Gerçekten Allah rızası ise gayemiz, sadece dosta değil, düşmana bile yardım ederiz. Bu konuda farklı fetvalar verilmiş olabilir ama beni tatmin etmiyor, isyanlarım var.
Çünkü Allah ile anılan söylemlerimizin derinliği sonsuz, gücü imanımızla orantılıdır.
Çünkü en kötü bildiğimiz o insanın da bir yüreği vardır. Ve o yürek anlaşılmadığında acır. Her yürekten yükselen feryatların ulaştığı tek varlık Allah’tır.
Aslında her şey bilmelerimizde kilitlenir. Allah’ı bildiğimizi iddia ederiz ama hayatın içinde ne anlam ifade eder, bilmeyiz. İyi-kötü nedir biliriz ama kötü neden kötüdür bilemeyiz. İyi miyiz, bilmemiz mümkün değildir, bilmeyiz.
Allah, referansı olmamakla bilinir. Bunu algılamamız ne kadar mümkün ise Allah o kadar bilinir. Herhangi bir şeyi yapmanın veya yapmamanın bizim için fark etmediğini düşünebiliriz. Almanın arttırmadığını, vermenin eksiltmediğini… İyi veya kötü diye bir şey kalmazdı sanırım.
Kimsenin imanını sorgulamak değil niyetim. Zaten düşünce sistemimi dengelemek üzere farklı bir sorgulama yapmaktayım, farkındayım. Kavramları tabulaştırmak yerine hayatın içinde, tüm insanlar için anlamlandırmaya çalışıyorum.
Hakiki imana ermiş insanların geleceği son nokta, iyi-kötü nedir bilmemek olmalı. Allah’ın razı olduğu kul böyle tarif edilir çünkü.
Dini söylemleri öncelikleyen veya önceliklemeyen herhangi bir insanın topluma mal olabilmesi için gerekli ön şart, böyle bir düşünce yapısına sahip olmaktır. Böylelikle söylemleri çözüm olur. Çözümleri tüm insanlar için olur.
Aksi, insanî zaaflarımızla karşı karşıya kalırız; masumâne, cahilâne, zalimâne… İnsanlık tarihi böyle dönemlerle dolu ne yazık ki. Görmeyen gözler göremiyor, duymayan kulaklar duyamıyor.
Öncelikle tanımlarımıza bir göz atalım. Herhangi bir referansa başvurmadan tamamen bize ait olan tanımları masaya yatıralım. Kendimizi tarif ettiğimizi görebiliriz. Hedeflerimiz, özlemlerimiz, mazeretlerimiz…
Sonra bizi harekete geçiren motivasyonlarımızı gözden geçirelim. Neden yardım ederiz, kime, ne kadar? Aynı durumda olan diğerlerine değil de neden sadece bazılarına? Seçim kriterimiz nedir?
Bize dokunmadığı sürece kılımızı bile kıpırdatmak istemeyen bir yanımız var. Hatta o derece ki, ölse bile umursamayan… Bende var. Sizde? Bilemem.
Yardım etmeyi tercih ettiğimiz anlarda bir şekilde iyi diye nitelediğimiz, iyilik gayreti gördüğümüz ama özünde kendimizi bulduğumuz kişilere, kendimizi iyi hissetmek üzere yardım ederiz.
İstemediğimizde ise mazeretlerimiz hazır. Kimse itiraz edemez. Gerçektir çünkü.
‘Çok fazlaca yardıma ihtiyacı olan vardır. Hepsine yetinmek bizim için mümkün değildir. Tembeldirler, sürekli birilerinden yardım dilenir, dururlar. Akıllarını çalıştırmazlar. Geçimsizdirler, sebat etmezler, zoru görünce kaçarlar, yaptıkları işleri sahiplenerek yapmazlar. Tasarruf etmezler, har vurup harman savururlar…’
İşte tam da buralarda bir yerlerde, “sahip oldum çünkü hak ettim” mantığı vardır. Paramız kadar konuşma, parası kadar dinleme, sonraki kaçınılmaz adım… Veya daha fazla kazanabilmek için her yolu mübah görme… Gücümüzce her şeyi yapmayı hak bilme, güçlülerin hukukunu hayata geçirme… Ya sonrası?
Aslında vermeyi sadece para vermek olarak görmemeli. Zaten insan öncelikle değer verir, sonra para verir eğer verecek ise. Gönlünü verir, sevgisini, dualarını… Zamanını, almaya hazır ise bilgilerini, tecrübelerini…
Sedat İlhan