Ağustos '25DüşünceSedat İlhan

Herhangi bir konuyu ele alırken en evvel yapılacak olan şey, kavramlarımızı tanımlamak olmalı. Böylece anlaşabiliriz, anlaşılabiliriz. Herkesin hava gibi, su, ekmek gibi sürekli elinden, dilinden düşürmediği kavramlar olsa bile. Bunu yapabildiğimizce görebiliriz ki, çok farklı şeylerden bahsetme riskimiz her zaman için var imiş.

Çok üstenci bir giriş oldu. Sanki bilinmiyor. Kendimle çelişiyorum. Ne olacak şimdi? Nasıl döneceğim buradan?

Sanırım bazılarına takılıp kalıyorum. Fanuslarında yaşayanlar, küçücük akvaryumlarından okyanusu seyredenler, herşeyi bilenler, yüzme bilmedikleri halde olimpiyatlarda nasıl altın madalya alınabileceğini yazanlar, anlatma hastalığında kıvranıp duranlar,  etki alanlarında, alkışcıları ile birlikte mutlu mesut yaşayanlar…

Ne yazdım ben şimdi? Sanki bir bataklıktayım. Battıkça batıyorum. Kurtulmak için debelendikçe içimdeki çözümsüzlüklerim ortaya dökülmekte. Bu yazıyı silip atmak bir seçenek. Ama yapmayacağım. Kendimle yüzleşmeliyim. Formüllerimi tekrar ve tekrar gözden geçirip hayatı akışına yaşanabilir hale getirmeliyim. Tabii ki, kendim için. Diğerleri?

Offf ki of… Ne kadar da kilitlenmişim diğerlerine. Belki onlar su gibi akıyorlardır da ben henüz arayışta olduğum için bunu göremiyorumdur. Önyargılarım, çözemeyince suçlu arayışlarım, çözüm olmadığını bildiğim halde tırmalayıp duruşlarım.

Ama ey dostlar, haksız mıyım? Söyleyiniz bana, savaşları kim istiyor? Veya ne için?

Tanımlarımız dedik, nereye geldik. Nedenini, nasılını, sonraki adımını söylemesi kolay. Geçenlerde bir dost ile görüştük tekrardan. Ona önem veriyorum. Benim için bazı çözümler üretebilir. Birbirimize destek olabileceğimiz referanslar önerebilir mesela. O şikayet etti bir şeylerden. Tabii ki, ben de. Birşeylerin yolunda gitmediği aşikar. Anlaşıyoruz, bu güzel bir gelişme. Ama neyin üzerine? Şikayetler, yapılamayanlar, yanlış yapılanlar…

Birlikte hareket edemiyoruz, vesselam. Bu demektir ki, yakın bir zaman içinde savaşlar durmayacak. Acı ama gerçek… Yapayalnız, koskocaman dünyaya karşı, bazen kendimize rağmen vermiş olduğumuz mücadele, övülmeye değer olsa da sonuçsuz kalmaya mahkum. (Duygulandım.)

Konumuz kavramları tanımlamanın gereği idi. Yapalım o zaman. Savaş nedir? Devletlerin, aşiretlerin, grupların kavgası mıdır sadece? Ailemizde, annemizle, babamızla, kardeşlerimizle, eşimizle, çocuklarımızla, dostlarımızla verdiğimiz savaş mı daha vahşidir yoksa bombaların patladığı, ölenlerin kurtulduğu, kalanların aç susuz, korku ile ölümden kaçtığı veya ölüme koştuğu insanlık tiyatrosu mu?

Tanımlarımız… Aslında bizim konuya bakış açımız. Değerlerimiz, çözümlerimiz, görevlerimiz, şikayetlerimiz…

„Bu konuda çok fazlaca tanım yapılmış.“ Klasik söylemimiz. Herhangi bir konuya girerken yazılan, çizilen cümlelerimiz. Sonra, fazlaca yapılmış olan o tanımlardan bir kaç tanesini ön plana veririz. En doğru olanları bunlar mıdır? Neden tüm insanlık kabul etmiyor? En azından çoğunluk etmeli değil mi? Sorular, sorular, sorular… Sanki savaşlarımız da buralarda bir yerlerde.

Din nedir? Tanımlayalım o zaman, deneyelim. Herkesi kapsayan bir düşünce ufkuna ulaşabilmek gayretiyle. Dengelerimizi tekrar ve tekrar gözden geçirerek. Hepimiz için, hep birlikte yaşanabilir bir dünya için. Sizlerin katkıları ile tamam olabilir ancak. Umarım, beklerim.

En genel tanımıyla „Din bir inanç sistemidir. Bu nedenle tartışılamaz. İnsanlar bilemediklerini bilmek, korktuklarından emin olabilmek için dine ihtiyaç duyarlar.“ demiş olsak ne kadar yanılırız?

Özel anlamda ise her insana göre din tanımı değişecektir. Çünkü kendi farkındalığınca dünyaya anlam yükleyecek ve Yaratıcı’yı da kendisince bilecektir.

Yaratıcı’nın mutlak kudret sahibi olmasını gerektiği kadar tefekkür edebilirsek ve hayatın içinde anlamlandırabilirsek ulaşabileceğimiz düşünce ufkunda din, insanın kendisi ile yüzleşmesinin, kendisini tanımasının, tanımlamasının, yapılması gerektiğine inandıklarını gerçeklemek üzere gayret edebilmesinin yoludur. Her insanın kendisine özeldir. Çünkü her insan Yaratıcı ile direkt ve yalnız olarak muhataptır. Örnek alınacak mürşidlerin olması bu realiteyi değiştirmez. İnsan, bu yolculuğunda bir yandan Yaratıcı’nın huzurunda diğer yandan insanların arasında, onlardan birisi olarak hayatına devam eder.

Sanki birilerinin, „Böyle ucu açık tanım mı olur?“ dediğini duyar gibi oluyorum. Onlara şunu sormak istiyorum. Yaprağın rengi nedir? Yeşil mi, kırmızı mı, sarı mı, kahverengi mi, siyah mı? Bir an için ezberlerimizi bırakalım isterseniz. Doğaya bakalım ve doğamızı konuşalım…

Söylemek yetmiyor. O kadar boşum veya o kadar doluyum işte…

Sedat İlhan

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment