– Nesilleri Yönlendirmede İdeal-Reel Dengesi Üzerine –

 

Gençliğimin ‘idealler listesi’ne çivilenen gözlerimden

madde madde (damla damla) süzüldü gönlümün âhları, keşke’lere düştü.

Keşke’lerim geçmişi/kaderi değiştiremezdi.

Hâlin kalemi, maziye bir çizgi çekemezdi; ancak istikbali yazabilirdi.

Kalemle değil, amelle yazmalıydım. el-Kalem’in yazgılarını ellerimle yaparak gerçekleştirmeliydim.

Gençliğim kan-ter içinde emeklerle, emellerle, ideallerle ve hayallerle geçmişti,

bari olgunluk yaşlarımı gerçekçi amellere sarfetmeliydim ki,

ihtiyarlığımda delikanlılık hayallerim hakikat olabilsindi.

[Duygu-Düşünce Günlüğüm’den…]

 

I.

Bütün idealler hep böyle bir hayal ile başlar. Başlar ama ideallerin gerçekleştirilmesi, hayalperest olmaksızın, realist yaklaşımlarla ve gerçekçi adımlarla mümkün olur. Girişe bir girizgâh sadedinde kaydettiğimiz ‘duygu-düşünce günlüğüm’den bir epigrafın özünde yatan bu prensipten hareketle neslimiz içinde baş gösteren bir hastalığa, hayal ile reel arasında yaşanan bir inkisara dikkat çekmek istiyoruz. Psikoloji ve bir ölçüde psikiyatriyle alakalı tarafları da bulunan bu husus, esas talim ve terbiye vazifesiyle sorumlu eğitimci ve öğretmenleri, yazar-çizerleri, kanaat önderi ve ideologları, özellikle de resmî veya sivil eğitim kurumlarında muallimlik, mürebbîlik, rehberlik veya danışmanlık işini yürüten görevlileri öncelikli olarak ilgilendirmektedir. Kanları deli deli akan civan gibi delikanlıların genç yaşta, ümitsizlik ve karamsarlık hastalıklarıyla can çekişmesi, derin inkisarlara düşmesi, düştükleri inkisarlarda bedenî veya mânevî intiharlara kalkışması ve ne kendileri ne de millet için kayda değer bir iyiliğe, güzelliğe, hayra, faydaya muktedir olamamaları. Çoklarının da erkenden ihtiyarlayıp otuzunda-kırkında herşeyden vazgeçmesi ve yalnızlığı ve bedbinliği seçmesi. ‘Seçme’ mi, ‘dûçâr olma’ mı! İdeal dünyası yıkık bir orta nesil. Gözlerinde kaybedişin buğusu, yüreklerinde geri kalışın acısı ve sözlerinde alev alev yeis! Modern çağların çocuğu salgın bir hastalık bu. Kendi içinde derecelerine ve çeşitlerine göre farklı isimleri olan. Mesela: İdeallerine ulaşamayan idealist insanların birçoğunun yakalandığı bir hastalık, ‘manik depresif’ yani iki uçlu duygu-durum bozukluğu’.[1] İşte böyle onlarca çeşit kronik rahatsızlıkların kendisinden çıktığı bir psikolojik bataklığa dikkat çekeceğiz. İnsanları yönlendirme, yönetme, irşad ve ıslah konumunda ve görevinde olanların sebep oldukları bir bataklık bu. Dertli olanlar için gayet acılı ve acıklı bir sancı şu sadedinde olduğumuz mevzu. Bu arada, hoş görmeli gamsızları; mazeretleri var onların bir ömür boyu.

O da bir deli gençti. Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) “Hiçbir çadır yoktur ki içine benim mesajım girecek olmasın!” meâlindeki hadisinden hareketle, gençliğinde cihana açılma istidadında bir harekete gönül vermişti. Bu hadisi “Benim nâm-ı celîlim/mesajım güneşin üzerine doğup battığı her yere ulaşacaktır.” şeklinde okumuştu. Yine bir başka zaman: “Allah Teala benim için yeryüzünü dürdü; onun doğusunu da, batısını da gördüm. Muhakkak ki ümmetimin hükümranlığı, yeryüzünden benim için dürülen bütün yerlere kadar ulaşacaktır.”[2] buyuran İnsanlık Peygamberi’nin bu muştusuna inanarak elinde valizi güneşin battığı coğrafyaya hicret etmişti. Muhammedî bir ideal ufkuydu bu: Cihana nâm-ı celîl-i Muhammedî üzerinden Allah’ın adını i’lâ etmek! Tabii ki meşiet-i İlâhiyeye bağlı olarak. [Bkz. Kehf 18/23-24].

Kur’ân’ın mü’minlere bir ufuk emriydi bu: Göğün kitabını yerlilere öğretmek ve yeryüzüne hâkim kılmak! “Muhakkak ki Biz Zikr’den (Levh-i Mahfuz veya Tevrât’tan) sonra Zebûr’da da: Yeryüzüne mutlaka benim salih kullarım varis olacak, diye yazmışızdır.” [Enbiya 21/105]. Nitekim eldeki Zebûr nüshalarında bu âyet aynen şöyle geçiyordu: “Salih insanlar, yeryüzünü miras alırlar ve orada sonsuza değin otururlar.” [Mezmurlar, 37/29]. Tevhat ve Zebur ehli ile Kur’an ehlinin kitaplarından aldıkları ortak bir emirdi bu, inşâî bir emir! Başlangıçta bu ideal ile mayalanan bir cihanşümul hayalin peşinde güneşin üzerine doğup battığı her yere adım atmak için bazı ‘inananlar’ yola koyuldular. Kitaplarında haber verilen o ‘salihler topluluğu’ olmayı düşlüyorlardı, kavlî ve fiilî dualarıyla arz-ı mev’ûdu istirdat etmeye namzet bir nesl-i mev’ûd olabilmeyi umuyorlardı. Ehl-i Tevrat için arz-ı mev’ûd, Kudüs merkezli bir Ortadoğu coğrafyası iken; Ehl-i Kur’an için ise arz-ı mev’ûd bütün yeryüzü idi. Fakat asıl mesele şuydu: Böyle bir ideale talip olan kişi salih miydi, muslıh miydi, bu işi sulh ve salahat yoluyla mı yapmayı hedefliyordu, yoksa kavga ve fesat, savaş ve kan ile mi? Salih olmayanların böylesi idealleri/hedefleri sadece kutsalı dünyevî emellerine âlet etmekten ibaret idi.

Oysa daha ilkokulda okuduğu peygamber hikâyelerinden hareketle “Eğer birgün yeryüzündeki bütün müslümanlar öldürülürse, Allah’ın izniyle ben yeryüzüne İslam’ı yeniden yayarım, yaymalıyım.” diye bir karar almıştı. Geleceğin bir fâtihi olacakmış gibi okuyordu, kitapları, okulları, hayatı. 20’sinde İstanbul’u fethedecek, 35’inde Viyana’yı kuşatacaktı ve alacaktı. Kânûnî’nin hayalini gerçekleştiren bir torun Sultan olacaktı. 40’ında dünyayı emrine râm edecek, uzaya merdiven dayayacaktı. İmam Azam olup göğün hukukunu yerliye öğretecek, İmam Rabbanî olup semalara yücelecek, Mevlana gibi ocak ocak yanıp Mesnevîler yazacaktı. Yunus Emre misillü diyar diyar dolaşacak, aşkını cihana duyuracaktı. Hatta Hızır’la yolculuk yapacaktı da sabr-ı cemiliyle ilm-i ledünne ulaşacaktı. Belki bir Bediüzzaman da olacaktı asırların başında gelen [veya sonunda]. Kristof Kolomp’un karşısına Amerika’yı çıkaran kader, onun karşısına davasını çıkarmıştı…

Hep böyle mi olur? Duvarlara, pankartlara ve kağıtlara yazılan büyük büyük laflar. Küçük bir topluluğun önünde haykırılan dev hitaplar. İnsanlığı kurtaracak mesajlar. Çağları aşacak doktrinler. “Oldu oluyor”lar, “Geldi geliyor”lar, “Az kaldı”lar ve “Müjdeler olsun”lar!… [Hz. Peygamber’in veya Peygamber vârisi bir âlimin fem-i mübarekinden ilham-ı ilâhiyle yükselen bu kabîl bişâretlerin nezdimizdeki makbûliyeti müsellemdir. Bizim sözümüz, nesilleri reelsiz hayallere kurban eden basiretsiz liderlere ve şuursuz rehberlere dairdir. İltibasa gidilmemeli!]. Yükselmekte olan toplumların, kendi gençlerine yükledikleri taşkın enerji ve aşkın hayaller, kimi zaman aksülamel yapıyor. Doğru, dehalar meşakkat toprağında yetişir. Ancak reeli görmeyen bir ideal, kördür. Körlerin liderliğine kalan bir milletin kaderi ise, ya esarettir, ya cinnettir, ya da ölüm.

Bazı insanlarda daha ziyade orta yaşla birlikte başlayan bu “ümitsizlik, karamsarlık, bedbinlik ve yalnızlık” hastalığını doğuran sebepler nelerdir? –Min gayri haddin bir araştırmacı merakıyla- genel bir yaklaşım çerçevesinde meseleyi tespit, teşhis ve tedavi eksenli ele almaya çalışalım:

Esasen dile getirilen problemin temelleri küçük yaşların derinliklerinde saklıdır. İlköğretim ve lise yıllarında. Bu yıllarda öğretmenlerinin ve büyüklerinin ellerine emanet edilmiş çocuklar, gençler. Yaş büyüklüğünü gerçek büyüklük alameti ve hücceti gibi gören saf saf dizilmiş küçükler. Yaşça büyüklerinin sözlerine ve gözlerine bakan bu nesil, özlerine bakma cesaret ve becerisini gösterecek kadar olgun olmamanın veya olamamanın bağlayıcılığı altında zamanın ve şartların kendilerini hapsettiği –sözde- tabii vetîreyi izlemek zorunda kalıyorlar. Bir şeyin tabii olması, onun doğru ve isabetli olmasını gerektirir diye bir hüküm yok elbet. Bu mecburiyetin, daha doğrusu mahkumiyetin kayıtlarına bağ(ım)lı olarak yetişen nesil, bir gün gelip umut ettiği noktalara erişemeyince tutar bu sefer geçmişi sorgular, her şeyi ile geçmişi: Doğum öncesi tohum mevsimini. Bebeklik, çocukluk, gençlik dönemlerini. Annesini-babasını, kardeşlerini, bütün bir ailesini. Öğretmenlerini, hocalarını. Sokağı, köyü, çevreyi, şehri, ülkeyi, dünyayı, belki de bütün bir evreni. Ve kaderi!

II.

Bilindiği üzere, insan hayatındaki hemen her türlü pozitif ve negatif davranışların kökleri, küçüklük ve gençlik dönemlerine kadar uzanır, oralarda gizlidir. Ailevî hayattan tutun da okul hayatına, çevre hayatına kadar. Büyükler, küçüklerin önüne göz kamaştıran bir ideal putu dikerler. Kendilerinin geçmişte başaramadığı bir tutkuyu onların önüne yerleştirirler. Sonra içlerini gıcıklar, hayallerini köpürtür ve onları düşlerindeki zirvelere doğru körüklerler. Adeta onlardan, yarı kutsanmış o ideal putuna tapınmalarını ve hatta o olmalarını isterler. “Dünyayı kurtaracaksın!” türünden dâsitanî idealize etmeler görülür bu dönemde. Baba, yakalayamadığı ışığı, anne alamadığı elması gösterir evladına. Gençliğin zaten şahsında varolan hazır dahilî idealizmle birleşen bu haricî idealizm yönlendirmesi bir fertte yoğunlaşınca, ortaya hayalperest bir nesil çıkar.[3]

Gerçekleri hep pembe gözlüğüyle gören bir yaratık. İçinde varolduğu toprağı ve o toprağın üzerindeki gerçek yaşamı olduğu gibi değil de görmek istediği gibi algılayan bir varlık. Kendi varlığı kadar, içinde bulunduğu varlığı da bilmeyen, tanımayan bir varlık. İşte aşırı hamasetin öldürdüğü nice gençler ve gerçekler vardır, çevremizi kuşatmış. [Ölen, gerçekler değil elbet. Belki gerçeklerden cüda düşenlerdir.] Heyecanıyla coşup kendilerinden geçtikleri hayaller bir tarafa, normal yapabileceklerini bile yapamaz konuma düşer bu talihsizler. İdeallerine ulaşmayı geçiniz, realitede bulunana bile ayak uyduramaz hale dûçâr olur bu ideal-zedeler.

Doğrudur: İnsan, şimdiki zamanda geleceğin hayaliyle ve geçmişin nostaljisiyle yaşar. Ama şimdiki zamanı, onun gereklerini yapmadan yaşayanların geleceği boş bir hayal, geçmişleri de avuntu bir nostalji olmaktan öte geçemez. Bu bağlamda Abdülhak Hâmid Tarhan’ın şu acı sözü ne ibret vericidir: “Hayat, zaten hâtırâttan ibârettir.” James Brewer ise “İnsanda hayallerin yerini anılar almaya başlamışsa, yaşlılık başlamış demektir.”  der. Oscar Wilde’e gelince, o, “Eserlerimde hep düş/hayal gücünün hayatı yenmesini sağlamaya çalıştım.” der. Hayatı, yani realite çarkları üzere işleyen yaşamı yenebilecek bir hayal gücüne inanır. Gustave le Bon’a göre ise: “İnsanlar ile hayvanlar arasındaki bir fark da şudur: İnsanlar hayal (bir gaye, bir ideal) için, hayvanlar ise gerçek (peşin menfaat) için çarpışırlar.” Olana ve olması umulana bakış açılarından kaynaklı farklı tespitler bunlar.

Alfred de Musset’in “Hayat tatlıdır, ama onu tanımayanlar için.” sözü de en az bunlar kadar içleri acıtıyor. Rıfat Necdet Evrimer ise tam bir ağıt cümlesi döktürüyor: “Hayat tatlı bir yalan / Aşk, ümit, filan, falan, / Hüsrandır elde kalan.” Oysa Ludwig Tieck’in dediği gibi: “Hayatta daima tatlı ile acı karışık bulunur.” İslam’ın ilmî mirasında sabit bir kaide olarak ulema tarafından müştereken kabul görmüş bir gerçek vardır: “Dünyada (katıksız) mahza hayır veya (katıksız) mahza şerr bulunmaz. Hayır ile şerler, hayırlılar ile şerliler karışık vaziyette bulunurlar.” Bu tecrübî ve hakiki tespitler silsilesine Bediüzzaman’dan birkaç hakikat pırlantası ile nokta koyalım: “Güzelin (Allah’ın) âyinesi güzeldir. Güzelin mehasinlerini gösteren âyine güzelleşir. O âyinenin başına o Güzel’den ne gelse, güzel olduğu gibi; hayatın başına dahi ne gelse, hakikat noktasında güzeldir.”[4]Çirkinlikler, güzelliklerin mertebelerini insanların bilebilmesi için arızî ve tebeî olarak Cemîl isminden iktiza ederler.”[5]

Burada mühim bir noktayı ıskalamamak lazımdır, zira toptan kabul veya toptan red şeklindeki “heptencilik”ler bizi dengesiz çıkarımlara götürür. İnsanın yaşadığı zamandan şikayet edip problemler karşısında geçmişe sığınması ve geleceğe ümit bağlaması, sübjektif bir psikolojik hâldir. Elbette insanın, bugün bir ölçüde tattığı saadetin büyüğünü gelecekte tadacağına hayal kurması, doğası icabıdır ve haktır. Ne var ki burada üzerinde durmaya çalıştığımız cihet farklıdır. Dünün idealist, ancak bugünün ve belki de yarının mutsuz, yıkık, dökük, ümitsiz, kararsız, bedbin, dargın ve dalgın insanlarıdır, onların rahatsızlıkları ve ardında yatan etkenlerdir, dikkatleri üzerine çektiğimiz husus.

Hayatın gerçekleri öğretilmeksizin hayatın akışına yön vermeye motive edilen birtakım insanların mevcut pratik hayata bile yeterli sosyalite ve aksiyonla adapte olamamasının ardında yatan da yine aynı gulyabanidir: aşırı idealizm. Belki Türkiye kategorisine dahil bütün milletlerin gençlerinde görülen aynı virüstür: reelsiz idealistlik, yani hayalcilik, hayal-perestlik… Ne kazandıracaktır?! Bir rüya gibi gelip geçen gençlik yılları. Otuzuna dayanınca yıkılan dünya. Karalara bürünen renkler. Ya pembe? O bir halisünasyon! Umum sayılabilecek bir gençlik hastalığı bu. Yahya Kemal Beyatlı “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar.” diyor. Muhakkak bir aslı var bu sözün. Abdülhak Hâmid Tarhan da “Hâkikatler zâhir olunca hayaller zâil olur.”  diyor. Yanlış değil. Cenap Şehabettin ise “Hülya ile yola çıkan, menzile elleri boş girer.” tespitini yapıyor. Mezkur üç doğrunun orantılı bir biçimde birleşik hali, bizi hakikata götürüyor. Evet: Gençleri bir ideale kanalize ederken, o idealin realitedeki ayaklarını göstererek etmeli. Göstermek yetmez, ellerinden tutup götürmeli. Onları hayalin sonu yalnızlık, ümitsizlik ve karamsarlık olan hücrelerine yönlendirmemeli. İsterse bu onların hoşuna gitmesin. Bu noktada yapılan hataların belki yüzde doksan dokuzu yaşça büyüklerin. Oysa her yaşın ve her başın kaldırabileceği idealler başkadır. Altmışında ancak ulaşılabilecek bir ufuk, on beşinde gösterilirse ağır kaçar ve çoğunluk da bunu kaldıramaz. Başarabilecekken başaramama talihsizliğinin vadilerine salar kendini. Sonuçta ideal semalarından reel dünyasına düşmeler oluyor. Düşüp de ölmeler, felç olmalar, sakatlanmalar olur. O halde yaşın heyecanına göre hedef menzil tayin edilmeli. Yolculuktaki menziller gibi. İlk menzil, ikinci menzil, üçüncü menzil. Her yaşa kendi menzili gösterilmeli ki hayaller hakikat olsun. Büyük hedeflere, küçük hedefler geçile geçile ulaşılır. Dolayısıyla hedefler küçültülmelidir.

Ayrıca mürebbiler, nesilleri mahir birer usta gibi inşa etmeliler. Psikolojik ve sosyolojik zemine münasip bir yapılanmaya gitmeliler. Ayakları yerden kesilmiş his ve hevesleri birer fikir gibi algılayarak tatbik sahasına koymaya kalkışmamalılar. Bu arada belirtelim ki kuşaklar arası sıçramalara, yeni nesillerin öncekileri geçmesine, belki daha yerinde ifadesiyle –tıpkı bayrak devir teslimi gibi- onların yerlerine geçmelerine bilinçli bir şekilde müsaade edilmeli. Yaşça büyük olanlar, arkadan gelen daha kabiliyetli nesle geçiş hakkı tanımadan önce onları dengeli bir terbiyeden geçirmeliler ki geçiş esnası ve sonrası saygıya ve o saygı üzerine müesses manevî sisteme halel gelmesin…

 

[1] “Manik depresif hastaların % 10-15’inde liderlik vasıfları olur, ancak hastalık süreci ve sık sık tekrarlanan ataklar, bu liderlik özelliklerinin sürdürülmesine ve başarıya dönüşmesine çoğu zaman engel oluşturur… Manik depresif veya duygu durum bozukluğu zor bir hastalıktır. Uzun süre ilaç tedavisi ve psikoterapi görmeyi gerektirir. Özellikle psikolojik hastalarda daha çok karşılaşabileceğimiz depresyonun tam tersi olan mani, bu aşamada karşımıza çıkıyor. Bu, iki türlü görülen bir hastalıktır. Birinci olarak zaten hasta olan ve tedavi gören insanlarda, ikinci olarak da sağlıklı insanlarda görülür. Nöbet şeklinde görülen bu hastalığın belirtileri; çok konuşmak, mânâsız şakalar yapmak, çok para harcamak, iştahsızlık, cinsel istekte artış, kendine aşırı güvenmek, kuşkuculuk, karamsarlık, kendini iyi hissetmemektir. Bu hastalıkta, hastalar nöbet geçirir ve nöbet sonrası tekrar normal hallerine dönerler. Bu hastalıkta ya yalnız taşkınlık nöbetleri ya da taşkınlık ve çökkünlük nöbetleri yaşanır. Biyolojik ve psikososyal etkenler birbirleri ile etkileşerek duygulanım bozukluğuna neden olurlar.”

[2] Müslim, Fiten 19; Ebu Davud, Fiten 1; Tirmizî, Fiten 14.

[3] Not: Yazımızda zikri geçen ideal ve reel kavramları, ulaşılacak gayeler ve gerçekler anlamındadır; felsefî anlamda idealizm ve realizm öğretileri ile ve bunların söylemleriyle alakalı değildir. M. Hûb.

[4] Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, s.216, 217.

[5] Nursî, Mesnevi-yi Nuriye, s.134-135.

 

Musa HÛB

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment