İyi ki iç sesimiz var. Ne büyük bir nimet!
Yoksa ne kadar sıkıcı olurdu hayat.
Gerçi bazen çok konuşuyor, sus desen de susmuyor ama olsun, yine de güzel.
O olmasaydı kiminle sohbet ederdik yanımızda kimse yokken? İnsan önce kendine yoldaş değil mi? Can yoldaşı…
Kendi iç sesi olmalı insanın. Sanki Cenâb-ı Allah insanın içini, kendine can ikizi yapmış. Tâ ki dağ başında, ıssız bir adada ya da küçücük bir odada tek başına yaşasa bile yalnızlık çekmesin, arkadaşlık etsin kendisine.
O sesin ne ismi var, ne cismi… Su gibi belki, duygularımızın şekline șemaline giriverir. Kızılderililerin dumanla anlaştığı gibi ıssız ve yalnız dağların dumanıyla konuşur, onların derdini dinler, kendi derdini anlatır.
Bazen bir hayvanın, bir kedinin veya bir köpeğin gözleriyle bakışır, iki sessiz lisan birbiriyle söyleşir, dertleşir.
Bazen de çiçeklerle, ağaçlarla, yapraklarla konuşur içimiz, insanların birbirine olan aşkından daha büyük aşklar olduğunu fısıldarlar birbirlerine. Çünkü Allah’ın yarattığı her bir canın kutsal olduğunun farkında olmaktan ve onların sevgisiyle dolmaktan daha büyük bir aşk olabilir mi?
İç sesimiz, o kadar hızlı ve o kadar güçlü ki… Bazen hava gibi bütün gökyüzüne ulaşır, yıldızlarla hasbihal eder. Oradan ötelere geçer, semâvâtın cidârını aşar, arş-ı a’lâya ulaşır, Mevlâ’sıyla söyleşir.
Bazen de bir anda dünyayı dolaşır, yüzlerce kilometre uzağa varır, uzaklardaki kimsesine içini döker, satırsız mektuplar yazar, içinin hasretlerini sevgi zarfına koyar, gözyaşıyla mühürler, gönül postasıyla gönderir. O mektubun mümkün mü adresine ulaşmamış olması? Telepati de böyle bir şey olmalı; iki gönül arasındaki mesafesiz söyleşi..
Acaba hayvanların da kendi kendilerine konuştukları iç sesleri var mıdır? Belki de bir deniz anasının okyanusun derinlerinde ağır ağır yüzerken hissettiği huzur da bir tür iç sesidir. Ya da bir balığın…
Öyle olmasaydı bir erkek baykuş, eşi uyurken düşmesin diye ona yastık olur muydu? Veya bir baba penguen kuluçkadaki yumurtayı kısa bir süre dahi olsa ayaklarından indirmeden, sadece ayaklarını sürükleyerek birkaç metre ilerlemek suretiyle hareket ederek, küçük kuyruklarını ayak gibi kullanıp topuklarının üzerinde durup dinlenerek ve bu hareketleri sırasında ayak parmaklarını yukarı doğru dikerek yumurtanın buza değip donmasını önleyerek ve sindirim sistemini bloke ederek 65 gün boyunca aç kalmayı nasıl başarırdı?
Hatta Yunus (as) balığın karnındayken, onunla bu şekilde konuşmuş olabilir. Ne demiştir acaba balık ona? Belki teselli etti, belki biraz da azarladı kim bilir? “Dayanamadın değil mi Rabbinin sana verdiği görevin zorluğuna?” diye payladı. Sen böyle yaparsan, diğer insanlar sıkıntıyla karşılaşınca nereye kaçsınlar, dedi belki. Hatta, “Bak ben bütün ömrümü şu karanlık suların içinde gün ışığına hasret geçiriyorum, ya ben ne yapayım, isyan mı edeyim?” dedi belki de…
Peygamber Efendimiz (asm) kendisine gelip sahibinden şikayet eden deveyi dinlerken de onunla bu iç sesle konuşmuş olmalı. Süleyman (as) ordusuyla geçerken; “Karınca vadisine geldiklerinde, onları gören bir karınca: ‘Ey karıncalar, haydin yuvalarınıza girin. Süleyman ve orduları, sizi farketmeyerek ezip çiğnemesinler!” (Neml, 18) diye seslenen karıncanın sesi de onun iç sesiyle yaptığı gönüller arası konuşma sesi olsa gerek.
Aziz Peygamberimizin (asm) nübüvvetten önce beş yıl boyunca insanlardan uzaklaşıp Hirâ mağarasına uzlete çekilerek Cenâb-ı Allah’ı tefekkür etmesi de Rabbiyle bir nevi iç konuşmasıydı denilebilir. Hatta belki de hiç kelimesiz bir musahabeydi Rabbiyle, sohbetti onunkisi. Çünkü henüz vahiy almamıştı ve hissiyatıyla Allah’a yönelmişti.
Yusuf (as) o iç sesiyle mücadele etmemiş miydi, Züleyha’dan kaçıp kurtulmak için kapıya koşmadan önce? “Şüphesiz kadın ona kastetmişti. O da eğer Rabbinin kesin kanıtını görmemiş olsa idi kadına kastedecekti. İşte ondan kötülüğü ve çirkinliği böylece engelledik. Doğrusu o bizim ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandır.” (Yûsuf, 24). “Kim de, Rabbinin huzurunda duracağından korkar ve nefsini arzularından alıkoyarsa, şüphesiz, cennet onun sığınağıdır.” (Nâziât 40-41).
Dilsiz rüyalarımızın da böyle bir iç sesi yok mu? Demek ki konuşmak için illa dile gerek yok. İnsanın asıl içindeki sesidir kendisi. Dışa yansıttığı, belki de allanıp pullanmıș fotoğrafıdır sadece içindeki sesinin. Gerçekte insanın iç sesinin dışa yansıyan kısmı, başkalarına söylediği sözlerden ziyade davranışlarıdır, bakışlarıdır, yansıttığı enerjisidir, vücudunun dilidir.
O yüzden olmalı, Yâsîn suresinde bunun müșahhaslașmıș hali olarak “O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder.” (Yâsîn, 65) buyruluyor. Dağların, taşların, kurtların, kuşların, canlı cansız ne varsa Cenâb-ı Allah’ı zikretmeleri de o içlerindeki öz sesleridir muhtemelen.
Yeryüzünde yaşayan milyarlarca insanın her birinin bütün içindeki sesleri, konuşmaları, feryatları, duaları, istekleri, arzuları, öfkeleri, iblislikleri duyan bir Rabbimiz var. Latîf ism-i şerifinin bir manası da bu olmalı…
İçimizdeki sesimiz ya nefsânî bir sestir ya da vicdânî. Nefsânî sesimiz bize nefsimizin hoşuna gidecek şeyleri fısıldar durur. İşte o anda şeytanın vesveseleri de devreye girer ve insana yaptığı şeyler güzel görünür. Bu aşamada insana günah bile zevk verebilir. Kişi içindeki o nefsânî sesi o anda susturabilirse meleklerin konuşması devreye girer ve onu düşündüğü yanlış şeyden vazgeçirtir veya güzel olana yönlendirir. Cehennem üzerine kurulmuş sırat köprüsü misali, içindeki ses azıcık yalpalarsa onu gayyâlara düşürür. Ama kıldan ince, kılıçtan keskin o dosdoğru yolunda yürümek için çabalarsa cennetlere ulaştırır. Uçuruma gerilmiş ip üzerinde yürüyen bir ip cambazından farklı değil, hayatta salih kul olma çabamız.
“Eğer şeytan, bir dürtüş ile seni dürtecek olursa hemen Allah’a sığın. O, her şeyi duyandır, her şeyi bilendir.” (Fussilet, 36) âyeti şeytanın aslında ne kadar güçsüz olduğunu gösteriyor. Eğer şiddetle bir kere hayır diyebilirse iç sesimiz, tekrar artık yaklaşmıyor bize o anda. Peygamberimizin (asm) buyurduğu ‘büyük pehlivanla savaş’ tam da bu işte… İçimizdeki melek ve şeytanımızın mücadelesi; bizi iyi insan veya kötü insan yapan kantar, terazi…
Peygamber Efendimiz (asm) gibi şeytanımızı müslüman edemesek de, en azından yüce Allah’ın hoşnut olmayacağı kötü veya uygunsuz duygu, düşüncelerden arındırabiliz iç sesimizin dilini. Çünkü hani “dilin kemiği yok” derler ya, iç sesimizin de konuşma sınırı yok. Onu terbiye ve ıslah edip tertemiz sözler söyletmek, seksen yaşındaki alzheimer hastası huysuz bir ihtiyara laf anlatmaktan daha zor olsa gerek.
“Kim ki Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa ya hayır söylesin ya da sükût etsin.” diyen sevgili Peygamberimiz (asm) iç sesimizin nasıl olması ve dışa nasıl yansıması gerektiğini ne güzel özetlemiş! Madem gönlümüz Cenâb-ı Allah’ın nazargâhı ve O’nun istiâb edip yerleştiği yer.. Öyleyse gönül evimizi tertemiz tutmalı, çerden, çöpten, öfke, kin, nefret, hırs ve haram duyguların bataklığından arındırıp Cennet bahçesine döndürmeliyiz ki, Rabbimizi kalbimize buyur edebilelim.
“Payımıza sükut düştüğünden beridir, kalbimizin sesini daha bir güzel duyar olduk.” diyen Necip Fazıl merhum, pek çoğumuzun hissedip de ifade edemediği içimizin o meleksi güzelliğini anlatmış, nice sessiz yüreklerin tercümanı olmuş.
Prof. Dr. Osman Müftüoğlu bir yazısında, “İç sese dikkat etmek çok ama çok önemli bir nokta. İç sesinizden uzaklaştıkça can sıkıntınız artıyor, can sıkıntınız yoğunlaştıkça da bedensel ve ruhsal bir dizi psikolojik sorun birbiri ardına patlıyor.” diyor.
Demek ki kendisiyle barışık ve iç huzurunu yakalayabilmiș insanlar, nerede olursa olsunlar, kendi iç sesine kulak verip kendi kendisiyle hoş sohbet edebilen insanlar. Belki de yaşam mücadelesi, kötülük ve sıkıntılara karşı galibiyet böyle kazanılıyor. Mutluluk ve uhrevî saadet böyle yakalanıyor. Şartlar ne olursa olsun.
Evet, iyi ki iç sesimiz var!
Ayşe Betül Demir