-İhtiyacın Şiddetinden ‘İnsaniyet Hakikati’nde İttihad-ı İslam-
Bu ümmeti, ne Doğu Türkistan’daki Uygur Müslümanlarının Çin zulmü altındaki sessiz iniltileri, ne Filistindeki Müslümanların İsrail zulmü ve katliamı altındaki arşı titreten feryatları uyandırmaya yetti! Ne de kendi idarecilerinden çektikleri çileler, yaşadıkları acılar ve gördükleri kötülükler onları kendilerine getirdi!
“(Savaşta bile) yaşlılara, kadınlara, çocuklara, kendisini ibadet u tâate vermiş ruhbanlara ve mabetlere ilişmeyiniz.! Ağaçları yakmayınız.! Hayvanlara dokunmayınız.! Ve servetleri heder etmeyiniz.” (Ahmed b. Hanbel, 1/300; Ebû Davud, Cihad 90, 121) buyuran bir İnsanlık Peygamber’inin ümmeti midir, barış zamanında kendi müslüman kardeşlerine zulmedenler? Zulmeden, gadreden, kahreden, katliam yapanlar, zâhiren müslüman bile gözükseler, gerçekte ne kadar müslümandırlar? Müslümanların başında onların sorunlarını çözmekle vazifeli/mükellef olan idareciler, aksine müslümanların başına bela olmuşlarsa, zâlim-i gaddâr kesilmişlerse, kurtuluş çaresi nedir? Anlaşılan o ki, bıçak kemiğe dayanmadan, ümmetin iradesine vurulmuş prangalar, vicdanına takılmış kelepçeler ve ruhunun boynuna geçirilmiş bukağılar kırılamayacak!
İçteki gavurlukların dıştan yapılan gavurluklara rahmet okutturduğu ve ikisinin bileşkesinin cehenneme çevirdiği bir İslam coğrafyasında yegane kurtuluş yolu, mazlumiyet, mağduriyet ve mahrumiyet yaşayan Müslümanların şiddet-i ihtiyaçtan, “insaniyet hakikati”nde birleşip bütünleşmelerinden geçiyor. Dıştan düşmanlara karşı birleşecek olan ümmet, içten düşmanlara karşı ise bölünüyor ve birbirini düşmanlaştırarak kırıyor, öldürüyor.
Dinlerini parça parça ettikleri için ülkeleri de paramparça olmuş bir ümmet-i Muhammed’den, Hz. Muhammed razı mıdır? Ümmet-i Muhammed’in kurtuluşu, Hz. Muhammed’in liderliği altında ümmet olacaktır. O da Hz. Muhammed’den miras olan Hilafet-i Muhammediye ile mümkün olabilir.
Şeytana şeytanlığı ders verecek kadar kurnaz dünya derin devleti (küresel siyonizm örgütü), Müslümanlara dıştan bir düşman olarak saldırırsa birleşeceklerinden korktuğu için, onları birbirlerine düşürüyor. Birbirlerini ötekileştirip düşmanlaştıran Müslümanlar da birbiriyle uğraşmaktan hakiki ortak düşmanlarını ve oyunlarını göremiyorlar. Görseler de iş işten çoktan geçmiş oluyor, husumetle o kadar küfür, hakaret, iftira ettikten sonra, o kadar kan akıttıktan geri dönemiyorlar.
Irak ve Suriye’de birbirini öldüren müslümanlar, hele masumları öldüren diğer müslümanlar, ‘içerden gavurlar’dır demek, siyasî bir söylemde bulunmak değildir. Zulmen öldürülen, sürülen ve sömürülen müslümanlara acımak ve bunları yapan müslüman görünümlü gavurlara kızmak, her insan kalbinin halidir. İnsan canlısı olan bir insanın kalbi, bütün insanların acılarına da, sevinçlerine de duyarlıdır. Kalbi taksimli olanlarsa kısmî insandırlar.
Nasıl müslümanlık bir bütündür. İnsanlık da bir bütündür. Kendi dinindeki insanların acılarını duyarken, başka dindekilerin acılarını duymayanlar, kısmen insandırlar. Dindaşlarının acılarını bile duymayanlara gelince, onlar kısmen bile insan değildirler desek sezadır amma biz yine onların da acılarını duyarak dua edelim inşallah. Peygamberler Peygamberi Efendimiz (sas) bütün insanların, cinlerin ve âlemlerin rahmet peygamberiydi. Kaldı ki insanlık da mahlukât da bir bütündür, topyekün kâinat, bir abd-i küllîdir. Bütünü parçalamak, ifsat kabiliyeti olan beşeriyetin işidir. Parçaları birbirine düşürmek ve düşmanlaştırmak ise beşeriyetin şeytanlığıdır.
Bence varlıklara karşı sevgi, saygı ve duyarlılık kalbe yakınlığına göre derecelidir, fakat yine kalbde derecelidir. Nasıl mide, hazmedemediğini kusar ise, kalp de sevemediğini içinde tutmaz, dışarı atar. Kalbden çıkarılan, sevilmiyordur. İnsan en çok, sevdiğinin derdini çeker. Tersinden, insan en çok kimin derdini çekiyorsa, en çok onu seviyordur. Bu bağlamda diyebiliriz ki:
Mü’minlerin derdini çekmeyen, onları sevmiyordur ve onlardan da değildir. İnsan dünyada en çok derdini çekip sevdikleri ile ahirette beraber olacaktır. Çünkü “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96). Bu beraberlik, dünyada manen, kalben ve ruhen birbiriyle kaynaşmanın ve bütünleşmenin uhrevî meyvesi olacaktır. Dünyada “biz” olabilenler, ukbâda bir ve beraber olabilirler. Dünyada bazı müslümanlar açlıktan ölürken, bazıları ise tokluktan ölmemek için diyetisyenleri zengin ediyorlarsa, ortada müslümanlar arası “biz” kalmamış demektir. “Komşusu açken tok yatan kimse mü’min değildir (‘bizden değildir’).”
(İbn Ebi Şeybe, Kitabu’l-iman, s.33; Hakim, Müstedrek, 2/15, 4/183, h. no: 7307) Nebevî buyruğu günümüz mü’minlerinin imanlarını çok ağır, çok rencide edici, çok hırpalayıcı bir şiddette sorgulamaktadır.
Kur’an-ı Kerim, din kardeşlerinin ihtiyacını, onları istemeye muhtaç bırakmadan, hallerinden anlamayı hedef göstermektedir: “…Sen onları (kendini Allah yoluna adadığı için maddî kazancı olmayan, iffetinden (utandığı için) dolayı da insanlardan istemeyen, hâlini belli etmeyen fakirleri) sîmâlarından tanırsın…” (el-Bakara, 273). Yüzlerine ve hallerine bakarak, içinde bulundukları sıkıntıları görebilecek bir derin bakışa, içsel sezgiye ve hâl dilinden anlamaya yönlendirmektedir. Bugün farklı ülkelerdeki müslümanların çektikleri sıkıntılar ile acılı feryatları hergün kulaklarımızda, gözlerimizde ve iç dünyamızda yankılanmakta iken, harekete geçmeyen mezar taşı gibi sessiz ve sâbit kalmak, ancak gerçekten kalben ve vicdanen ölü olmanın bir tezahürüdür.
İman edenlerin velîsi Allah Teâla, müminlere ve özellikle müminlerin valilerine: “Mü’minlere kol kanat ger.” (Hicr, 88) diye emrediyor. Mü’min olan mü’min, insan olan insan, kendisine yapılmasını istemediği bir kötülüğün başkalarına yapılmasına da razı olmaz; kol-kanat gerer. Nitekim Rasul-i Ekrem Efendimiz de: “Sizden biriniz, kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi için de arzu edip istemedikçe, gerçek anlamda iman etmiş olmaz.” (Buhârî, Îmân 7; Müslim, Îmân 71-72) buyurmuştur. Özellikle de yakınları ve yakınında oturanlar ile olabildiğince bütünleşmeyi, sevinçleriyle gülüp dertleriyle ağlamayı salık vermiştir.
Osman b. Maz’un, Mekke döneminde diğer sahabîler işkence çekerken himaye altında rahat yaşamayı vicdanına sığdıramamış, kalbine sindirememiştir. Şöyle ki:
Müslümanlar Habeşistan’a hicret etmiş, orada güzel bir şekilde karşılanmışlardı. Bir müddet sonra Mekkeli müşriklerin müslüman olduğu yönündeki asılsız haberler üzerine geri döndüler. Mekkeli müşrikler, gelen Muhâcirlerin Habeşistan’da hüsn-i kabûl gördüklerini öğrendiklerinde, bundan büyük bir endişe duydular ve yapmakta oldukları işkenceyi daha da artırdılar.
Akrabâsı Velid bin Muğîre’nin himâyesinde rahatça yaşayan Osman bin Maz’un -radıyallâhu anh-, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve ashâbının akıl almaz zulüm ve işkencelere mâruz kaldıklarını, bâzılarının ateşle dağlandığını, kırbaçla dövüldüğünü görünce tefekküre daldı:
“Vallâhi, Velid bin Mugîre gibi bir müşriğin himâyesinde emniyet içinde yaşayarak, arkadaşlarımın ve akrabâlarımın Allah yolunda çektikleri türlü çileleri benim çekmeyişim, büyük bir noksanlıktır! Allâh’ın himâyesi daha şerefli ve daha emniyetlidir!” diye düşünerek hâmîsi Velid’in yanına gitti. Ona:
“-Ey amcamın oğlu! Sen beni himâyene aldın ve taahhüdünü güzelce yerine getirdin! Şimdi senin himâyenden çıkıp Rasûlullah -aleyhissalâtü vesselâm-’ın yanına gitmek istiyorum. O ve ashâbı, benim için en güzel örnektir. Beni Kureyşlilerin yanına götürüp üzerimdeki himâyeni kaldırdığını bildir!” dedi.
Osman bin Maz’un r.a., diğer sahabiler eziyetler ve işkenceler altındayken, himayet altında rahatça yaşamayı imanına ve insanlığına yedirememiştir. Onları kurtarmak için elinden birşey gelmediği için de, onların dertleriyle hemdert olmayı tercih etmiştir. Bugün de şu mazlum ve maznûn ümmetin, Osman b. Maz’ûn radıyallâhü anh’in o diğergâm vicdanına ihtiyacı var, o vicdan ki ümmeti birleştirecek cevher ondadır!
Âlemlere vesile-i rahmet, ümmetine merhametle dolu bir Peygamberimiz var. Onun nasıl bir ümmet peygamberi olduğunu bize Allah Teala haber vermekle, onu medh ü sena etmenin ötesinde, O’nun gibi olmayı salık vermektedir: “Size kendi aranızdan öyle bir Peygamber geldi ki bir sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir, (gücüne gider, izzet-i nefsine dokunur). Kalbi üstünüze titrer, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.” [Tevbe, 9/128; bkz. 2, 129. 151; 3, 164; 26, 215-217]. İşte ümmetin dermanı, üzerine tir tir titreyen böyle peygamberâne şefkatli gönüllerdedir.
Ümmet olmak, lafla olmuyor. Hz. Muhammed’in hakiki ümmeti, ümmetinin dertleriyle dertlenen mü’minlerdir. Bundandır ki: “Müslümanların dertleriyle dertlenmeyen, bizden (diğer rivayette ‘onlardan’) değildir.” buyurmuştur. (Hâkim, Müstedrek, Rikâk, IV, 459 (7970), 4/352; Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat, VII, 270; Taberânî, er-Ravdu’d-Dânî (el-Mu’cemu’s-Sağîr), II, 131/907; Beyhakî, Şuabü’l-İman, 7/361; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, I, 87). Anlayana bu hadis-i şerif yeter de artar bile, uykularını kaçırmaya, zevklerini tasızlaştırmaya! Müslümanların hâl-i pürmelâlinin hem bir teşhisi, hem de tedavîsini gösteren bu hadîs-i şerif üzerinde saatlerce tefekkür, tezekkür, teemmel, tedebbük ve tefakkuh etmeye muhtacız.
Bu hadîs-i şerifi ders verdiği sırada Seriyy-i Sakatî Hazretlerinin (ö. 251/865) başına çok manidar bir hadise gelir. Kendisi anlatmıştır: “Birgün Bağdat çarşısı yanmıştı. Birisi koşarak bana geldi ve; «–Bütün Bağdat çarşısı yandı, bir tek sizin dükkânınız kurtuldu. Gözünüz aydın!» dedi. Ben de diğer dükkânı yanan kardeşlerimi düşünmeden kendi nefsim adına; «–Elhamdülillâh!» dedim. Ancak otuz yıldan beri bu gaflet ânım için istiğfâr ederim.” (İbnü’l-Cevzî, Ṣıfatü’ṣ-ṣafve, II, 371; İbn-i Hallikan, Vefeyât, II, 357; Hatîb el-Bağdâdî, Târih, IX, 188; Zehebî, Siyer, XII, 185, 186). İşte felakete uğrayan din kardeşlerinin ızdırabını bir anlık duyumsamamış olmaya otuz yıl kesilen nedamet ateşi cezası! Herkes din/iman kardeşliğini, dindarlığı ve imanının derinliği ölçüsünde yaşıyor, hassâsiyeti de ona göre oluyor. Şüphesiz ki sadece kendi acılarını düşünüp başkalarının acılarını gözardı etmek, vicdana, imana ve insanlığa ağır gelen bir cürümdür. Seriyy-i Sakatî de böyle bir anlık duygusuzluk hâline ömür boyu pişman olmuş, tövbe ve istiğfar etmiştir. O’nun yaşadığı dindarlık seviyesi, derinliği ve enginliği çok az müslümana nasip oluştur. Ne diyordu? “Bağdat’ta ölmek istemem. Çünkü bu insanlar benim hakkımda iyi zan sahibidirler. Korkarım ki toprak beni kabul etmezse herkese rezil olmuş olurum. Kabahatlerimden dolayı yüzümün kararacağından korkarak her gün birkaç defa aynaya bakarım. Keşke bütün insanların kalplerindeki bütün sıkıntı ve üzüntüler bende olsa (hepsini ben çeksem) de insanların hepsi rahat içinde olsalar.” İşte bütün insanlığı kuşatan yüce gönül!
Her mü’min, din kardeşinin derdini kalbinde hissetmeye diyaneten ve insaniyeten mecburdur. Mü’minlerin dertlerine bîgâne kalmak, bencilliktir, gâfilliktir. İman kardeşinin derdiyle dertlenip ona çareler aramak, mü’minleri birbirine kardeş kılan Hak Teala’nın hoşnutluğunu kazandıran çok büyük bir ictimâî ibâdettir. Bir kudsî hadiste Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ben’im rızâm için birbirini sevenlere, Ben’im için birbirlerine ikramda bulunanlara, Ben’im için birbirlerine samimiyetle îtimâd edip dost olanlara, akraba ve dostlarıyla irtibatını kesmeyenlere ve Ben’im için ziyaretleşenlere Ben’im de muhabbetim tahakkuk etmiştir.” (Ahmed, Müsned, V, 229). Bu İlâhî sevgiye en çok mazhar olanlar, Allah’ın kullarını sırf Allah için sevenler, Allah için onların dertleriyle dertlenenler olacaktır. Dünyanın dört bir tarafındaki muhtaçlara, muzdarlara, mazlumlara ve mağdurlara el uzatabilenler, en azından iniltilerine gözyaşlı dualarıyla imdât edenler de Allah’ın sevgisine mazhar olurlar.
Topyekûn bütün ümmeti seven Muhammedî kullar, çağlar farkıyla aynı ruhu, ümmet ruhunu yaşamışlar ve seslendirmişlerdir. Medine’deki Hazret-i Ömer, o dönem İslam topraklarının sınır boyu olan Dicle nehri kenarındaki bir koyunun sorumluluğunu hissederken, adaşı Ömer bin Abdülaziz de yatağında, suya düşmüş bir kuş gibi çırpınıp duruyordu. Onların bu merhametiyle hâllenmiş ve mes’uliyet şuuryla şuurlanmış olan Ebu’l-Hasen Harakānî Hazretleri de (ö. 425/1033): “Türkistan’dan Şam’a kadar olan coğrafyada birinin parmağına diken batsa, o benim parmağıma batmıştır. Birinin ayağına taş çarpsa o benim ayağıma çarpmıştır. Onun acısını ben hissederim. Bir kalpte hüzün varsa o kalp benim kalbimdir.” diyordu. Karadenizli sanatçımızın söylediği gibi:
“Erzurum’da kar yağsa, Rize’de üşüyorum
Malatya’da kar yağsa, Rize’de üşüyorum
Bir asker şehit olsa, yanup tutuşuyorum
Bir cana bir şey olsa, yanup tutuşuyorum.”
Harakânî’den yüzyıllar sonra gelen, modern asırların muzdarip ruhu, ümmetin dertlisi Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri (ö.1960) de: “Âlem-i İslam’a indirilen darbelerin en evvel kalbime indiğini hissediyorum.” demişti ve bütün hayatını müslümanların ve insanlığın iman davasına ve İttihad-ı İslam’a hizmetle geçirmişti. Ve ümmetin ızdırabıyla muzrdarip şâir-i şehîrimiz Mehmet Akif Ersoy da aynı diğergâmlıkla meşbu bir hissiyâtla şöyle nazmetmişti:
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim
Adam, aldırma da geç git, diyemem aldırırım
Çiğnerim, çiğnenirim hakkı tutar kaldırım!
Yine aynı Mehmet Âkif, Hz. Ömer’in, bütün müslümanların hilafet işini üstlendiğinde sergilediği mes’uliyet şuurunu, şu şekilde dizelere dökmüştür:
“Kenar-ı Diclede bir kurt kapsa koyunu,
Gelir de adl-i ilâhi Ömer’den sorar onu!”
Müslüman idarecilerde, bu sorumluluk bilinci olsa, müslümanların birliği ülkesel çapta da olsa vücud bulmuş olurdu. Sorumsuzluk ve lâyüs’ellik ile kendilerini ümmetin üstünde adeta tanrısal bir dokunulmazlık ve sorgulanamazlık tahtında gördüklerinden, hilafet-i Muhammediye’den bir behreleri kalmamıştır.
İslâm tarihinde beşinci râşid hâlife kabul edilen Ömer bin Abdülaziz de aynı sorumluluk bilincini ve duyarlılığı sergilemiştir ki, muhtereme hanımı Fâtıma anamız şöyle anlatmıştır:
“Birgün Ömer bin Abdülaziz’in yanına girdim. Namazgâhında oturmuş, elini alnına dayamış, durmadan ağlıyor, gözyaşları yanaklarını ıslatıyordu. Ona, niçin bu hâlde olduğunu sordum. Şöyle cevap verdi:
«-Fâtıma! Bu ümmetin en ağır yükü benim omuzlarımda. Ümmet içindeki açlar, fakirler, hasta olup da ilaç bulamayanlar, giyecek elbisesi olmayanlar, boynu bükük yetimler, yalnız başına terk edilmiş dul kadınlar, hakkını arayamayan mazlumlar, küfür ve gurbet diyârındaki müslüman esirler, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çalışma tâkatinden kesilmiş muhtaç yaşlılar, âile efrâdı kalabalık olan fakir âile reisleri… Yakın ve uzak diyarlardaki böyle mü’min kardeşlerimi düşündükçe yükümün altında eziliyorum. Yarın hesap gününde Rabbim bunlar için beni sorguya çekerse, Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- bunlar için bana itâb ve serzenişte bulunursa, ben nasıl cevap vereceğim?!..»” (İbn-i Kesîr, 9/201).
Ümmet-i Muhammed’in derdiyle dertlenmeyen Hz. Muhammed’in ümmetinden olur mu? Mü’min, öteki, rakib veya hasım gördüğü diğer mü’min kardeşlerinin uğradığı zulümlere ve gadrlere üzülmezse, onların mağduriyet ve mazlumiyetleriyle dertlenmezse, kendisi ne halde olur? Peki sadece dertlenip üzülmekle yetinse, fiilen yapabileceği şeyleri yapmazsa hâli nice olur? Gerçek mü’minlerin kimler olduğunu binlerce hadis-i şerifiyle haber veren Cenab-ı Peygamber, bunlardan birinde mü’minleri şöyle tasavvur etmiştir:
“Mü’minler birbirlerini sevmekte, merhamet etmekte ve korumakta bir vücûda benzerler. Vücûdun bir uzvu hasta olduğunda, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” (Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66). Çünkü “Mümin, mümin kardeşi için birbirine sımsıkı kenetlenmiş tuğlalardan oluşan bir bina gibidir.” (Buhârî, Edeb, 36, Salat 88, Müslim, Birr 65). Bu kenetlenme ve bütünleşme sırrıdır ki “Allah Teala, kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı / üst üste konulan kerpiçler gibi saf bağlayarak mücahede edenleri sever.” (es-Saff, 4).
Evet, mü’minler birbirini tamamlarlar, yekdiğerleriyle kendilerini tamamlarlar. Camide omuz omuza saf tutsalar bile birbirini tekfir-tadlil ederek kalpleri ayrışanlar, ötekileşenler ne kadar mü’mindirler? Ümmet derdinin sebebi ümmet sevgisidir ki bu, Ümmet Peygamberi’nin en büyük idealidir, ümmetinden istediği en büyük intizarıdır. Mezkur hadisin diğer bir rivayeti şöyledir: “Birbirlerine acımada, birbirlerini sevmede ve birbirlerine şefkat göstermede mü’minlerin tek bir vücut gibi olduklarını görürsün! (İslam vücudunun) bir uzvu muzdarip olduğu takdirde, diğer kısımları da uykusuz kalıp ateşler içinde onun ıstırabını duyarlar.” [Müslim, Birr, 66]. “Böyle görürsün” diyor. Ah keşke mü’minleri birbirine böyle düşkün görsek, tıpkı Peygamberleri’nin ümmetine düşkünlüğü gibi! Daha doğrusu bizler böyle ümmet düşkünü olabilsek… Rabbimiz ”Müminler ancak birbirlerinin kardeşidirler.” (Hucurat, 10) buyurmuş. Bu âyete inanıyoruz, âmennâ. Fakat layığınca amel etmiyoruz, orası da bir gerçek. Müslümanlar olarak maalesef ve meatteessüf iman kardeşler olamadık, bir aile gibi yekvücud olamadık!
Olamadık, çünkü imanlarımızda sorun var. Ne demişti Peygamberimiz: ”Yemin ederim ki, siz iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size, yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir iş göstereyim mi? Aranızda selâmı yayın.” (Müslim, Îmân, 93). Selâmın manasını kaybetmiş olanlar, lafzını söyleseler ne değişir ki! Mü’minler arası selam, emniyet, güven bu kadar zayıfken, sözlü selam değil, selamın özüne, müslümanlığın hakikatine, silm ü selamete ihtiyaç var, mü’minliğin aslına, emn ü emana, inanılır ve güvenilir olmaya ihtiyaç var. Yine ne diyordu İnsanlık Peygamberi: “Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez.” (Buhari, Mezalim 3; Müslim, Birr 58). Peki ya zulmediyorsa, zulme uğrayanı da yardımsız bırakıyorsa?
Bu hadis-i şerifleri okumak, ancak mü’minlerin kalplerini harekete geçirir. Ne buyuruyordu Ümmet Peygamberi: ”Bir kul, din kardeşinin ihtiyacı için çalıştığı müddetçe, Allah da o kulun ihtiyaçlarını görmeye devam eder.’’ (Müslim, Zikr 37-38; Taberanî). Bilhassa mahşer günü çok ihtiyaç duyulur. Allah’a ve kullarına karşı hiçbir kötü zan içermeyen “bir kalb-i selîm ile Allaha gelenler ancak (mahşerde) fayda görürler.” [Şuarâ, 89].
O sebeple sen sen ol, ey kalbim! Selîm ol! İçinden ümmet sevgisini ve ızdırabını eksik etme! Bil ki, bil ve kork ki, kork ve titre ki: “Allâhʼı unutan, Allâhʼın da kendilerini unutturduğu kişiler gibi olmayın…” (el-Haşr, 19) âyet-i celîlesinin anlam katmanlarından birisi de şudur: Allah’ın kullarını unutanlara Allah da kendilerini unutturur, başkalarına da unuttururur ve mahşer gününde de kendisi ‘unutur’, yani unutmuş gibi yapar, muhatap almaz, yüzüne bakmaz.
Müslümanlara karşı kalbini kötü hislerden, heveslerden, hesaplardan uzak tut; müslümanları sevmeye, saymaya alıştır ki kaynaşabilesin, İslam bünyesinin bir hücresi olabilesin veya kalabilesin. Kalben-ruhen hücresi olmadığın bünyeye âit de değilsindir. Kalbin nerede atıyor? Hicaz’da mı, Avrupa’da mı, Amerika’da mı, Moskova’da mı? Ruhun hangi ruhlara aşk, iştiyak ve özlem duyuyor? Enbiyaya ve evliyaya mı, ehl-i felsefe ve ehl-i dünyaya mı?
Belki de müslümanlar birbirine muhtaç oldukça, ihtiyaçları şiddetlendikçe, bu ihtiyaçtan özlü sevgi doğacak, sevgiden birbirine yönelecekler. İman kardeşlerinin dertleriyle dertlenecekler, dâhilî-hâricî düşmanlara karşı el ele, gönül gönüle, sırt sırta verecek, omuz omuza duracaklar. Birbirleriyle hemhâl olacaklar, birbirleriyle kenetlenecekler, örülmüş sıralı tuğlalar gibi dizilerek sapasağlam binalar oluşturacaklar. Öyle ki adeta tek bir vücudun âzâları gibi uyumlu, ahenkli, hikmetli ve yararlı olarak birleşecekler, bütünleşecekler, özdeşleşecekler. Amin!
Sözlü birlik dualarından bin kat daha gerçekçidir, birbirine muhtaç eden şiddetli ihtiyaç duası, fiilî duası, yeter ki birlik niyeti olsun. Birbirine ihtiyaç duydukça insanlar yakınlaşır, ihtiyaç bittikçe uzaklaşır, müstakil yaşarlar; fertler gibi toplulukları da ihtiyaç yaklaştırır, istiğna mesafeli yaşatır. Birbirine ihtiyacın şiddeti ölçüsünde eşler, aileler, akrabalar, köylüler, kentliler, bir millet, bir ümmet, bir insaniyet birleşirler.
Sözün özü şudur: Doğarsa, birbirlerine ihtiyaçlarının şiddetinden müslümanların birliği doğar ve ihtiyacın şiddeti, İslam Birliğinin de mayası olur inşallah.
İmanı zayıf mü’minleri, müsmanlığı zayıf müslümanları bir araya getirebilecek olan imanları veya dindarlıkları değil, insanlıklarıdır. Müslümanlardaki Müslümanlık damarı değil, insanlık damarı aralarında bir ittifak kurmalarına yol açacaktır. Çünkü Müslümanlıkları, İslam ittihadını gerçekleştirmeye yetecek kuvvette değil. Müslümanların yaşadıkları insanlık dramları, faciaları, katliamları, sömürüleri, ‘artık yeter’ denilen sınıra ulaştığında, varolmak için ittifaktan, belki de ittihaddan başka çarelerinin kalmadığını anladıkları anda birbirlerine yöneleceklerdir, kucaklaşacaklardır ve kenetleneceklerdir.
İslam toplumları eninde-sonunda bir şekilde ittihad edecekler amma, siyasî/idarî liderleri bu birleşmeye mâni oluyorlar. Çünkü liderlerin ipleri, ya dışardaki mihrakların (çoğunlukla küresel siyonizmin) elinde; ya da kendi içlerindeki egolarının… İslam liderleri, birgün nefislerinden özgürleşir ve iradelerini ellerine alırlarsa, işte o zaman, ümmetin birliğine öncülük edebilecek ehliyete erişmiş olacaklardır.
Varolan İslam Ülkeleri İşbirliği Teşkilatı, o ayrı bir bahistir. Bu haliyle ordan birşey çıkmaz.
Diriliş şâiri ve mütefekkiri merhum Sezai Karakoç’un (ö.2021) bütün Müslümanlara birleşme çağrısı yapan şu sözlerini üzerinde dura dura okumak ve anlamak için aynen iktibas ile hitam-ı misk etmek istiyorum:
“Müslüman, şuurlaş. Çileleş ve şuurlaş… Komünizmin senin insanını eritmek için nasıl arılar ve karıncalar gibi çalıştığını gör ve bu ağı parçalamak için şuur kılıcını keskinlet. Hıristiyanlığın, kendi ülkesindeki yenilgisini senin ülkendeki zaferle kapatmaya çalışan Papalığın ihtirasını sez. Şuur yığınağı yap. Doğuyu, batıyı tanı. Geçmişi iyi bil ve geleceği iyi düşün. Zamanın her atomunda tarih dolduran bir av yap. Şuurlaş, şuurlaş, öyle şuurlaş ki, dıştan gelen her yıkış planının daha ilk maddesi açıklanmadan, sen son maddesini söyliyeceksin.
Müslüman, birleş. Bir tek el, bir tek gövde ol. Bir tek şuur ör. Sımsıkı birliğe ermeden, lamban yanmaz. Tüten bacalar, akşamları yanan lambalar, oda ışıkları, hep aynı ailenin bacaları ve lambaları gibi olsun.
Erdemlikte en yüce olmalısın ki peşin hükümle seni aşağı görmeye gelen kendi aşağılığını görsün. Müslüman, İslamı öyle sağ ve diri, canlı yaşa ki, seni öldürmeye gelen sende dirilsin.” (Sezai Karakoç, İslamın Dirilişi, Diriliş Yayınları, İstanbul, 1977, s. 56-57.)
Musa Hûb
14 Aralık 2015 Pazartesi
Ümraniye / İstanbul

