Ulu Ağaçların Gölgeleri mi, Müstakilliğin Yalnızlığı mı?
Mutlak tercih konumunda her ikisi de hem isabetli, hem de isabetsiz bir tercih olabilir. Bu, o şahsın ilmî ve manevî konumuna bağlı olduğu gibi, kaderin kendisine biçtiği fıtrî ve tabii ki iradî misyona da bağlıdır. Ailevî yapının, içtimâî düzenin, zamanî ve mekânî şartların fıtrî ve iradî tercihler üzerindeki kaderî müessiriyeti ise her türlü izahtan varestedir. Vagonları lokomotif gibi koşmaya kalkışmak onlara yapılacak çok büyük bir zulüm olduğu gibi, lokomotifleri de birbiri peşine bağlayarak kendi çekim güçlerini ve çekebilecekleri yükleri âtıl bırakmak da bir başka zulümdür. Eğer bir sahada içtimâî bir problem yaşanıyor ise, çözüm için de resmî kaynaklar yetmiyorsa, işin doğası gereği toprağın üzerine yerel bir öncü müşkil-küşâ çıkar ve o problemleri halleder. Dolayısıyla deha, zaruretin çocuğudur. Liderleri de toplumsal ihtiyaçlar ortaya çıkarır. Potansiyel istidat ve kabiliyetler meşakketler, hâcetler ve zaruretler karşısında inbisat, inkişaf, terakki, teâli ve tekâmül ederler.
Müstakillik eğer etrafında hak ve hakikat üzere bir oluşum doğurabilecek güçte ise, -onu dünyaya getirmek yetmez-, ayrıca İslamî terbiye ile yetiştirip hakiki kul kimliğini onda üst ve öz kimlik olarak yerleştirebilecek ise, neden böyle kâmil bir ruh, sadece tek başına bir “birey” olarak vagonluğa mahkum edilsin ki? Sallabaşların lider koltuklarına vekalet ettiği bir yüzyılda –zaten çok az yetişen- müslüman toplum liderlerini, daha doğrusu liderliğe namzet müstaidleri gül-goncasında öldürmek, ya da atâlete terketmek hangi firaset ve basiretin şânıdır? –Kaldı ki Allah’ın takdirini kullar değiştiremezler.- Sürüden ayrılan koyunu ekseriya kurt kapar, âmennâ, fakat eğer ayrılan, koyun değil, bir arslan ise ve/veya bizatihi kendisi bir sürü teşkil edebilecek câzibiyet, velûdiyet ve vedûdiyette ise? Sürüde sadece koyunlardan bir koyun konumunda iken, ayrıldığında özgürlüğün çayırlarında binlerce-yüzbinlerce koyunu dünyaya getirebilecek bir ana ise, baba ise? Neden olmasın ki!..
Ulu bir ağacın gövdesinden değişik dalların çıkması değildir. Kötü olan, mecbur kalarak ayrılmak değildir, belki keyfî olarak ayırılmaktır (ötelenmek ve dışlamaktır). Belki de en kötüsü, vefasızlık, nankörlük, hainlik ve düşmanlık etmektir. Ayrılmak her zaman vefasızlık anlamına gelmez, bunu bir yere yazalım. Bazen bir haktır ve hayırdır. Dün içinde yetiştiği bahçeyi, beslendiği toprağı, üzerinde sürgün verdiği ağacı inkar etmeksizin, bilakis kemâl-i medyuniyet ve şükraniyet duyguları içinde, sırf tekâmülün icbar ettiği bir zorlama ile gerçekleşen dallanmalar, katiyen inşikak, iftirak ve ihanet değildir. Öyle olsa idi tarih boyunca kol kol tarikatler vücuda gelir miydi? Hatta şeyh efendinin bizzat kendisi halifelerinden bazılarına dilediği yerde dergahını açıp müstakil şeyhlik yapabilme yetkisi verir miydi? Üstadlar/müderrisler, eğitim-öğretim dönemini bitirmiş, mezuniyet/icazet belgesini almış yetişkin talebelerine farklı coğrafyalarda ayrı ders halkaları teşekkül etmelerini salıklar mıydı? Buna izin verir miydi? Hatta bizzat elleriyle takip ederler miydi? Hayır, sanmıyorum.
Şurası muhakkak ki: Allah’ın yeryüzüne koyduğu gelişim, yenilenme ve ilerleme kanunu çerçevesinde hiçbir şey kararında kalmaz; daima tecdid ve teceddüd halindedir. İlimler ve maneviyatta da durum başka türlü değildir. Veraset-i nübüvvet kimsenin ismine münhasır kılınmış, şahsının taht-ı emrine tevkil edilmiş bir emanet-i mahsusa değildir. Velayet-i Ahmediyenin bir mucizesi olan veraset-i velayet de öyle. “Âlim” ünvanına ve sıfatlarına sahip her İslam bilgini bir peygamber vârisidir. Hz. Alîm’in (cc) ümmet-i Muhammed’den bazı gönülleri o âlimin ilmine ve maneviyatına sevketmesi ve onun etrafında hâlelenerek kulluklarını icraya yönlendirmesi ise bunun en açık delillerinden birisidir. Mutlak zikir kemâline masruftur kâidesince, “mürşit” ünvan ve sıfatlarını hâiz insan-ı kâmiller de öyle. Bu gerçeği fıtratımıza sindirerek kabullenmek durumundayız, çünkü kainattaki fıtratullahın tâ kendisi budur!
Müstakilliğin yalnızlığı, evet. Liderler yanlız insanlardır esasen. Fiziken ne kadar kalabalılar içinde görünseler de, ruhen yalnızdırlar. Liderlik, hakiki liderlik daha doğrusu, yalnızlığı göze alabilme cesaret ve metaneti ister. Yalnızlık bir meziyet midir? Hem evet, hem hayır. Eğer hak bir liderseniz evet. Ya da liderliğin hakkını veriyorsanız, evet. Eğer hak yolunda ubudiyete adanmış iseniz kalben ve ruhen, evet. Yok geçimsizliği sebebiyle halkın terkettiği ve yalnızlığa ittiği bir durum ise bu durum, o takdirde ‘hayır’. Böyle bir yalnızlık, hayırsızlıktır, itilmiştiktir, terkedilmiştir. İftrat veya tefritlerinden dolayı, uç söz ve uçuk davranışları sebebiyle marjinalleşen ve toplumdan manen sürülen yalnız ruhlar, esasen yabanî ruhlardır ki ehlîleşemedikleri için, vahşetleri itici oluyor demektir; tek başına toplumu itemeyeceklerinden, toplum onları içinden itiyordur. Konumuz bunlar değil, geçiyorum.
Ulu Ağaçların Gölgeleri mi, Müstakilliğin Yalnızlığı mı?
Böyle bir soruya şahsen muhatap olsam acaba ne cevap verirdim bilmiyorum? Şu an ruhumu ve nefsimi (dahi benliğimi) muhatap alıp soruyorum. Evet ikisi ayrı ayrı cevap veriyorlar: Birisi ulu ağaçların gölgelerindeki âsûdeliği, rahatı, kolaylığı, konforu, emniyeti ve saadeti tercih ediyor, diğeri ise müstakilliği, hürriyeti, yalnızlığı ve tabii ki zorluğu. Hem bağlı hem özgür olmak isteyen bir orta çizgide karar kılmak isterim ve isterdim. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat geleneğini ve şehrâhını istikbalin dünyasında daha bir geliştirerek ve genişleterek, insanlığın cennete yürüyüşüne daha müsait hale getirebilmek için, hem ruhuyla ve kalbiyle maziye bağlı, hem de aklıyla ve iradesiyle bağımsız bir fa’âliyeti ve hareketi hayatıma düstur edinebilmek isterim ve isterdim diyesim geliyor, fakat demiyorum. Diyemiyorum, çünkü istemek elde etmek için yetmiyor! Hissî talep kadar fıtrî donanım, fıtrî donanım kadar iradî gayret, iradî gayret kadar da kaderî izn ü inayet olmalı. Allah isterse herşey olur, istemezse hiçbirşey olmaz, vesselam.
17 Kasım 2004 Çarşamba
Leicester / İngiltere
Musa Hûb