İlimŞubat '26Yüksel Kurtoğlu

On Tekbirin Manevî Mi’racı

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin, “maddî ve mânevî hastalıkların” bir nevi şifası olduğunu belirttiği ve özellikle hastalık dönemlerinde ‘hususî bir virdim’ diyerek sıkça okuduğu Tahmidiye Duası, yine kendisinin derlediği Hizbü’l-Envâri’l-Hakâikı’n-Nûriye (Büyük Cevşen) isimli mecmuanın içinde yer alır. [1]

Risale-i Nur’un 1950 yılında Bursa’ya ulaşmasına vesile olan Ali Çakmak Ağabey’in de ‘Kardeşim, her gün bir Yasin-i Şerif ve bir de Tahmidiye oku’ diyerek ehemmiyetini vurguladığı bu dua, geniş kapsamlı bir hamd ve şifa münacatıdır.

Tahmidiye Duası’nın girişinde getirilen 10 tekbirle (Allah’u Ekber!), bir padişahın huzuruna girmeden önce uygulanan protokoller gibi, Kâinat Sultanı’nın huzuruna çıkarken, O’nun (celle celalühü) her şeyden büyük olduğu ilan edilir ve ruh; tam bir teslimiyet ve tazim (saygı) haline sokulur.

10 Rakamının Hikmeti/Nüktesi:

İslam geleneğinde ve Kur’an-ı Kerim’de 10 sayısı, Aşere-i Mübeşşere (Müjdelenmiş 10 Sahabi), bir çok önemli mucizenin gerçekleştiği Aşure Günü (10 Muharrem), Zilhicce ayının ilk 10, Ramazan ayının son 10 günü -ki Kadir gecesi çoğunlukla bu 10 gündedir- ve Allah’ın rahmetinin ve bereketinin en alt sınırı olan “1 iyiliğe en az 10 sevap” [2] gibi, ifade ettiği anlamlar sadedinde, ‘bir şeyin tamamlanmasını, mükemmelliğe ermesini ve bir dönemin bitişini’ simgeleyen “tamamlayıcı” sayı olarak kabul edilir.

10 sayısı, sadece İslamî literatürde değil, Arap ve Türk kültür havzalarında da ‘yetkinlik ve nizam’ eşiği olarak kabul edilir.

Arap dilinde ’10’ (aşara) ile ‘aşiret’ (soy/topluluk) aynı kökten gelir; bu da 10 sayısının, dağınık parçaların birleşip güçlü bir ‘vücut’ oluşturmasını, yani tam bir sosyal bütünlüğü temsil ettiğini gösterir.

Aynı şekilde, Türk sosyal hayatında 10 sayısı, sadece matematiksel bir rakam değil; devletin iskeleti, toplumun düzeni ve güvenin sembolüdür.

Türk kültüründe “10”, lideri olan en küçük ama en sağlam birimi/grubu temsil ederken (10’lu Teşkilat, 10’lar Meclisi, Onbaşı vb), yapılan işin eksiksiz olduğunu anlatmak için “10 numara” deyimi kullanılır.

Dış dünyada düzeni temsil eden bu 10’lu yapı, insanın iç dünyasında ve manevi haritasında da (tasavvuf) karşılığını bulur. Bu mertebeler genellikle şöyle sınıflandırılır:

🔹 İlk yedi mertebe: Yedi kat gökler (sema),

🔹 Sekizinci mertebe: Kürsî

🔹 Dokuzuncu mertebe: Arş-ı Âzam [3]

🔹 Onuncu mertebe: Kāb-ı Kavseyn (İki yay aralığı kadar mesafe). [4]

10 Tekbir – 10 Mertebe Derûnî İlişkisi:

Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Miraç’a çıktığında, yedi kat gökleri ve mihmandarlarını ziyaret ederek;

🔹 Birinci Kat Semada, Hz. Adem (Aleyhisselam),

🔹İkinci Kat Semada, Hazreti İsa ve Hazreti Yahya (Aleyhimüsselam),

🔹Üçüncü Kat Semada, Hazreti Yusuf (Aleyhisselam),

🔹Dördüncü Kat Semada, Hazreti İdris (Aleyhisselam),

🔹Beşinci Kat Semada, Hazreti Harun (Aleyhisselam),

🔹Altıncı Kat Semada, Hazreti Musa (Aleyhisselam) ve

🔹Yedinci Kat Semada, Hazreti İbrahim (Aleyhisselam) ile görüşmüştü. [5];

Tasavvuf ehline göre Sekizinci Mertebe olan Kürsî, cisimler aleminin (madde dünyası) bittiği, Allah’ın (Celle Celalühü) isim ve sıfatlarının (Vahidiyet) tecelli ettiği, kaderin ve ilahî yasaların uygulanmaya başladığı yerdir [6]

Kürsi’yi içine alan Arş-ı Âzam, Dokuzuncu Mertebe olmuş olur ki, Muhyiddin İbnü’l Arabî’ye göre Rahmân’ın tecelli makamı,”Rahmân Arş’a istiva etti” ayetine göreyse, ilahi yönetimin ve mutlak otoritenin merkezidir. [7]

Bu Dokuz Mertebe, aslında insanın kendi içindeki manevi mertebeleri aşarak en sonunda “Arş” gibi geniş bir kalbe ulaşması demektir.

Ulaşılan 10. Mertebe; mahlukat dairesini aşarak, sebeplerin (fiil) ve perdelerin (isim) kalmadığı, ruhun doğrudan doğruya “Allah!” dediği Kāb-ı Kavseyn’e yani iki yay aralığı kadar mesafeye ulaşmanın adıdır.

Bediüzzaman’ın ifadesiyle; güneşin aynadaki aksine (isim ve fiil) bakmak yerine, başını kaldırıp bizzat güneşin kendisine bakmaktır. [8]

“İ’lem eyyühel aziz, şu gördüğün büyük aleme, büyük bir kitap nazarıyla bakarsan, Nur-u Muhammedi -aleyhisselatu vesselam- o kitabın katibinin kaleminin mürekkebidir.” [9] cümlesinde, büyük alemi işaret ederek gösterebildiği yerdir, işte bu 10. mertebe. (Ev edna sadece Peygamber Efendimize (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ait bir payedir.)

“Ben yere göğe sığmadım, ancak mümin kulumun kalbine sığdım” kudsî hakikatinin ete kemiğe büründüğü gönül ufkudur [10] ve hayatımızdaki karşılığı, bu derinlikle eda edilen namazdaki secde halidir.

Nitekim Bediüzzaman Hazretleri, âyet-i Kerimelere ve Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) vasıtasız, doğrudan muhatap olan, tesbih örneğindeki gibi, zahirden hakikate çok hızlı yükselerek ‘en yakın ve en kısa’ yolu birden yakalama imkânı bulan Sahabe Efendilerimizin (radiyallahu anhum ecmaîn) ulaştığı o yüksek makamı anlatırken; onların bir tek secdesinin, başkasının bir senelik ibadeti kadar kıymetli olduğunu vurgular. [11]

Küllî niyetle yakarışa geçen ve güneşe karşı tutulan ayna gibi, ilahî tecellilere mazhar olma iştiyakıyla dolu kalple teveccüh eden insanın getirdiği her tekbir, onu varlığın yaratılış tabakalarından birine çıkarır, mahlukat dairesinin katmanlarından geçerken; o katın Rehberi (makamı değil) olan Peygamber Efendimiz’in (aleyhisselam) zılliyetine (gölgesinin altına) girer, dersini dinler ve onun elinden tutmasıyla bir üst varlık mertebesine yükselir.

Tahmidiye Duası’ndaki 10. “Allah’u Ekber!” ile masivadan (Allah dışındaki her şeyden) sıyrılarak kemale eren Ruh, sadece O’na yönelir ve artık, “BismillahirRahmanirRahim” diyerek rahmet deryasına dalma kıvamına ulaşmış olur.

Küçük Bir Egzersiz

Bu hafta Tahmidiye’nin girişindeki 10 tekbirin;

🔹 İlk yedisini, her birinde bir basamak yükseldiğimizi, o basamağın mihmandarı Peygamber Efendimizle (aleyhisselam) görüştüğümüzü, O’nun temsil ettiği erdemi (tevhid, hakikat, insaniyet, rahmet, sabır, güzellik, iffet, hitabet, teslimiyet vb.) kendi ruhumuza davet ederek,

🔹 Sekizinci tekbiri, “Allah’ım, her şey Senin ilminin ve hükmünün içindedir. Benim dertlerim, hastalıklarım ve acılarım Senin sonsuz kudretin karşısında bir zerre bile değildir.” diyerek,

🔹 Dokuzuncu tekbiri, Kâinatı bir saray gibi hayal edip, bu sarayın en yüce tavanına, tüm varlığı kuşatan Arş-ı Âzam’a, yani mutlak rahmetin tecelli ettiği merkeze ulaştığımızı: “Ya Rahman! Arş’ı kuşatan Rahmetin, benim daralan kalbimi de elbet kuşatır” teslimiyeti ve kalp huzuruyla düşünerek;

🔹 Onuncu tekbiri, arkamızda yedi kat göğü, Kürsî’yi ve Arş’ı bıraktığımızı ve Kāb-ı Kavseyn’e ulaştığımızı hayal ederek “Allah’ım! Senden başka her şeyi (masivayı) geride bıraktım, Senden, sadece Seni istiyorum” diyerek, yavaş yavaş, dura dura, duya duya, tefekkür ede ede okuyabiliriz.

Belki de bu şekilde, ruhumuzdaki ağır yüklerin, her basamakta, biraz daha aşağıda kaldığını ve Allah’ın büyüklüğü karşısında küçülüp yok olduğunu hissederiz de rahat-ı kalb ile, huzur-u vicdan ile, Huzurullah’ta huzur-u dâimî üzere, kulluk yapmanın nasılını Tahmidiye Duasında tecrübe etmiş oluruz.

Dipnotlar:

[1] Eserin tamamı için bkz. Nursî, B. S., Hizbü’l-Envâri’l-Hakâikı’n-Nûriye, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010.

[2] En’âm Suresi, 6:160. Ayrıca bkz. Buhârî, Rikâk, 31; Müslim, Îmân, 203.

[3] Azizüddin Nesefî, Zübdetü’l-Hakaik, s. 45-50; İbnü’l-Arabî, Fütühât-ı Mekkiyye, c. II, s. 432.

[4] Said Nursî, Sözler, Otuz Birinci Söz (Miraç Risalesi).

[5] Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 6 (Miraç Babı).

[6] Sadreddin Konevî, Miftâhu’l-Gayb, s. 112.

[7] İbnü’l-Arabî, Fütühât-ı Mekkiyye, c. I, Bab 6.

[8] Said Nursî, Sözler, Otuz İkinci Söz, Üçüncü Mevkıf (Güneşin aynadaki cilvesi ile bizzat güneşin kendisi arasındaki fark temsili); ayrıca bkz. Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, İkinci Dal.

[9] Said Nursî, Mesnevi-i Nuriye, Habbe Risalesi, s. 114.

[10] İmam-ı Rabbânî, Mektubât, c. I, 260. Mektup; Nesefî, Zübdetü’l-Hakaik, s. 78.

[11] Said Nursî, Sözler, Yirmi Yedinci Söz’ün Zeyli, İkinci Sebep, s. 490.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment