metodudur.
İkinci âyet-i kerime (9/129) ise ikinci makam olarak, Mirkâtü’s-Sünnet: Sünnet’in Mertebeleri’dir, o Nebevî Sünnet’in dereceleridir, kademeleridir, terakki basamaklarıdır. (Bkz. Nursî, Lem’alar / 11. Lem’a – s.607).
Bediüzzaman Hazretleri, Lem’alar kitabının 11. Lem’asını bu iki âyete ayırmış, ismini de: “Mirkâtü’s-Sünne ve Tiryâku Mazar-ı Bid’a Risalesi” koymuştur.
Bu ön bilgilendirmeden sonra, evvelâ Minâcü’s-Sünneti ortaya koyan âyet-i kerimeye hem uzaktan tefekkür teleskopuyla ve hem de yakından ibret merceği ile nazar edelim, daha sonra da ikinci fasılda Mirkâtü’s-Sünnet âyetine geçelim istiyoruz.
Görüyoruz ki Minhâcü’s-Sünnet Âyet-i Kerimesi, dört cümleden oluşuyor:
“Size yine sizin kendinizden bir Rasûl geldi.” ﴾لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ﴿
“Bir zahmete uğramanız ona çok ağır gelir.” ﴾ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ﴿
“Size hırs derecesinde düşkündür.” ﴾حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ﴿
“Mü’minlere karşı da çok şefkatli ve pek merhametlidir.” ﴾بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ﴿
Bu âyette, Hz. Muhammed’in a.s.m. her şeyden önce “Rasûl” olduğu ifade ediliyor. Daha sonra da bu Rasûl’ün, risaletinden başka altı temel vasfı daha zikrediliyor ki toplamda bu yedi vasıf aynı zamanda onun Minhâcü’s-Sünnetdenilen Nebevî Cadde’sinin Yapı Taşları’nın temelleri olmaktadır. Ayrıca bunlar, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (sav) şahsında, genel olarak ümmet-i Muhammed’in ve özelde ise peygamber vârisleri âlimlerin üzerlerinde taşımaları gereken olmazsa olmaz mü’minlik vasıfları ve kemal sıfatlarından bazılarıdır. Hususiyle de bu altı vasıfta tebliğ ve irşat ehlinin i’lâ-yı kelimetullah yolunda dikkat etmeleri ve dine hizmette riayet etmeleri gereken altı altın prensip zikredilmektedir.
Sözkonusu yedi vasfa göre Hz. Muhammed (s.a.s.):
- Rasul’dür. 2. Gelen’dir. 3. Enfes’dir. 4. Azîz’dir. 5. Harîs’tir. 6. Raûf’tur. 7. Rahîm’dir.
Peygamber yolunun sâlikleri de, vârisleri de derecelerine göre aynı sıfatlarla muttasıftırlar, aynı vasıflarla mevsufturlar ve olmalıdırlar. Bu yolda sülûk etmek isteyen adaylar, aday adayları da şu gelen hususiyetlerle tahakkuk ve faziletlerle tahalluk etmek (ahlaklanmak) suretiyle niyetlerinin şâhikalarına çıkabilirler.
Şimdi bu yedi sıfatı ve onlardaki dine hizmet ölçülerini icmâlen ele almaya çalışalım.
- O, RASUL’DÜR, ELÇİDİR.
“Muhakkak ki size bir Rasûl geldi. (O Rasûl size geldi…)” ﴾لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ﴿
Âyet, bu ifadesiyle manen şu mesajı vermektedir:
“Ey insanlar! Ey Araplar! Ey Mekkeliler!
Nasıl ki evinize misafir gelen insanları, size olan akrabalıklarına, gönül yakınlıklarına, yahut maddî-manevî faydalarına, zenginliklerine veya rütbelerine göre, istikbal ediyorsunuz, ağırlıyor, izzet ü ikramda bulunuyorsunuz. İşte size, hem sizin içinizden bir kardeşiniz, arkadaşınız, ahbâbınız ve akrabanız resul olarak geldi. Mekke’nin reisi dedesi ve amcasıyla, asil ve zengin hanımı Haticetü’l-Kübrâ’sıyla, kırk yıllık hayatındaki sıdk u sadakatıyla ‘Muhammedü’l-Emin’ ünvanı verdiğiniz bir zat, size Allah’ın elçisi olarak geldi. O’nu yüksek şahsiyetindeki faziletlere ve size olan faydalarına bakarak hürmet ve itibar ile karşılayınız.
Hepinizin takdir ve hayranlığını kazanan böyle bir insan-ı kâmil-i ekmel zat, bütün o insanî değerlerine ve güzel ahlakına ziyade olarak, ayrıca bir de, hepsini de kuşatacak bir büyük sıfatla, size “Allah’ın elçisi” olarak geldi, “Allah’ın adıyla” kapınızı çaldı. Bir peygamber olarak, tıpkı Hz. İsa gibi, Hz. Musa gibi, en çok benzediği atası Hz. İbrahim gibi. Nur Dağı’ndan Mekke’ye bir Hızır gibi indi, kapınıza geldi. Dediklerine kulak veriniz, gönül veriniz.
Esas o zât ile kapınızı çalan ve size mesaj gönderen, Allah’tı celle celâlühû. Her an her yerde bîkem u keyf hâzır ve nâzır bulunan Allahü azîmüşşân, en son, en ekmel, en efdal, en ekber peygamberini kendisinin elçisi olarak bilvasıta siz kullarına gönderdi, kulları içinde de bilhassa, fakat vasıtasız olarak sizlerin yurduna, evine gönderdi.
Sanki evinize Allah gelmiş gibi –haşa-, Hz. Peygamber’e muhatap ümmet olma seçilmişliğiyle sevinin, coşun, bu eşsiz ziyaretin hakkı olarak da bütün misafirlerinize gösterdiğiniz hürmet hassasiyeti, edep titizliğiyle, O’nun (sav) size getirdiği bütün hediyeleri başgöz üstüne alıp kabul edin, ricalarını emir bilin, emirlerini demir bilin, kendi fikir ve kanaatlerinizi O’nun önüne geçirmeyin (Hucurat, 49/1). O ne diyorsa haktır; hakka inanın, hakkı alın, hakkı tutun, hakka uyun.. ve kurtulun!
Sizin sırf dünyevî saadetiniz değil, belki uhrevî ve ebedî saadetinizin teminat müjdesini ve sırrını getirdiği mesajını, Kur’an-ı Kerim’i hayatınıza hayat yapın, onunla hayatlanın, canlanın, dirilin; onunla sevinin, bayram yapın. Ve size gelmesiyle getirdiği o Kur’an’ı size bıraktığı en kıymetli hediye, en ehemmiyetli miras bilin ve en mukaddes bir emanet bilin; sahip çıkın! Kur’an’a inanmak, âyetlerini anlamak, yaşamak, anlatmak ve yaşatmaya çalışmakla kendinizin ve çevrenizdekilerin hidayetine çalışın; tâ o raûf ve rahîm olan Rasûl’ün izinde, hakiki iman ve üzere yaşayıp Mutlak Raûf ü Rahîm’e vâsıl olun.
Demek Peygamber Yolu’nun yolcuları, önce bu yolun bir Peygamber Yolu, bir Allah Yolu olduğunu, bu yolda yapılan işlerin/faaliyetlerin Allah’ın bir elçisi gibi Allah için, Allah adına yapılması gerektiğinin şuurunda olmalıdırlar. Efendimiz (sas)’in kendisinden sonra devam eden veraset-i velayet sırlarını kendi hususî gizli ibadetlerinde (Hakk’a kulluklarında), veraset-i nübüvvet sırrlarını da halka açık umumî hizmet ve faaliyetlerinde ihlas üzere muhafaza etmelidirler.
Madem ki “Muhammed yalnızca bir rasûl’dür, elçidir.” (Âl-i İmrân, 144). Asliyete göre zılliyet çizgisinde peygamber vârisi olan âlimler de temessül ve temsil ettikleri hakikatleri başkalarına tebliğ etmede veraset-i maneviye ile sadece birer elçi mesabesindedirler. Hakk ve hakikatin mümessili ve mübelliği olanlar, hem itikadî hem de amelî şirklerden âzâmî hassasiyetle uzak durmalıdırlar. Aksini düşünmeyecek şekilde bilmeli ve aksine inanmayacak kat’iyette inanmalıdırlar ki:
Ehl-i tebliğ bir elçidir, insanları kendine çağırmaz, hak ve hakikate çağırır. Hak ve hakikatleri kendi mana-yı ismîsini yüceltmek için aracı kılmaz, esas niyetini gizleyerek kendi hesabına kullanmaz; şeytanın sağdan yaklaşması gibi suret-i haktan görünerek alttan alta başka hesaplar gütmez; hatta değil dünyevî ve idarî, uhrevî ve manevî emellerine bile şahsî itibar adına âlet etmez.
Evet, mürşidin makamı ne kadar yüksek olursa olsun, evliya, kutup, aktab, gavs, asfiya vs., hepsi ubudiyet ve mahlukiyet sınırları içindedir. Cenab-ı Peygamber’in kademi üzere olan mürşid de sadece bir elçidir; Hakk’tan gelen hakikatleri tâliplerine ve muhtaçlara ulaştırmakla vazifelidir. En büyük payesi budur. Bundan öte ne kendisi, ne de talebeleri bir paye düşünmemelidirler, atfetmemelidirler. Ne kadar ehl-i hak ve hakikat olursa olsun, ne kadar mütehakkık olursa olsun, mürşid, hakikatlere memba değildir, mazhardır, belki de memerr’dir. Hiçbir şeyin sahibi değildir. Hakk’ın kulu ve kölesidir. Mahlukiyet ve abdiyet sınırına aşan hiçbir sıfat, hak değildir. Tevhid sınırlarını ihlal eden her medh ü sena, şirke adım atmış demektir. İnançta tevhid tam değilse, amelde artış şirki ziyadeleştirir.
- O, GELEN’DİR.
﴾لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ﴿
“Muhakkak ki o Rasûl size geldi…”
Âyet-i kerîme işârî mânâsıyla adeta topyekün beşeriyete şöyle hitap ediyor:
“Ey insanlar!
O Rasûl, gelendir. Fakat gelen, kendiliğinden gelmez; onu gönderen Bir’i vardır. O, Gönderen’in elçisidir. Elçi’ye zeval olmaz. Elçi’ye Gönderen’i aşkına veya korkusuna hürmet edilir. Söyledikleri, Gönderen’in söylettikleridir. O ki, Allah’ın yeryüzünde insanlar içindeki halifesidir.
Siz arayıp onu bulmadınız. O Rasûl size geldi! Bir kral misali tahta kurulup, sizi huzuruna çağırtmadı, ayağına getirtmedi. Önce o sizin ayağınıza kadar geldi, kapılarınızı çaldı. Doğrudan size geldi, kendi ayağıyla geldi; sizi şu veya bu şekilde ayağına getirtmedi. Bir hükümdar olmak ve devlet yönetmek gibi bir sevdanın peşinde olmadı, olsaydı bunun tezahürü olarak sizleri ayağına çağırabilirdi. Bilakis Mekke’nin sokaklarında, çarşılarında, pazarlarında ve Ukaz, Mecenne ve Zülmecaz panayırlarında o hep sizin peşinize düştü, kurtuluşunuzu kendisine dert edindi, hidayetiniz için onurunu ayakaltına aldı, belki şahsiyetine ve namusuna toz kondurmadı, ama şeref ve haysiyet düşkünlüğü de yapmadı, onur-gurur takipçisi olmadı.
İman edesiniz, ebedî kurtuluşa eresiniz ve Cennet’e giresiniz diye düştüğü yollarda başına toprak saçıldı, geçeceği güzergahlara dikenler, necasetler atıldı, secdedeyken üzerine işkembe konuldu; ama o, gene de güller yetiştirmek isteyen bir toprak gibi davrandı, ayaklar altında ezilmekten erinmedi, ayaklarınıza paspas olmaya yüksünmedi, defalarca kapınızı çalmaktan üşenmedi. Hatta ona olmadık iftira ve hakaretlerde bulundunuz, ama o gönül koymadan sizi sevmeye, sizi düşünmeye, size gelmeye devam etti; vicdanlarınıza gelmeye, aklınıza gelmeye, kalbinize gelmeye, duygularınıza gelmeye devam etti. Siz sıla-i rahimi koparıp atarken, o değil akrabalık bağlarını, insanlık bağlarını bile koparmadı, size rağmen koparmadı ve eşsiz bir tevazu ve mahfiyet içinde size gelmeyi, yani size gitmeyi hayatı boyuncu sürdürdü.”
Minhâcü’s-Sünnet budur!
Rasulullah’ın yolu budur: Hakk erleri, sahip oldukları hakikati ihtiyaç sahiplerine bizzat giderek ayaklarına kadar götürürler; onların kendilerine gelmelerini beklemezler. Mevlânâ Celâlüddin er-Rûmî: “Gel, ne olursan ol gel!” derken, muhatabı arayışta olan insanlardır. O hakkı arayan kâfir, yahudi, hristiyan veya mecûsi herkese “Gel!” diyor, “Bizim dergâhımızda hepinize yer var!” Fakat insanlardan arayışta olanlar azınlıktadırlar. Büyük çoğunluk hiçbir yere gitmezler, kendi dünyalarında oyalaşıp dururlar. Hak mürşid de huzura gelmek isteyenlere “Gel!” der, “Gelmesin!” demez.. ama gelmeyen büyük çoğunluğun kurtuluşu için de yetişkin talebelerine “Gidin! Nereye giderseniz gidin, yeter ki gidin, yeter ki bu hakikatleri oralara götürün!” der.
Peygamber vârisleri olan âlimler ve peygamber kardeşleri olan gönülsüz gönüllüler de tıpkı peygamberleri gibi yerinde durmaz giderler gelirler, gelirler giderler; ev ev, mahalle mahalle, köy köy, şehir şehir dolaşırlar, katiyen yerlerinde sâbit kalmazlar, insanların kendilerine gelmesini beklemeye durmazlar. Âyet-i kerimede zikredilen nebevî tebliğ prensibini takip ederek giderler, arkalarına bakmadan. Asr-ı saadetteki muhacir peygamber arkadaşları gibi, muhacir peygamber kardeşleri olarak. Onlar hicret erleridirler; daima hicret halindedirler; şahsî ubudiyetlerinde günahtan sevaba, şirkten tevhide, fesattan ıslaha, kötüden iyiye, iyiden daha iyisine doğru hicret edip dururlar iken, ictimaî hareketlerinde de daima yoldadırlar; bir süre bir konaklama yerinde ârâm ettikten sonra tekrar yollara düşerler. Onlar için yolun sonu, vuslat sonsuzluğudur.
“Geleyim mi?” diye soranlara da, sormayanlar da, birer Ebû Saîd b. Ebi’l-Hayr (ö.440/1049) ve Efdalüddîn-i Kâşânî (ö.667/1268) misali “Gel!” derler:
“Gene gel, gene gel! Kim olursan ol, gene de gel!
Kâfir, mecûsî, putperest olsan bile gene de gel!
Bu bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir.
Tövbeni yüz kere bozmuş olsan da yine gel!..”
“Gelen yok mu?” diyenlere de demeyenlere de bizzat kendileri giderler gelirler, kimseyi gelensiz bırakmamaya gayret ederler. Lisan-ı halleriyle hakikati çağıran Asya’ya, Avrupa’ya, Afrika’ya, Amerika’ya, Avustralya’ya, yedi kıt’aya giderler. Hilkaten bir mescid olan yeryüzünü fiilen de bir mescid halinde getirebilmek ve bütün insanlığı Hakk’a sâcid yapabilmek için âdetâ kıtalar arası tavaf ederler, tâ insanlık Kâbe’yi kıble tutsun ve onun temsil ettiği hakikat etrafında bir ömür tavafta bulunsun, ve nihayet Hakk’a vâsıl olsun.
“Gelen elçi” ifadesiyle âyet şu dersi de veriyor ki: “Hakk’ın atiyyelerini matıyyeleri taşır.” Ehl-i tebliğ, hakikatlerin elçisidir; insanları ayağına çağırmaz, ayaklarına gider. Hakiki mübelliğ, mümessildir. İnsanlara gelen adamdır. Güzel insanlığıyla gelen, insan güzelidir.
Ve ehl-i tebliğ, insanların ayaklarına giden insandır, yani onların akıl ve idrak seviyelerine göre konuşur, karakterleriyle çatışmaksızın hikmetle hareket eder.
- O, ENFES’dir ve enfüsünüzdendir.
“O sizden biridir.” ﴾ مِنْ أَنْفُسِكُمْ﴿
Bu kelime iki şekilde harekelenmiştir, “enfüs” ve “enfes” olarak. İkincisi şâz bir kırata göredir.
“Enfüsiküm”, yani “O sizdendir.” Bu ifade hem genel manada insan nev’inden demektir, hem de hususî manada insan nev’i içindeki Arap milletinden manasına gelir.
Eğer Allah, bütün âlemlere ve insanlığa rahmet peygamberi olarak bir insanı, insan evladını, bir insan güzelini değil de, gökten bir meleği veya bir ruhanîyi indirmiş olsaydı, ne o melek ve ruhanî insanları tam olarak anlayıp onlara peygamberlik yapabilirdi, ne de insanları onları kendilerinden sayarlardı.. sayarlardı da onlara tâbi olurlardı. Bu ikisi de katiyen olmazdı. Dolayısıyla Hz. Peygamber’in insan nev’inden, hem de o nev’ içindeki en temiz damar olan Hz. İbrahim milletinden çıkmış olması, bütün insanların ve hususiyle Arapların o Peygamber’i kendilerinden hissederek kabul etmelerine fıtrî, kalbî ve hissî bir imkan vermektedir ve ‘Ama o bir melek, bir ruhani! Bizi bizim kendimizi bildiğimiz/hissettiğimiz gibi bilemez, doğru kararlar veremez; dolayısıyla bize önder olamaz…” türünden her çeşit mazeretleri onların ellerinden almaktadır.
“Enfüsiküm” ifadesiyle Âyet-i Kerime şöyle seslenmiş oluyor:
“Ey insanlar ve ey araplar! O Peygamber sizdendir, sizin bir parçanızdır, sizin kendi içinizden çıkmıştır. Dıştan gelmemiştir, hâricin sizin içinize soktuğu bir yabancı değildir. Kim olduğunu bilmediğiniz biri hiç değildir. Babası, amcası, dedesi hepsi saygın ve muteber şahsiyetlerdi. Onu ve getirdiği mesajı reddetmek değil, herkesten önce sahiplenip onunla bir ve beraber olmanız icap eder. Onun, ailesinin, sülalesinin ahlak ve faziletini biliyorsunuz. Hem sizinle aynı nev’den, aynı ırktan, Hz. İbrahim’in torunu! Bütün Arap kabîlelerinin sahip çıkması ve kendisiyle iftihar etmesi gereken bir peygamber o! Yahudiler’in sırf kendi içlerinden çıkmadığı için ırkçılık yapıp O’nu reddetmeleri de doğru değil. Çünkü Yahudiler gibi, Hz. Muhammed de Hz. İbrahim’in sülâlesinden. Birisi Yakupoğulları, diğeri ise İsmâiloğulları. Aynı atanın sülâlesi olan amca çocukları nasıl kendi soylarından çıktığı kesin olan bir Rasulü inkar edebilirler?”
Âyet, “Sizin içinizden bir peygamber” demek suretiyle, bütün Arap kabîlelerini Hz. Muhammed’e iman edip sahip çıkmaya zımnen davet ediyor, onların milliyet ve asabiyet damarlarını hayır istikametinde gizliden gizliye tahrik ediyor, okşuyor. İçlerinden bir peygamber çıkmış olması sebebiyle onlara olan ikramını bildiriyor, onların gönüllerini redd ü inkara değil, kabûl ü iftihara hazırlıyor.
Ne garip, ne tuhaf, ne acaip, ne yaman tezattır ki, Hz. Peygamber’in insan olması, peygamberliğinin kabulü için insanî-fıtrî bir yakınlık ve kolaylaştırma vesilesi iken, aksine bazı insaniyetini kaybetmiş kâfirler ve münkirler için, onu reddetme, inkar ve küfür sebebi olmuştur. Çünkü ortak insaniyet özü kaybedilip aradaki fıtrat bağı kopunca, Hz. Muhammed’le (sav) yabancılaşmış ve bütün varlıklara üstün insanın değerini küçümseyip peygamberliği ona yakıştıramamışlardır.
Nitekim İsra suresi, bu inkar türüne dikkat çekiliyor ve cevap veriliyor: “Kendilerine kurtuluş rehberi (vahiy) geldiğinde insanların inanmalarını, ancak “Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?” şeklindeki itirazları engellemiştir. De ki: “Yeryüzünde yerleşip dolaşan melekler bulunsaydı elbette onlara da peygamber olarak gökten bir melek gönderirdik.” Yine de ki: “Benimle sizin aranızda gerçek şahit olarak Allah kâfidir. O, kullarını çok iyi bilip görmektedir.” (İsra, 95-97). İnsanlara peygamber olarak insan gönderilmesi, hikmetin iktizasıdır. Fussilet suresinde de şöyle cevap verdiriliyor: “De ki: “Ben de sizin gibi bir beşerim/insanım. Yalnız, bana şu vahyolunuyor: “Sizin İlahınız, sadece bir tek İlahtır. O halde O’na yönelerek doğru yolda yürüyün, O’ndan af dileyin! O’na eş, ortak uyduranların vay haline!” (Fussilet, 41/6).
Şâz olan kırata göre ise bu kelime “Enfesiküm” şeklindedir ve manası: “Ey insanlar! Sizin enfeslerinizden biri size Rasul olarak geldi. Enfesler, nübüvvet silsilesi olmaktadır. Peygamberler, bütün insanlık tarihinin enfes’leridirler. Hususiyle Hz. Âdem’den Hz. İbrahim’e gelen şecerenin ayrı bir kıymeti ve hürmeti vardır. Hz. Muhammed (sav) de o enfes nefislerin enfesidir, nübüvvet ağacının en zirvesindeki en güzel meyvesidir. Size sizin en nefîsinizi, en iyinizi, en faziletlinizi, en kâmilinizi peygamber olarak gönderdik!” demek olur.
Âyet, ilk muhatap olarak Araplara sesleniyor gibi olsa da, esasen perspektifte bütün insanlar vardır. Çünkü “sebeb-i nüzûlün husûsiyeti, âyetteki hükmün umumiyetini takyit etmez, sınırlamaz.” bir usûl-ü fıkıh ve tefsir kâidesidir. Rasul-i Ekrem, hem bütün insanların içinden çıkmış bir beşerdir, ama katiyen sıradan beşer gibi değildir, insanlık sütünün özüdür, kaymağıdır.. hem de –İbrahimî dinlerde- insanlık ağacının gövdesi sayılan İbrahimoğulları içinden çıkmıştır, peygamberlik gerdanlığındaki en büyük pırlantadır. En mükemmel bir din ile gelmiştir, en son tastamam bir kitap getirmiştir ki şöyle seslenmektedir:
“Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Hem de sizi şubeler ve kabilelere ayırdık ki, birbirinizi tanıyasınız. Şüphesiz ki, Allah katında en şerefliniz, takvaca en ileride olanınızdır.” (Hucurât Sûresi, 13). Irkçılığı reddeden Kitabın Peygamberi de veda hutbesinde: “Ey insanlar! Şunu iyi bilin ki, Rabbiniz birdir, atanız da birdir. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a; beyazın siyaha, siyahın beyaza takva dışında bir üstünlüğü yoktur…” (İbn Hanbel, 5/411) sözlerini bütün ümmete ve beşeriyete vasiyet bırakmıştır.
“Enfüs ve enfes” kıraatlarıyla ayet-i kerîme meâl-i münîfince şöyle sesleniyor:
“İşte ey insanlar! Sizlere farklı bir nev’den varlık değil, bizzat sizin içinizden sizin gibi bir insan olan, ama sizden üstün vasıflara sahip bir zât-ı emcedi peygamber olarak gönderdim! O size, yine sizin aranızdan çıkarak geldi. Dışarıdan, uzaklardan bir yerden gelmiş birisi değildir. Gözünüzün önünde doğup büyümüş olan, hayatının bütün merhalelerine vakıf olduğunuz, sizin gibi nefis sahibi olan, sizin gibi anne-babası bulunan, mucize kabilinden doğmamış, büyümemiş; kurutulmuş et yiyen bir kadının oğlu olarak dünyaya gelmiş ve çiğ süt etmiş insanlardan bir insan, bir insan peygamber size geldi! Niye “Bu bizden biri!” deyip sahip çıkmıyorsunuz!.. Halbuki hepiniz hiçbir insanda birleşemeseniz bile, güzel ahlakıyla hepinizin iftihar edebileceği o şahsiyet-i insaniye, o nefs-i enfes, o en güzel insan kişilik etrafında iman ile yekvücud olarak, adeta çok nefislerden oluşan bir şahs-ı manevî teşekkül edebilirsiniz, bütün milletlerle müşterek bir insanlık âilesine dönüşebilirsiniz; hem dünya, hem ukbâ, her iki cihanda da cennetvâri bir hayatı kardeşçe yaşayabilirsiniz.”
İşte muhatap olduğu kavmin içinden gelen en nefis insan güzeli olarak Hz. Peygamber’in dini yaşama ve dine hizmet yolundan gitmek isteyenler, öncelikle kendi içlerinden çıktıkları millete hitap etmelidirler, kendi milletleri içinde taban tutmalıdırlar, bir cemaat ve cemiyet oluşturmalılar. Fakat bunu, milletlerinin ahlakça en gözdeleri ve insaniyetçe en nefisleri, enfesleri olarak yapmalıdırlar ki, muhataplarına olan farkları ve fâikiyetleri farkedilerek temsil ettikleri hakikatlere itimat, inanç ve teslimiyet hâsıl olsun.
- O, AZÎZ’dir.
“Dara düşmeniz, izzetine dokunur; ona ağır gelir.” ﴾ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ﴿
“Ey insanlar! İnananlar veya inanmayanlar!
Bilmiş olun ki:
Sizlerin bir zahmete uğramanız o Peygambere ağır gelir, onun çok ağrına gider, onuruna dokunur, sıkıntıya düşmenizi izzeti kaldırmaz. Onurlu bir peygamberdir O! Fakat onuru şahsî değil, küllîdir; kendi ismine değil, siz ümmetine mâtuftur. Siz zahmet etmeyesiniz, yorulmayasınız diye ayağınıza kadar geldi. Siz ötede ateşlere düşmeyesiniz diye o size karşı düşkünlük gösteriyor, acılarınız onun kalbini acıtıyor, baş ağrılarınız onun başını ağrıtıyor, gönül yaralarınız onun ruhunu kanatıyor. Sizin hem bu dünyada, hem de öteki âlemde hiçbir meşakkate uğramanıza gönlü râzı olmuyor. Azîz bir peygamber olduğu için, siz ümmetini de izzetli görmek istiyor, şahsiyetli ve karakterli olmanızı talep ediyor. Diklenmeden dik durmanızdan hoşlanıyor. Nefis ve şeytan karşısında eğilmenizi, dünyaya yenilmenizi aynı zamanda bir izzet, bir haysiyet, bir şeref ve namus meselesi olarak görüyor; insanlık kerametiyle ve müslümanlık rütbesiyle böyle bir denîliği bağdaştıramıyor, bağdaştırmak istemiyor, bağdaşamayacağını söz ve hareketleriyle ortaya koyuyor.
Bu âyet-i kerime peygamber vârisi ve peygamber kardeşlerine şöyle bir eğitim dersi veriyor:
“Nasıl ki sizin peygamberiniz size karşı böyle izzetli, onurlu, dik duruşlu, sorumluluk sahibi ve korumacı bir duyuşa sahip. Öyle de sizler de o peygamber yolunu, sünnet minhâcını izleyin; tebliğ ve irşadda muhataplarınızı zahmete sokmayın, zahmet vermeyin; bilakis onların iki cihanda maddî-manevî sıkıntıya girmelerine müsaade etmeyin! İnsan ve kardeşlerinizi koruyup kollayın, dert ve ızdıraplarıyla baş başa bırakmayın, kendi başlarına terk etmeyin, ilgilenin, onlara kanat açın, sahip çıkın…”
Bu ayette bildirilen Peygamber vasfının dile gelmiş ve kelama dökülmüş hali şu iki hadis-i şeriftir: “Müminler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede, tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer.” (Müslim, Birr, 66; Buhârî, Edeb, 27). “Mü’minlerin dertleriyle dertlenmeyen, onlardan değildir.” (Hâkim, Müstedrek, IV, 352).
Bu âyet ‘aziz’ tavsifi ile, siyak-sibak bağlamı bakımından, Hz. Peygamber’in, mü’minlerin dara düşmelerinden kendini sorumlu tutarak bu hal kendisine, izzet-i nefsine ağır geldiğini haber verdiği gibi, aynı zamanda Hz. Peygamber’i müstakil bir sıfat halinde ‘azîz’ olarak nitelemiş olmaktadır. Aziz olan Allah’ın Rasûlü de azizdir, onlara iman edenler de azizdirler: “Bütün izzet (şeref ve üstünlük) Allah’ın, elçisinin ve müminlerindir; fakat münafıklar bunu bilmezler…” (Münafikûn, 63/8). Azîzdirler, çünkü afîftirler, kimsenin malında ve namusunda gözleri yoktur. Çünkü iffet, el çekmektir. İffet, izzettir. İzzet, iffettedir. Bilirler ve inanırlar ki: İffetsizlik ederek “nefsini/kendini zelil etmek (küçük düşürmek), mü’mine yakışmaz.” (Tirmizi, Fiten 66; İbn-i Mace, Fiten 21).
- O, HARÎS’tir.
“Sizin üzerinize çok düşkündür.” ﴾حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ﴿
Size bir şey olacak diye kalbi tir tir titrer, pır pır eder. Size karşı aşk derecesinde muhabbet ve daha şiddetli bir şefkatle alaka duyar, sizi azimle, adeta hırsla sahiplenir. Anne-babanın evlatlarına olan düşkünlüğünden çok daha köklü ve kuvvetli bir muhabbet ve şefkatle üzerinize eğilir. Sizinle bu kadar çok ilgilenen, sizi bu denli seven, düşünen ve üzerinize düşen bir peygamberiniz var. Siz de Onu gönülden sevin, sayın, tam kabul edin; sizden olan o Peygamber’i kendi vücunuzun bir parçası bilin. O size peygamberliğinin yanı sıra bir baba gibi yakındır, ailenizin atası yerindedir; zevce-i pâkizeleri de anneleriniz misalidir. Sizler hem Rasulullah’a, hem âl-i beytine, hem onun nesl-i pâkine, sâdât-ı kirâma, hem de birbirinize karşı ziyade sevgili olun, saygılı olun, şevkli olun, iştiyaklı olun, vefalı davranın!
Sadece sizden olan iman kardeşlerinize değil, aynı zamanda yeryüzündeki insan kardeşlerinize de insaniyetiniz icabı sıcakkanlı, samimi, yürekten, hasbi ve cömert olun ki, dine hizmette temsil ve tebliğ ettiğiniz hakikatler muhatapları tarafından hüsnüzan, itimat ve iman ile gönüllere girebilsin; ve ister sıfâtî, isterse zâtî hidayetlerine vesile olabilsin.
6.-7. O, RAÛF’tur, RAHÎM’dir.
﴾بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ﴿ “Mü’minlere karşı ise çok re’fetli ve pek merhametlidir.”
Raûf ve Rahîm isimleri, Allah’ın iki ism-i cemîli olduğu halde, Allah Tealla bizzat kendisi Rasulü’ne de bu iki ismini bir sıfat olarak zikrediyor; bu iki sıfatın onda var olduğunu da ayetiyle bizlere haber veriyor, buna iman etmemizi istiyor, o imana göre de ümmet duruşunu sergilememizi talep ediyor. Birbirinize karşı da tıpkı bir ailenin fertleri gibi, öz kardeşler misali re’fet ve merhametle muamele etmenizi; söz, fiil ve hallerinizde yumuşak olmanızı, şahsınıza karşı yaptıkları hatalara da bağışlayıcı ve unutucu davranmanızı arzu ediyor. O Peygamber ki, bütün âlemlere Rahmân isminin tecelli-i âzâmına mazhariyetle mücessem rahmet olduğu gibi, mü’minlere de Rahîm isminin tecelli-i âzâmına mazhariyetle müşahhas bir merhamet, mücessem bir şefkat ve mübedden bir şefaatkân olmuştur.
Din-i İslam’ın sancağını yeryüzünün bütün kara, deniz ve hava parçalarına dikmek isteyen Hz. Peygamber’in yolu’nun vârisleri ve sâlikleri de, iman kardeşlerine karşı Raûf ve Rahîmin re’fetli ve şefkatli kulları, gayr-i Müslimlere karşı da Rahmân’ın merhametli kulları olmalıdırlar. Çünkü insaniyetin özü merhamettir. Merhameti olmayanın insanlığı yoktur. İnsanı insan yapan en temel unsur, merhamettir. Merhamet yoksa, insaniyet yoktur. İnsaniyet yoksa, İslamiyet yoktur. İslamiyeti en güzel tebliğ, insaniyeti temsil ile olur. İnsaniyetin en güzel tezahürü de merhametli olmaktır; kendine, özüne, ailene, milletine, ümmetine, insaniyete, hayvaniyete ve bütün mahlukata karşı merhamet!
…
İşte bu yedi vasıflı, yedi prensipli“Sünnet-i Seniyye Minhâcı” budur, Peygamber Yolu budur! Allah Teâlâ, kendi isimlerinin âzâm mertebesinde tecellileriyle fıtraten donatarak yarattığı ol Habîb-i Edîb’inin râzı olduğu kulluk yolunu takip etmeleri ve onun kulluk edebiyle edeplenmeleri emrini kullarıa şu âyetiyle vermiştir:
﴾ قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ . قُلْ أَطِيعُوا اللَّهَ وَالرَّسُولَ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْكَافِرِينَ﴿
“Ey Resulüm, de ki: “Ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah gafurdur, rahimdir (çok affedicidir, engin merhamet ve ihsan sahibidir). De ki: “Allah’a ve Rasulullah’a itaat ediniz. Şayet yüz çevirirlerse, bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” (Âl-i İmrân, 3/31-32. Bkz. 3,132; 8,1.20.46; 58,13.Ayrıca bkz. Kitâb-ı Mukaddes, -Luka 10, 16).
Allah ahlakı, Kur’an ahlakıdır. Kur’ah ahlakı ise Peygamber ahlakıdır. “Allah ahlakıyla ahlaklanın!” sözünün kendisine nisbet edildiği Allah Rasulü (sas), esasen bu ilahî ahlakın en güzel modelidir. İnsanlar doğrudan Allah ahlakı ile ahlaklanamayacakları için, o yüce ve yüksek sıfatları itidal üzere kendilerine indirgeyemeyeceklerinden dolayı, önlerine rol-model olarak yine kendileri gibi bir insan olan Allah Rasulü’nün Kur’an ahlakı konulmuştur:
﴾ لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيراً ﴿
“Andolsun, sizin için Rasulullah’ta en güzel (kulluk) modeli vardır; sizin için ve Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çokça zikreden (bütün) insanlar için!” (Ahzâb 33/21) denilmiştir.
İşte iman edenlerin üsve-i hasenesi olan Rasulullah’ın sünnet-i seniyyesi üzere yaşamakla emrolunmuş bulunan mü’minler de, önce kendi yakın akrabalarından başlamak üzere dışa açılan daireler halinde kendi köylerine, kentlerine, milletlerine, ümmet-i Muhammed’e ve derken bütün bir beşeriyete açık bir insanlık ve kulluk çizgisini izlerler.. kendi özel hayatlarında ikâme ettikleri hakk ve hakikatleri başkalarına da ulaştırabilmek için yerlerinde duramaz giderler.. asla kendi içlerine kapanıp kalmaz, başkaları onlara gelsin diye beklemez, bilakis kendileri ellerindeki hakikatlerle insanlığın hidayeti için yollara düşerler, belde belde, şehir şehir, ülke ülke dolaşırlar. İçinden çıktıkları milletin en nefîs fertleriolmaya çalışırlar. Kâfirlere karşı izzetli ama saygılı, mü’minlere karşı ise alçakgönüllü ve şefkatli davranırlar. İnsan kardeşlerinden artık olarak iman kardeşlerine ziyade bir düşkünlükleri vardır ve kardeşlerinin en küçük sıkıntıya düşmeleri bile onların gücüne gider. Ve hangi milletten olursa olsun bütün iman kardeşlerine, hatta insaniyetli insan kardeşlerine karşı olabildiğine şefkatli, merhametli, afv ü safvlı, vefalı ve sadık olurlar.
28 Ağustos 2009 Cuma
Büyük Çamlıca / İstanbul
Dr. Musa Hûb