Havva Küçük KonurİlimMart '26

Kalp ince sızıların çıkış yeri.. Derin ağrıların başlangıç noktası.. Bütün duyguların madeni, cevheri.. Vicdanın evi, merhametin yuvası, şefkatin çatısı.. An olur, zaman gelir düşünürüz. Bu kadar karmakarışık boyut nereden geliyor diye. İnsan neden bu kadar girift diye.. Öyle ya.. En küçük bir hadisede bile içimizde bir yerlerde kıyametler kopuyor, savaşlar çıkıyor, her şey hercümerç.. Neden? Düz mantık gitseydik her yapılanın kanun kitaplarında bir karşılığı olduğu gibi, biz de pat pat cezasını verir geçerdik. Ama öyle olmuyor işte. İçimiz savaş alanına dönmeden labirentlerden çıkamıyoruz. Peki nedir bunun sebebi? Kalp mi? Kalpteki duygular mı? Aşk mı? Yoksa bütün bu hisselerin, hasselerin kalple olan derin ilişki sarmalı mı?

Hazreti Peygamberin (asm) bir hadis-i şerifi var. Buyuruyorlar ki:

“Âdemoğlunun kalbi, (ateşin üzerindeki) tencere gibi kaynayan bir şeydir, sürekli değişir.” (İbn Hanbel, VI, 4)

Elbette erbabı daha iyi bilecek ve yorumlayacaktır. Ama bu hadis-i şeriften anladığım, duyguların değişkenliği ve canlılığı… Daha da ötesinde insanı geliştirecek, ilerletecek, mesafe ve merhale katettirecek, makamlarda gezdirecek her vasıta, kalbin derinlerden derin yapısı.. Kalp bunları taşıyor, besliyor, büyütüyor, hazmediyor ve büyüyor.. Duygular geniş bir âlem. Belki hadiselerle ilk karşılaşışımızın yumuşak yeri.. Hani vapurların yanaşacağı yere montelenmiş eski araba lastikleri olur. Vapur kıyıya geldiğinde, ilk önce onlara çarpıp hafif bir sarsılır. Fakat onlar olmasa beton zemine direkt çarpar ki, bu da epey hasara sebep olur. Ama yumuşak lastikler vapurun yanaşacağı uygun bir zemin hazırlar ve sert düşüşten kurtuluruz.

Kalbin de duygularla örülü böyle bir mekanizması var. Karşılaştığımız küçük büyük her hadiseye karşı, içimizde bir dalgalanma oluşturuyor. Bazen sevinç, bazen keder, hüzün, hatta kıskançlık, öfke, gıpta… Duyguların dalgaları aklımızın sahiline ulaştığında hareket ve fiil merkezi olan beyin, bazı sinyaller gönderiyor ve biz duygularımızın bize tattırdıklarına karşı, hangi fiille mukabele edeceğimize karar verip ona göre davranıyoruz. Bu noktada Kur’ân’ın “akleden kalp” tanımı ne kadar manidardır. (Hac, 46) Çünkü Bediüzzaman’ın tarifiyle duygulara fıtraten bir had ve nihayet tayin edilmediği için, gidebildiği kadar gider, yapabildiği kadar yapar. Duyguları dizginleyecek, bir had ve sınır koyup tayin edecek bir çizgi lazımdır ki, herkesin hakkı mahfuz kalsın, kimse kimseye karşı haddini aşmasın. İşte her duygunun ifrat, tefrit ve vasat mertebelerini tayin edecek en üst akıl konumundaki Kur’ân, insana vasatı tavsiye eder, ifrat ve tefrit mertebesine karşı da uyarır. (İşârâtü’l-İ’caz, s. 39) Bediüzzaman’ın ifadeleri, Kur’ân’ın “akleden kalp” tanımının açılımı olmuş. Duyguları aklın eline değil, aklı duyguların eline vererek, kemâlât yolculuğunun nihayetini gösteriyor.

Ve biz tüm bu akıl-kalp diyaloğundan bir başka buûdun hissesini görebiliyoruz ki, o da Bediüzzaman’ın “Vicdanın ziyası ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünûn-u medeniyedir. İkisinin imtizâcıyla hakikat tecelli eder.” sözündeki berraklık..

Mevla, duygularımızın dalgalarını, zihnimizin kıvrımlarına sirayet ettirerek bizleri evc-i âlâya yükselenlerden eylesin!

 

Havva Küçük Konur

 

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment