Dr. Musa HûbDüşünceİlimOcak '26

Dinî hayatı çok zengin gelenekler ile zenginleştirerek yaşayan ve yaşatan Osmanlı İslam Kültürü’nün izlerini takip ederken karşımıza çok manidâr örfler çıkmaya devam etmektedir. Bunlardan bir tanesi de Osmanlı Medine’sinde Mi’rac Mevsimi yapılan “Hacc-ı Nebi” kutlamalarıdır. Evet yanlış okumadınız: Osmanlı Medine-i Münevveresinde Mi’raç kandili zamanlarında yapılan Hacc-ı Nebi kutlamaları. Bu kutlamalardan bizi haberdar eden Hüseyin Vassaf Efendi’den ilgili bahisleri iktibasla umumun bilgisine, tefekkürüne ve istifadesine açarken, kullandığı dili aynen korumayı tercih ettik. İhtimal, bazı okuyucuların anlamak için lügata bakma ihtiyacı duyabilecekleri bu metni orijinal üslubundan okumanın da kendine mahsus bir zevk-i âlîsi ve bir şevk-i amîkı vardır ki, biz bu zevk ü şevki unutmaya yüz tutmuş bir okuyucu kitlesine böyle bir fırsatı sunmayı tercih ettik. Dedikten sonra sözü sahibine bırakalım:

“Pîr-i ma’âlî semîr-i tarîk-ı Celvetî Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri (k.s) Mi’rac leyle-i mes’ûdesi hakkında Sultân Ahmed Hân-ı Evvel Hazretlerine yazmış oldukları mektûbda gecenin fezâ’ilinden ve esrarından bahs eder ve der ki:

“Receb-i şerifin 27. Gecesi mi’râc-ı Muhammedî ile’l-makâmi’l-Mahmûdi’l-ahadîdir. Ta’zîm ve tefhim lâzımdır. Harâmeyn ehli kemâl mertebede ri’âyet ederler.” Hazretin işaret ettiği riâyetin ne olduğunu, bu nakli verdikten sonra Hüseyin Vassaf Efendi (d.1871-v.1929), Süleyman Çelebi merhumun Mevlid-i Şerif’ine yazdığı Gülzâr-ı Aşk isimli eserinin Mi’raciye Şerhi’nde ağdalı bir dille şöyle açıklığa kavuşturmaktadır:

“Ahâlî-i Harâmeynin Bu Leyle-i Mukaddeseye Ri’âyeti: Harâmeyn-i muhteremeyn ahâlî-i kiramı bu leyle-i mes’ûdeye pek ziyâde hürmet ederler. Bu leyle-i mes’ûdeyi harem-i şerîf-i nebeviyyede imrâr etmek ve nâ’il-i mesûbât-ı bî-şümâr ol¬mak emniyye-i şefâ’at-hâhânesiyle Mekke-i Mükerreme’den her sene Şehr-i Receb’de bir a’zam kafile teşkîl olunur. Ve şehr-i Receb’in 23’ünde Medîne-i Münevvere’ye vâsıl olmak üzere yola çıkarlar ki bu kafileye “Recebeyn” kafilesi der¬ler. Bu kafilenin sûret-i visal ve ziyaretini beyânen Hz. Şeyh Sünbül Sinân-ı Halveti hangâhında zâkirbaşı iken irtihâl-ı dâr-ı beka eyleyen mazanne-i kiramdan Şikârîzâde el-Hâc Ahmed Efendi Tayyibetü’l-Ezkâr’ında buyurur:

“Ma’lûm ola ki Receb-i Şerifin on ikinci gecesi ehl-i Medîne Hz. Seyyidinâ Hamza (r.a.)’nın (‘amm-i Resuldür) Medîne-i Münevvere’ye bir buçuk sâ’at mesafede Cebel-i Uhud kurbunda müstakil bir türbe-i şerifleri civarında çadırlar kurarlar, şenlikler ederler. Hz. Hamza’yı ziyaret ederler. Receb’in 23’ünde Mekke-i Mükerreme’den Recebeyn kafilesi de gelir. Ve etraftan güruh güruh ‘urban cem’ olur. Medîne-i Münevvere’de üç gün üç gece bir cem’iyyet olur ki Hac vaktindeki kalabalıkdan ziyâdedir. Medîne-i Münevvere inil inil inler. Hecinler ile evlat ve ‘ıyâli beraberinde Yemen’den, Tâ’if’ten, şarktan, Yenbû’dan daha nice kabâ’il gelir. Her birinin gözlerinden yağmur gi¬bi yaş akarak ve kasâ’id okuyarak ve “es-Salâtu ve’s-selâmu ‘aleyke yâ şefi’a’l-muznibîn yâ Resûlallâh el-emân. (Salât ve selâm üzerine olsun ey günahkârların şefaatçisi, ey Allah’ın Resulü emân ver.)” diye feryâd ve figân ederek Harem-i Şerife dâhil olup yüz¬lerini sürerek huzura varır. Ve ‘atebe-i sa’âdete sarılıp bir mertebe bükâ ederler ki insân mütehammil değildir. Bir adamın kalbi taş gibi olsa yağ gibi erir.

Bu üslûb üzere üç gün üç gece Harem-i Şerifin içinde halka halka huzura karşı otururlar, içlerinden birisi el-hân-ı ‘Arabî ile medh-i Resule başlayıp bir miktar okuyarak yine başlarlar. Cümlesi bir ağızdan bükâ ederek (ağlayarak) “Merhaben bike yâ Muhammedi Merhaba, merhaba fi merhaba, yâ hilâl hel min vadi’l-kubbâ yâ men ezhara’d-dîne ve nebâ” diye niyaz ve tazarru’ ve istirhama başlarlar. Harem-i Şerifin içinde hâzır olanların vücûdları bilâ-ihtiyâr lerze-nâk olup, her bir mûyu ok gibi libâsından dışarı çıkacak gibi olur. Gözlerinden akan yaş ta’bîr olunamaz ve kimse takat getiremez. Herkes mehbût olur. Üç gün üç gece bu hâl üzere geçer. Dördüncü gün akşamı ki mi’râc gecesidir. Ba’dehu salâtü’l-‘asr (bâbu’r-rahme) o günde huzura karşı bir kürsî konulup, mu’cize-i Nebeviyye ve mi’râc-ı Muhammedîyi mübeyyin manzumeler kıra’at olunur. Cümle eşrâf-ı belde hâzır olurlar. Ha¬rem-i Şerifin içi dışı ve meydân bir dolar ki iğne atsan yere düşmez. Güneş gurûb edin¬ceye dek salât ve selâm ile ve bu suretle vakit geçirilir. Bir mehâbetli meclis olur ki vasfa gelmez.

O gece tâbe-sabah ‘ibâdet ile imrâr-ı vakt edi¬lir. Şafak vakti salât-ı fecri edâ ederler. Hecîn ile gelenler yine hecinlerine süvâr olup “el¬veda’ yâ Muhammed elvedâ’” diyerek tazarru’ ve niyaz ederek kasideler okuyarak gi¬derler. Kafile kafile herkes dağılır. Memleketlerine ‘azîmet ederler. Ertesi gün Medîne-i Münevvere tenhalaşır. Elsine-i ‘Arab’da buna Hacc-ı Nebî ta’bîr ederler. Cenâb-ı Hak kalbimizde ‘aşk-ı Resûlu’llâhı ânen-fe-ânen müzdâd buyursun. Âmîn.” [Hüseyin Vassaf, Mevlid Şerhi (Gülzâr-ı Aşk), s.440, 442, Hzly: M. Tatçı, M. Yıldız, K. Üstüner, Dergah Yayınları, İstanbul, 2006].

Elbette bugün hiçbir kandil gecesinde ne Medine’de, ne de Mekke’de böyle bir gelenek bulunmaktadır. Müslümanların güzel bir örfü olarak yüzyıllarca yapılagelmiş nice vesile-i hayırlar gibi bu Hacc-ı Nebî namındaki âdet-i müstahsene de kaldırılmıştır, tıpkı kaldırılan türbeler gibi, tıpkı Cennetü’l-Bakî’deki Sahabe kümbetlerinin taş taş devrilmesi ve yerlerine ‘uyduruktan birer taş’ konularak, içinde onbini aşkın sahabinin yattığı o mübarek kabristanın bir tek yeşil otun bile bulunmadığı kocaman bir “taş tarlası”na döndürülmesi gibi… İçimizi dağlayan bu acı manzara karşısında duygularımızı ifadeye yine Mehmet Akif merhum yetişiyor:

Umar mıydın, o taş taş devrilen, bünyân-ı marsûsun,

Şu vîran kubbelerden böyle son feryâdı dem tutsun?

İşit: on dört asırlık bir cihânın inhidâmından

Kopan ra’dın, ufuklar inliyor, hâlâ devâmından!

Civarın, manzarın, cevvin, muhitin, her yerin matem

Kulak ver: çarpıyor bir mâtemin kalbinde bin âlem!

Ne hüsrandır ki: doldursun bugün tevhidin enkaazı,

O, hâkindan nebîler fışkıran, iklîm-i feyyâzı!

Yürekler merhametsiz, duygular süflî, emeller hâr;

Nazarlardan taşan manâ ibâdullâhı istihkaar.

Beyinler ürperir, yâ Rab, ne korkunç inkılâb olmuş;

Ne din kalmış, ne îman, din harâp, îman türab olmuş!

“Hacc-ı Nebî” ifadesi tabii ki örfî isimlendirmeden ibarettir. Nasıl ki Mekke’de Allah’ın evi ziyaret edilir, sa’y ve tavaf yapılır, Arafat’a çıkılır ve daha birçok menâsik yerine getirilerek külliyetli bir ibadet ifa edilir ki buna hac denir, o mevsimin dışında da umre yapılır. Öyle de Cenab-ı Hak Medine’de mini hac demek olan umre sevabını kazandıran bir ibadeti Hazreti Habîb-i Edîb’i lisanıyla ve fiiliyle dine vaz’ etmiştir. Şöyle ki: Yeryüzündeki en mukaddes mescid olan Mescid-i Haram’ın -ki bir vakit namaz, yüzbin vakit namaz sevabı kazandırır ve içinde makam-ı İbrahim bulunmaktadır- hemen altında kutsiyet noktasında ikinci sırayı tutan Mescid-i Nebi’nin –ki bir vakit namaz bin vakit namaz ecri kazandırır ve Efendiler Efendisi’nin makber-i şerifinin de tahtını taşımaktadır- de ziyaret edilmesi bizzat Rasul-i Ekrem’in ağzından pekçok fazilet ve vâridâta vesile olduğu açıkça ifade edilmiştir.

Kur’an’ın nassıyla, ilk günden takva üzerine kurulan Mescid-i Nebevî [Tevbe, 9/108] hakkında Rasul-i Ekrem: “Mescidim takva üzerine bina olunmuştur.” Buyurur ve onu ziyaretin faziletine dair pekçok müjdeler verir: “Mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram (Kâbe) dışında herhangi bir yerde kılınan bin namazdan hayırlıdır. Mescid-i Haram’da kılınan bir namaz da, diğer yerlerde kılınan yüzbin namazdan daha hayırlıdır.” Mescid-i Nebevî ki içinde bir Cennet bahçesi vardır. Hz. Peygamber: “Evimle (şimdiki kabr-i şerifiyle) minberim arası Cennet bahçelerinden bir bahçedir.” Buyurmuştur. Bugün Ravza-i Mutahhara denilen 200 metrekarelik yer, Mescid-i Nebevînin namaz ve dua için en gözde sahasını teşkil etmektedir.

Rasul-i Ekrem Efendimiz, hemen her cumartesi günü Mescid-i Nebevi’sinden kalkar, Kuba mescidine gider, orada namaz kılardı ve derdi ki: “Kim güzelce abdest alır ve başka maksatla değil, sadece namaz kılmak için Kuba Mescidine gelip iki rek’at namaz kılarsa, umre sevabı gibi sevap alır.” Görülüyor ki Medine’de umre sevabı kazandıran bir ziyaret ve ibadet amelini şer’an vaz’ eden Hz. Şâri’ Efendimiz’in hayat-ı seniyyelerinde ubudiyetin mi’racına çıktıkları bir günü de örfen “Hacc-ı Nebi” ünvanıyla değerlendirmeleri, Kur’an kıraatı, münacaat, tesbihat, evrad ü ezkar, vaaz ü nasihat ve mi’raciyeler ile ihya etmeleri pek hayırlı bir tes’îd olmuş imiş. Ne var ki günümüzde o gün ve gecenin Mi’rac olup olmadığı bile düşünülmeyecek kadar Medine’den silinmiştir, mi’rac gecesinin esamisi bile okunmamaktadır. Halbuki ne ifrata uçmadan, ne de tefrite düşmeden, vasat yol takip edilerek bir vesile-i hayır olarak istifade edilebilirdi.

Tarihte Cenab-ı Rasul’ün “Kim beni vefatımdan sonra ziyaret ederse, hayatımda ziyaret etmiş gibi olur.” “Kim sevap kastederek beni Medine’de ziyaret ederse, o benim (ahirette) komşum olur, kıyamet günü ona şefaat ederim.” “Kim ziyaretten başka bir haceti olmaksızın bana (ziyarete) gelirse kıyamet günü ona şefaat etmek üzerime hak olur.” [İbn Hacer, Telhis, II, 267] beyanları gibi onlarca hadis-i şerifin tevcih, teşvik ve tergîbiyle açılan yolda zamanla nice güzel adetler yapılagelmiştir. Hatta bazı alimler Hac veya umre için Hicaz’a gittiklerinde, sadece Efendimiz’i (sallallahu aleyhi vesellem) ziyarete niyet etmekle kalmamış, Mevlana Molla Camî gibi kimisi de seyahatinin Allah Resulü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) ziyaret etmekten başka bir amacının olmadığını tescil edebilmek için Medine’ye uğramayı hacdan ayırmış, Ravza’yı özel olarak ziyarete gitmiştir. [İbn Abidin, II, 627].

İşte… “Kim güzel bir sünnet/yol/çığır açarsa, o yolda gidenlerin sevaplarının bir misli de o açanın defterine yazılır…” hadis-i şerifine mazhar olabilmek için ümmet-i Muhammed mâbeyninde dinin ruhundan mülhem olarak geliştirilen örfî sünnet-i hasenelerden (müslümanların güzel adetlerinden) bir tanesi de Mi’rac mevsimi Medine’de gerçekleştirilen o sözkonusu ihya faaliyetleri idi. Mi’rac manasının ümmetin akıl ve kalbine içirildiği o tes’îd biçimleri idi. Din değildi, dinin bir emri de değildi; fakat dinin müsaade ettiği ve hoş gördüğü salih ameller cümlesinden idi. Şimdi ise yerinde yeller esmekte, Hicaz yelleri…

Bilvesile, saygıdeğer kâriîn-i kirâmın manevî huzurlarında adetâ rûberû olarak mübarek Mi’rac gecelerini tebrik ederken, diğer mü’min kardeşlerimize, ülkemize ve bütün ümmete de hayırlar getirmesini, büyük belalardan kurtuluş çarelerini gösteren ilhamlarla gelmesini, o Mi’raç Peygamberi aleyhi ekmelü’t-tehâyâ Efendimiz’i şefaatçi yaparak Cenâb-ı Zat-ı Akdes Hazretleri’nden diler ve dilenirim…(2007 / İstanbul)

 

 

 

 

 

 

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment