“Çanakkale’den Kaçanlara -İngilizlere-”, nr. 5 [Şubat 1331]
Sizlerde fakat sade hayânın adı varmış.
Türk’ün kanı etmiş de temas öyle kızarmış
Tarihinizin çehre-i bî-his ü hayâsı!
Askerleriniz fenn-i firârın ulemâsı!
Bir şâibe şeklinde duran öyle denizde?
Nâmusunuzun derbeder enkâzını biz de
Askerleriniz zannediyor aldanıyorduk!..
Biz kavmini millet, seni devlet sanıyorduk!
Mithat Cemal
[Harp Mecmuası, Sayı: 5, s.68, 1915-1916]
Modernitenin Hayasız Fotoğrafları
Çağın çatlamış ar damarından akan kanlarla yazılmış bir yazı, bir yazıt, bir kitap, bir kitâbe kaleme almak istemiştim, tâ akıl, kalp ve vicdanlar harekete geçsin, biraz daha duyarlı hale gelsin ve alıcıları tam açık vaziyette okusun okuyacaklarını, düşünsün düşüneceklerini, duysun duyacaklarını ve alsın alacağı kaderdenk kararları, işbu hayâ hâlinden, iffet kelamından. “Şöyle ki” diyelim ve elimize aldığınız neşter kalemiyle bir miktar iç yaralarımızı kanatalım, daha doğrusu kanayan yaralarımızdan damlayan kanlarla satırlara, satırlardan sadırlara geçecek kanlı bir resim çizelim; hâl-i pürmelâl bir çağa maruz kalmış bir insan evladı olarak, büyüklüğün kirliliğinden arınıp çocukluk saflığına dönmek için, yeniden insan olmak için, ibnü’l-vakti, yani çocuğu olduğumuz vaktin ibtilâsından muzafferen kurtulmak için.
Bakışlarımızı kendi özel dünyamızdan, içinde yaşadığımız genel dünyaya yöneltir isek, g/özlerimize görünen manzaradan hareketle diyebiliriz ki: Günümüz dünyası, bir bakıma Batı’nın eseridir. Bu gerçeği önce böylece görebilmek lazım. Özellikle son iki asır itibariyle yeryüzünün şekillenmesinde Batı’nın kâhir bir tesiri olduğu görülmektedir. Batı derken, tabii ki sahip olduğu dinî, ahlâkî, kültürel, ekonomik, sosyal her türlü değer ve yargılarından oluşan medeniyetiyle beraber, o medeniyetin mim’siz hâli olan deniyeti, yani her nevi kötülük, çirkinlik, iğrençlik, pespâyelik, şirretlikten meydana gelen deniyeti topyekün bir yaşam felsefesini kastediyoruz. Bediüzzaman Said Nursî’nin insaniyet-i suğrâ dediği Batı Medeniyeti ve ‘İkinci Bozuk Avrupa’ dediği o medeniyetin deniyet ve şeytaniyet yüzü, işte bu ikisi birden Batı gerçeğidir.
İçinde olumlu-olumsuz, takdire layık veyahut tenkite müstehak pekçok düşünceyi ve uygulama biçimlerini barındıran bu Batı yapılanmasında -ki buna Avrupa’yla beraber ABD de dâhildir- yeni nesillere ayrılan konum ve biçilen kıyafet zâhiren pek parlak gibi görünse de, sonuçta ortaya çıkan tabloda o genç nesilleri –çok azı müstesna- büyük bir ekseriyetle oyun-eğlencenin ve zevklerinin peşinde koşarak boşuna ömür tüketir bir vaziyette bulduğumuzu; ahlâk/etik değerleri noktasında ziyadesiyle “hırçın, hovarda, haylaz, serkeş, sergerdan, serseri, keyifçi, tembel” gibi kelimelerin mahiyetiyle mayalanmış bir seviyesizlikte seyreder gördüğümüzü; ve özellikle bebekliklerinde yüzlerinde parlayan haya nurunu, yanaklarındaki hayâ pembeliğini ve gözlerindeki namus ışığını henüz bulüğ çağına ermeden psikolojik olarak kaybettiklerini itiraf etmekten de kendimizi alamıyoruz.
Bugün Doğu’nun ışığından yeterince nasibini almamış Batılı gayr-i müslimlerin çoğunlukla ve yoğunlukla şekillendirdikleri bir dünya coğrafyasında manen sağlıklı bir nesil yetiştirmek, tahmin edilenden çok daha zor görünmektedir. Dünya Sağlık Örgütü’nün bile ilaç sanayii ve sağlık ticareti için örgütlenmiş bir yapı gibi çalıştığı bir yeryüzünde, ne acıdır ki, ‘nüfus kontrol programları’ adı altında nesiller güdükleştirilmekte, tıbbî araştırmalar-deneyler bahanesiyle insanın orijinal tabiatına müdahale edilmekte, doğal genetik yapısı bozulmakta ve neticede aklı bulanık ve duyguları dengesiz, bünyesi zayıf, mayası karışık, garip ve ucûbe bir nesil üretilmeye çalışılmaktadır, belki de üretilmektedir. Basın-yayın, radyo-televizyon ve her türlü sosyal-medyanın gözlerinden ve kulaklarından hafızalarını ve şuuraltını altı yönden bombardımana tuttuğu modern çağlarda insanlık, tarihinde hiç yaşamadığı ölçüde korkunç bir ahlakî salgına, erezyona, depreme, tusunamiye yakalanmış vaziyettedir. Öyle bir salgın ki, insanların tam ahlakî genlerine, değerlerine ve güzelliklerine hücum etmekte ve ruhî, kalbî, psikolojik dünyasını târumâr etmektedir. Bütün ülkelerde arka sokakları, parkları, köprü altlarını, metruk binaları ve izbelikleri kendisine yuva edinmiş, veya gazino ve kulüpleri mesken tutmuş, sigara, içki, kumar, esrar, eroin bağımlısı hasta insanlar, kayıp nesiller var karışımızda. Belki de kendi insanlarımız, hemşehrilerimiz, köylülerimiz, akrabalarımız, yeğenlerimiz, kuzenlerimiz, kardeşlerimiz, hatta kendi çocuklarımız da var belki bunların arasında.
Büyük selleri durduramayız, ama selden bir insan kurtarabiliriz, bir insan, on insan, yüz insan. Modernitenin onlarca sapık sellerine kapılmış giden nesillerden kurtarabildiğimizi kâr bilmeliyiz ve yarınlara ertelemeden, hemen şimdi bir şeyler yapmak zorundayız, acilen bu kötü gidişâta karşılık, kurtarma ve kurtarılanlar için güvenli bölgeler oluşturma adına muzdarip bir akıl ve kalple fikir ve aksiyonla harekete geçmek mecburiyetindeyiz. Materyalizm, pozitivizm, rasyonalizm, marksizm, leninizm, hedonizm, anarşizm, makleyvalizm, oportünizm, pragmatizm, deizm ve ateizm gibi onlarca akımla küresel bir izmler ve korkunç bir doktrinler cehennemi üzerine kurulmuş olan modern çağlarda ahlakî disiplinlere göre mükemmel bir kuşak yetiştirebilmek ve insan güzellerinden oluşan bir nevi yeryüzü cenneti kurabilmek için gerçekten derin ızdıraplar çekmek ve çok büyük emekler sarfetmek, gerekli şartları her şeye rağmen hazır etmek ve aktif bir sabırla o tohumlardan güller yetiştirmeye/dermeye çalışmak durumundayız, ödevindeyiz, görevindeyiz, çünkü ihtiyacındayız. Biliyoruz ki: “Hiçbir zaman gökten gül yağmaz. Daha çok gül istiyorsak, daha çok fidan dikmemiz gerekir.” (George Eliot).
İnsanlık neslinin yeryüzünde devamı için genetiğine yerleştirilmiş olan cinsiyetin bir ‘cinsellik bir hastalığı‘na dönüştürüldüğü çağları yaşıyoruz, aydınlanmacıların kararttığı, ilerlemecilerin gerilettiği, ıslahçıların ifsat ettiği devirleri. Modern müfsitlerin fesata verdiği yerküremizdeki küresel salgınlarından birisi, hiç şüphesiz “cinsel hastalıklar”dır, daha kötüsü cinselliğin psikolojik hastalığa dönüşmüş olmasıdır, ‘cinsellik hastalığı’dır. Diğer bir tabirle, yeryüzünde ‘küresel bir cinsel anarşi’ yaşanmakta olduğu görülüyor. Bu âhirzamanda cinsel anarşiyi çıkaran müfsitleri, o zamanlar üstünden ve mekanlar ötesinden gönderilmiş İlahî Mesaj şöyle teşhis etmektedir: “İnsanlardan öylesi vardır ki dünya hayatına dair sözleri senin hoşuna gider. Üstelik (o kişi) sözünün özüne uyduğuna Allah’ı da şahit gösterir. Halbuki gerçekte o düşmanların en yamanıdır. Senin yanından ayrılınca, ülkede fesat çıkarmaya (ilahî sistemi ve fıtrî düzeni karıştırmaya) çalışır, ekinleri ve nesilleri mahvetmek (bozmak) için uğraşır. Allah, elbette fesadı (bozgunculuğu) sevmez.” [Bakara 2/204-205].
Son cümlesiyle âyet-i kerime, inananlar için mevzuyu Allah’ın sevmesi-sevmemesine bağlamaktadır. Nesilleri mahvetmek için fesat çıkaran kişiler, elbette ki Allah’ın sevmediği kullardır. Çocuğu ifsat etmek, Rasulullah’ın da sevmediği on şeyden birisidir. [Ebu Davud, 3; Nesai, Zinet 17]. Çocuğu ifsat etmek, çocuğun dinini ve ahlakını bozmaktan başlayıp, en hafifinden onu ‘aşırı şımartma’ya kadar uzanan bir dizi yanlışı içerir. Mezkur âyet-i celîle, bir ülkenin geleceğinin en değerli iki rüknüne dikkat çekmektedir. İktisâdî hayatın esası olan ürünlerdir ve ictimaî hayatı oluşturan fertler/nesiller. Her ikisinin de sağlıklı olmas ile bir ülke ayakta durabilir. İfsatlar ıslah kılığıyla toplumlara sunulmaktadır. Mesela, hümanizmin, feminizmin, romantizmin, realizmin, idealizmin, komunizmin.. ve dahi pekçok izmin “söylem”ine bakınca, -ifrat ve tefritlerinin tenkite medar tarafları mahfuz- kulağa gayet hoş gelen bir takım sözler söyledikleri, insan kalbini, aklını, nefsini, ruhunu okşayan vaadlerde bulundukları görülür. Oysa ki her ne vakit bir ülkede, şehirde veya ailede hakimiyetini kurmuşlar ise, ya bir seçkin bir azınlığın elinde çoğunluğu ezen araçlara dönüşmüş, ya insan bütünlüğünü bozarak, sadece belli organlara hizmet eden, diğerlerini iğfal veya ihmal eden yapılar doğurmuş, beklenenin aksine acı ve kederleri artmış, büyük kavgalar başlatmış, güya insanı önceleten yaklaşımlar “öteki”ni icad etmiş ve kendi insanlığını koruyor gibi görünürken, karşısında düşman üretip ona saldırmış. Hepsini modernizm üst başlığında ele alabileceğimiz bu çağımızın genel yaşam felsefesi, fertlere ve toplumlara öylesine bir hava pompalamıştır ki, insanlığı insanî değerlerinden uzaklaştırarak daha seküler, daha maddeci, daha zevkçi, daha gündelikçi, daha duyarsız ve umarsız hale getirmeye başlamıştır. Manayı maddede boğmaya kalkışmıştır. Dünyada gücü elinde bulunduran bu sistemlerin kurucuları ve mensupları, öylesine egoist, o kadar narsist, o denli hırçındırlar ki, onlardan birine, mesela Allah’a inandığını söyleyen bir “adama: “Allah’tan kork da fesat çıkarma!” denildiğinde, kendini benlik ve gurur kaplar ve bu, onu daha fazla günaha sürükler. Böylesinin hakkından cehennem gelir. Gerçekten ne fena yataktır o cehennem!” [Bakara 2/206].
Modernizmin değişik renkleriyle gelip ulaştığı son noktada esasen nesillerin yetiştirilmesinde kimi devletler, aileyi aradan çıkarıp atmıştır; çocuklar üzerinde aile otoritesini reddederken, beraberinde ailenin hayatî misyonunu da, olmazsa olmaz rolünü de büyük ölçüde iptal etmiştir. Devlet özellikle bâzı batılı ülkelerde, tıpkı eski komunist ülkelerde olduğu gibi, çocukları daha 3 yaşından itibaren anaokullarına mecburi olarak almaya başlamakta ve çocuğun kendi ayakları üzerinde durabilmesini sağlama ve özbenliği olan, kendine güvenen, ne isterse onu yapabilen, olabildiğine hür ve özgür bir nesil yetiştirebilme hayali adına maalesef görünen o ki anne-babalar çocuklarını yetiştirmede örflerine ve dinlerine özgü bir aile atmosferi kuramıyorlar, millî ve manevî değerleri ile çocuklarını yoğuramıyorlar; hele hele katiyen çocuklar üzerinde kontrolü sağlama ve yönlendirmede bulunmaya kalkışamıyorlar.. çünkü kanunlar, hep ‘çocuklardan yana’ (!), çocukların rağmına bile olsa, çocukların ahlakî, ailevî ve dinî istikballerine rağmen. Örneğin İlkokulda, daha 6-7 yaşından itibaren kimi ülkelerde okullara konulan “cinsel eğitim dersleri” daha birkaç yıllık bir deneyim neticesinde gösterdi ki, cinsellikle alakalı yaşla doğru orantılı olmayan erken bilgi, ya da temelde ağabeylerin-ablaların veya anne-babanın vermesi gereken kontrollü bilgiyi ulu-orta sınıflarda, hatta kız-erkek karışık vaziyette öğretmeye kalkışmak, hele bir de bunu “aile kurmaya değil de, fuhşa özendirecek, salt cinsel zevke ilgi uyaracak şekilde” vermek, büluğ çağındaki çocuklar arasında –bağışlayın- seksolojizmi ve bilhassa homoseksüelliği artırdı, cinsel hastalıkların sayısal adedinde çoğalma ve yayılma saptandı.
2001-2003 yıllarında İngiltere’nin birçok ilinde “İffetli Nesillerin Yetiştirilmesinde Aileye Düşen Ödevler” konulu konferanslarımız ve seminerlerimiz olmuştu. Daha sonra “Çocuğun Haya Eğitimi” ve “Gencin İffet Eğitimi” adlarıyla iki kalın ciltlik bir kitaba dönüşmüştü. Ne var ki sağdan yaklaşarak aldatan bir müfsid-i fettân şebekenin gadrine uğramıştı, özellikle dünya insanlık mühendisliğine ve terziliğine soyunmuş gizli, etkin ve derin bazı güçlerin gizliden gizliye tepkisini mi çekmişti, bilemiyorum ama ve basılmasına engel olunmuştu. İçimde bir his beni o kitap üzerinden şahsen ve ailecek bir endişeye sevketmişti. Nitekim bu hissimi o kitaba büyük bir takdir ile takdim yazan, Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin talebelerinden Prof. Dr. İbrahim Canan Hocam’a da söylemiştim, o da bana “Korkma Musa Hoca! Allah seni, aileni ve evlatlarını koruyacaktır. Sen çocuk eğitiminde kendine bâkir bir saha açmışsın. İffetli nesillerin yetişmesinde anne-babaya düşen görevler konusunda çok değerli bir çalışma ortaya koymuşsun. Bu eserini mutlaka neşretmelisin!” demişti. Hatta bana kendi özel projesi olan “Aile Okulu” projesinde birlikte çalışmayı teklif etmişti. [Maalesef, Canan Hocam vefat etti gitti, ama o iki ciltlik eser basım yüzü göremedi. Yıllarca basılma vaadiyle yayınevinde bekletildi, adeta rehin tutuldu, ve kader o yayınevine ve benzerlerine verdiği ‘dine hizmet’ iznini iptal etti, el koydurup kapattırdı. Mehmet Âkif’in “Emîn ol bunca mazlûmun yüreklerden kopan âhı, / Tependen indirir elbette bir gün lâ’netu’llâhı!” dediği gibi oldu.]
Derdini çektiğim ve o dertle bin sayfaya yakın yazdığım bu her müslümanın derdi olan ve olması gereken konuyu bilvesile bir kere daha gündeme getirmek istedim. Çocukları ellerinden adeta ç/alınmış bir dünyada yaşayan anne-babalar, kimi okullarda bizzat resmî müfredatla çocuklarının iffet ve hayâ noktasında nasıl iğfal ve ifsat edildiklerini farkettikleri zaman, büyük bir endişeyle iki büklüm olmaktalar ve çaresizlikle karışık pişmanlık duygularının kendilerini ittiği / sürüklediği noktada bir takım çözüm arayışlarına girmekteler. İslam tarihinde yetişmiş güzel insanları düşünüp kalben, temiz bir âile hayatına imrenip özenerek, kendilerini ve evlatlarını ıslah etmek istikametinde bazı kararlar almaya yönelmektedirler. İşbu noktada da bazı rehber kitaplara ihtiyaç duymaktadırlar. Bilmektedirler ki: Reel hayatın içinde böylesine ideal bir neslin yetiştirilmesi için öncelikle realitelere riâyetkâr idealist anne-babalar olmaları gerekmektedir, bilgili, bilinçli, azimli, gayretli, prensipli, disiplinli, planlı, istikrarlı.
Modern çağların beynini ve kalbini eline geçirmiş bir küresel kötülük organizasyonunun yönetimi ve yönlendirmesi altında günümüz insanlığı, küçüğünden büyüğüne, derin bir fıtrat ve ahlak dejenerasyonuna maruz kalmıştır. Şu âyet-i kerimede haber verilen insanlar, en başta siyonistler olmak üzere, adeta asrımızdaki derin ve etkin hâkim güçlere ne kadar da çok benzemektedirler: “Öyle insanlar vardır ki.. işin başına geçip idareyi eline aldığında yeryüzünde fesat çıkarmaya (ilahî sistemi ve fıtrî düzeni bozmaya), ekinleri (spermlerle, genlerle oynayarak insan özünü) tahrip edip nesilleri yok etmeye çalışır. Allah ise fesadı/bozgunculuğu sevmez.” [Bakara 2/205]. Evet, bir baştan öbür başa ağlayan, inleyen, sömürülen, sürülen ve süründürülen İslam coğrafyasının ve sâir coğrafyaların mazlum, mağdur ve mahzun insanları, o muktedir müfsitlerin ifsat şebekelerinin çok yönlü fesat mecralarıyla, türlü türlü oyun ve düzenbazlıklarıyla iğfal edilmiş; özbenliklerine ve öz kültürlerine yabancılaştırılmış ve inanç ve ahlak değerlerinden adım adım uzaklaştırılmışlardır.
Kendilerini insanlığın kaderini belirlemede tek otorite gibi gören, dünyanın, hatta evrenin kaderine hakim olabileceklerini düşünen o sapkın güçler, iplerini ellerine geçirdikleri ölçüde yeryüzünde bütün insanî (İlahî) güzellikleri güya bir takım iyiliklerin arkasına saklanarak, ‘iyilik maskesi’ takarak bozdukları için, ‘insanlık münafıkları’dır ki Kur’an onları bizim için 14 asır önceden afişe etmiştir: “Demek ey münafıklar! Siz iş başına geçecek olursanız, ülkede fesat çıkaracak, nizamı bozacak, akrabalık bağlarını parçalayacaksınız.” [Muhammed, 47/22]. Evet, fesat çıkarmanın en bâriz göstergesi, akrabalık bağlarını koparmaktır, insanların genetiklerindeki akrabalık genlerini, annelik-babalık, kardeşlik, insanlık bağlarını zayıflatmaktır, bozmaktır, ana-baba kvramlarını kalplerinden silip süpürmektir, nesilleri alt-üst etmektir; sperm bankaları kurarak ailesiz, sahipsiz nesiller üretmektir; kısacası, mukaddes emanet olan “rahim”in kutsallığını öldürmektir, insanları insan yapan insanlığı bitirmektir.
Bu âyet-i azîmeyi daha iyi izah sadedinde üç hadis-i şerifle meseleyi daha bir anlaşılır hale getirelim:
İbn Tâvûs babasından (r.a.) o da Resûlullah’tan (s.a.s.) şöyle dediğini rivâyet etmiştir: “Rahim (akrabalık) Rahman’ın hukukundan bir bölümdür. Kıyamet günü gelip şöyle diyecektir: (…) Ya Rabbi! Benim hukukumu gözeteni Sen de gözet, benimle olan bağlarını kesenle sen de münasebetini kes.” [Ahmed b. Hanbel; Ebû Dâvud; Tirmizî].
Abdullah İbn Amr (r.a.) Resûlullah’ın (s.a.s.) şöyle dediğini nakletmiştir: “Rahim (akrabalık) Arş-ı İlâhi’ye bitişiktir. Sıla-i rahim yapan, karşılık veren değildir. Asıl sıla-i rahim yapan, akrabası münasebetini kestiğinde onunla ilgisini devam ettirendir.” [Tirmizî, Birr ve Sıla, 10].
Ebû Hureyre (r.a.) dedi ki: Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Yüce Allah yaratacağı mahlûkların hangi hâl üzere bulunacaklarını takdir edip de onlara ait kazayı tamamladığı zaman, akrabalık ayağa kalkıp: “Ya Rabbi! Burası, akrabalık münasebetlerini kesmekten sana sığınanların makamıdır.” dedi. Allah Teâlâ: “Evet, buyurdu, seninle olan hukukunu koruyanı Benim de korumam, sana olan bağını kesenle de Benim münasebetimi kesmem sana kâfi gelmez mi?” Akrabalık da: “Elbette kâfidir ya Rabbi!” dedi. Cenab-ı Allah: “İşte bu, sana verilmiştir.” dedi. Bundan sonra Resûlullah (s.a.s.) “İsterseniz şu âyeti okuyunuz!” dedi: “Demek ey münafıklar! Siz iş başına geçecek olursanız, ülkede fesat çıkaracak, nizamı bozacak, akrabalık bağlarını parçalayacaksınız.” [Buhârî, Tefsir, 6/43 ve Edeb, 7/72; Müslim, 45/6].
Elbette bütün suç, Siyonistlerin, veya Amerika’nın ya da Bâtıl Batı’nın değil elbet. Doğu’nun da bu manevî çöküşte ağır bir vebali vardır. Gelinen noktada fuhuş, global bir fesattır artık. Şöyle ki: Ebû Saîd el-Hudrî”den nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Muhakkak siz, önceki ümmetlerin (Yahudilerin ve Hristiyanların) yolunu (âdetlerini) karış karış, arşın arşın takip edeceksiniz. Onlar bir kertenkele deliğine girmiş olsalar siz de onları takip edeceksiniz. Ve hatta onlardan biri yolun ortasında karısı ile cinsî münasebette bulunsa siz de aynı şeyi yaparsınız.” buyurmuştur [ ]. Maalesef yaşadığımız günler, o 1400 yıl önceden haber verilen günlerdir.
Diğer taraftan İslam ümmetinin helakinde “sefahet ehli gençler tehlikesi” diye bir tehlike vardır ki, Allah Rasulü çağlar öteden dikkat çekmiş, uyarılar yapmıştır. Bu zevk ü safasına düşkün hedonist gençlik içinde öyleleri olacak ki –güya- Kur’an kıraat edecekler ama dillerinde kalacak, ve güya ilim öğrenecekler, ama kafalarında kalacak, kalplerine inmeyecek… Nitekim Gayb-bîn Gözlü Peygamber Efendimiz bu hali şöyle haber vermiştir: “Ahir zamanda yaşları küçük, hülyaları bozuk olan, sefih (terbiyesiz, arsız, şehvet düşkünü) bir grup ortaya çıkacaktır. Kur’ân okuyacaklar ve Kur’ân onların terkovalarından (köprücük kemikleri) aşağı inmeyecektir. Hayru’l-beriyye’nin (Kâinatın En Hayırlısı) sözünü söyleyecekler ve ok, atıldığı şeyi delip çıktığı gibi onlar da dinden çıkacaklardır.” [Tirmizi, Fiten 22].
İslam dünyasında bile zuhur edecek böyle bir gençlik, esasen bütün dünya gençliğinin içler acısı hallerinin payımıza düşen kesiti olacaktır. Bu genç nesillerin kendilerine olan zararları bir tarafa en büyük zararları İslam toplumuna dokunacaktır ki İkindi Peygamberi (sav): “Ümmetimin helâki, sefih (küstah, terbiyesiz, arsız, rezil) birtakım genç çocukların elinde gerçekleşir.” buyurmuşlardır [Buhari, Fiten 3]. “İçimizde salihler (dindarlar) olduğu halde helak olur muyuz?” sorusuna “Eğer pislikler (zina) aşırı çoğalırsa, olur.” cevabını vermişlerdir. [Buhari, Fiten 4, 8; Müslim, Fiten 1]. “(Kıyametin kopma vaktine doğru) zaman yakınlaşır/daralır, ilim göğe kaldırılır, cehalet indirilir, cimrilik/açgözlülük yaygınlaşır, fitneler zuhûr eder ve ölümler çoğalır…” [Buhari, Fiten 5]. “Benden sonra ümmetim için üç şeyden korkarım: Hak ve hakikatı tanıdıktan sonra dalalete düşmek, dalalete düşürücü fitneler, boğazına ve cinsel şehvete düşmek.“ [Gümüşhânevî, Râmûzü’l-Ehâdîs, s.264]. Maalesef korkulan şey başa gelmiştir. Allah Rasulü’nün ümmetinin aşkıyla ve derdiyle ikaz ettiği o âhir zaman dilimlerini idrak ederken, neslimiz ve nefsimiz adına, o bataklıktan kurtuluş istikametinde ciddi bir sa’y ü gayret ortaya koymak icap etmektedir, bunu her şuurlu mü’min bugün hakkıyla bilir. Bilir ve gereğini yerine getirmeye gayret eder. Gayret imandandır, faaliyet şuurdandır. Gayretsizlik ve umursamazlık ise imanın zayıflığından kaynaklanır.
İşte bundandır ki Kur’an-ı İnsan şöyle buyurur: “Allah’ın buyruklarını umursamayan şu insanların kendi tercihleri ile yaptıkları işler yüzünden karada ve denizde (bütün dünyada) fesat çıktı, nizam bozuldu. Doğru yola ve isabetli tutuma dönme fırsatı vermek için, Allah, yaptıklarının bazı kötü neticelerini onlara tattırır.” [Rum 30/41]. İlahî nizam bozuldu, bozuk insanların, insanlığı bozuk insanımsıların eliyle bozuldu, fertte, ailede, çarşı-pazarda, sokakta-caddede, köyde-kentte, şehirde-ülkede ve bütün bir yeryüzünde. İlahî nizam bozuldu insan fiziğinde, metafiziğinde. İlahî nizam bozuldu bizatihi insanın kendinde, kendi elleriyle… İlahî sistem yeniden kurulacaksa şayet, bu da yine insanın eli ile olacaktır… Allah’ın Eli, inanan insanların elleri üzerindedir. Allah’ın İradesi, inanan insanların iradesi içindedir. Allah’ın muradı, inanan insanların murâdları içinde gizlidir. Ve ancak “iman, insanı insan eder.” (Nursî, Sözler / 23. Söz, 1. Mebhas). İffetli insanlar olmada ve nesiller yetiştirmede sahih ve kuvvetli bir imana ihtiyacımız var. Çünkü “haya imandandır.” (Buhari, İman, 16).
Musa Hub
Haziran 2007, İstanbul

