Sessizliğin taşları altından son bir güçle çıkıyorum, içimdeki kalabalığa selam vererek:
“Esselâmu aleyküm yerin ve göğün sahibinden bîhaber nefes alan ölüler; Musa’nın asasından, İsa’nın duasından nasiplenemeyenler…”
“Fark etmez” dediklerimi fark ettiğim günün sabahına amennâ; dört kitabın İlahına hamdüsenâ…
Nazarlı bir bakışla çatlayan kütük gibi; olandan ve kendimden muaf… Sayfaları koparılan kitapların darmadağın olmuş cümleleri gibi savruk düşüncelerimi seriyorum bir sofra bezine. Yaşken yenmez bunlar, kuruyunca hiç yenmez. Yenecek gibi değil zira. Bir köprünün en ihtişamlı yerinden, itibarlı ölülerin külleri gibi savurulsun heybetli bir nehire.
Üçler, Beşler ve Kırkların nidasıyla: Hû!
Ey yaratılmışlara tedbir aldıran, tedbir alana tekbir aldıran Hayy; ahvalini bilmediğimiz sırlara Hızır’ı yoldaş eyle…
Kimsesizler mabedine doğru çıktığım yokuşta, heybeme topladığım çakıl taşlarını adlandırdım bir bir. Halim ve Müntakim olan Allah’ın adıyla:
Elif, Lâm, Mîm, Râ…
Bu Habil’di, bu Kabil; kimi nefesti cismi cana, kimi ise rezil rüsva…
Yarım asrı, koca bir gün ve bir gece gibi deviren mahşer atlısı kadar bitkin sözlerin tınısında; yarı uyur yarı gezer haldeyim. Kalbimde güz sisi, kalbimde mezar sessizliği…
Vicdan ile kurban edilmişlerin kaderinde, yörüngesinden çıkan başıboş bir dolunay misali gezinir ruhum. Bir ömür yol gitmiş de bir ömrü heba etmiş gibi; bir ömrü yıldızlarla süsleyip o yıldızların dibine gömülmüş gibi.
Ruhum ruhunu parçalarken zalimin; ruhum ruhunda parçalanır mazlumun. Silemediğim her gözyaşında şuurumu yitirircesine boğulurken, acziyetin arşa ulaştığı yerde en karasından bir kederin kollarına sığınıp hıçkırır kalbim:
“Eli boş gidilmez gidilen yere,
Rabbim boş gelmedim, ben suç getirdim.
Dağlar çekemezken bu ağır yükü,
İki kat sırtımda pek güç getirdim.”

