Dr. Musa HûbDüşünceOcak '25

Dîl ve dil. Gönül ve söz.

Cevher ve araz. Ruh ve cesed.

Zâhir/görüntü ve bâtın/hakikat.

Birbirinin ikizi olması gereken bir ikili değil bunlar. Bunlar aynı şeyin iki ayrı şey olarak mevcudiyeti belki. Belki de değil, sadece zarf ve mazruf gibi bir şey. Mühim olan ikilik görüntülü birliği farketmektir. Kâinatta cebrî olan bu hassas hakikatin insanda iradî başarılması meselesi yani. Zıtlar dünyası şu âlem gibi zıtlar âlemi olan insan dünyasında ne de zorlu ve çetin bir başarıdır bu, bir açıdan; ne de kolay ve olağandır diğer açıdan. Tezat gibi görünen bu iki açının ortasından gidiyor adl ü adalet olan sırat-ı müstakim.

Sanıyorum belki de en son söylenecek sözü ilk başta söylemek bazen daha isabetli oluyor. Her hassas hissiyat sahibinin üzerinde bir ömür bilmecburiye düşünmek ve acı çekmek zorunda kaldığı bir kritik konu ile karşı karşıyayız: dîl (gönül) ve dil (lisan). Mana gönüldedir, lafız lisanda. Mana üryandır, görünmez; sadece varlığı kişinin bizatihi kendisi tarafından bilinir, hissedilir. Lafızla elbise giyer, görünür hale gelir, başkası tarafından. Üryan mananın ifadeye dökülmesi, ruhun cesed giymesi gibidir. Ölümle cesed toprağa girer, ruh âlem-i ervâha yücelir.

Ölümsüz sözler söyleyebilmek, niyetli söylemekle değil, niyetli yaşamakla gerçekleşebilir. Söz söylemiş olmak için söz söylemekle değil yani… Söz için söyleyen, kaybeder. Öz için söyleyen kazanır. Zaten söz söz içindir felsefesinin sözcüleri, laf ü güzaf üreticimleridir, lakırtı makinalarıdır. Söz dediğin, özü olan kelimedir, hakikatten bir özü olan cümledir. Özü olmayana söz değil, laf, lakırtı denir. “Şiir şiir içindir, sanat sanat için.” söylemi de bence, şeytanın erbâb-ı kalem ve kelâma bellettiği en büyük bühtanlardan biridir.

Dünya (denî, alçak, bayağı, seviyesiz âlem) nasıl ukbâya (ulvî, yüce, üstün, seviyeli âlem) tarlalık yapacak? Bu tarlaya ektiğin söz danesinin içi kof/boş ise, ahirette filiz vermez. Sözünün içini, yüreğinle doldur da at. Ve onu gözyaşı ve alınterinle sula. Bak ne göz görmedik meyveler devşireceksin cennet bahçelerinde… (Üç nokta, iyi ki varsın!)

Hayatın boyunca düşündüklerin bir tarafa, sadece konuştuğun ve yazdığın cümlelerden büyük bir balon yapsalar.. diğer tarafa yine bu cümlelerden yaşadıklarınla seni büyültseler, sonra o balonun içine koysalar.. acaba içini doldurabilir misin? Bu sorunun cevabı aslında ölüm-kalım meselesidir.

Büyük insan odur ki, dışında göründüğünden fazlasını barındırır içinde. Hârice akseden görüntüden kaç kat fazladır dâhilde yaşadığı asıl. Kelâmının bırakın iki katını-üç katını, birebir karşılığını olsun içinde saklamıyorsan, sen bir aldanmışsın ey nefsim diyen, deyip de işe kendinden başlayanlara müjdeler olsun.

Kimi uzaktan büyükler yakında küçülürken; kimileri de yakından tanıdıkça “Sen göründüğünün iki-üç kat büyüğünüsaklıyormuşsun içinde.” dedirtiyorlar insana. Kitabındaki kendinden küçük yazar sayısı o kadar çok ki… Kalemi ve kelamı, kalbinden büyük olan nice minikler, öyle büyük kalpleri kırıyor ki… Büyüklüklerine yakışan bir affedicilikle susuyorlar, sükût ile cevap veriyorlar.

Ey can! Sözlerin öz ile canlansın. Dudaktaki sözün, kalpte karşılığı olan bir özü olmalı, yoksa ehemmiyeti yok. Özde karşılığı olmayan söz, bankada karşılığı olmayan çek gibidir, hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur; belki aksine sahibi için vebaldir, sorgulanma sebebidir. Dil, dîlin tercümanı olduğu zaman makbuldür. Dil-dîl arasındaki mutabakât ve muvafakât, insanın doğruluk ve dürüstlüğünün senedidir, ve kemalinin belgesidir.

Sakın aldanmayasın ey gönül! “İnsanlardan öylesi vardır ki dünya hayatına dair sözleri senin hoşuna gider. Üstelik sözünün özüne uyduğuna Allah’ı da şahit gösterir. Halbuki gerçekte o düşmanların en yamanıdır. Senin yanından ayrılınca, ülkede fesat çıkarmaya çalışır, ürünleri ve nesilleri mahvetmek için uğraşır. Allah, elbette fesadı (bozgunculuğu) sevmez. O adama: “Allah’tan kork da fesat çıkarma!” denildiğinde, kendini benlik ve gurur kaplar ve bu, onu daha fazla günaha sürükler. Böylesinin hakkından cehennem gelir. Gerçekten ne fena yataktır o cehennem!” [Bakara 2/204–206].

Duygularıyla yaşamadığı şarkıları seslendiren sanatçılar. Kalben kabullenmediği fikirleri paylaşıyormuş gibi savunan programcılar, katılımcılar, sunucular, panelistler. Sırf kendini ispat için mikrofonu elinden bırakmayan konuşmacılar. Dinin benimsemediği kişisel prensiplerini din gibi savunmaya çalışan benciller. Hakkıyla inanmadığı bir dini ve hazmedemediği inançları, milletin gözünün içine baka baka anlatmaya kalkışan ‘dinciler’. Ve şahsî dünyası karanlık, dışarıyı ışıtmaya cür’etkâr bir aydınlar zümresi… “Onlar aslında, dilleriyle, kalplerinde olmayan şeyler söylerler.” [Fetih 48/11].

Televizyonlar, radyolar, gazeteler, dergiler, bültenler ve hatta kimi eserler.. plaklar, kasetler, disketler, cd’ler, vcd’ler, dvd’ler… çağrılar, telefonlar, telsizler.. bütün sosyal medya hep bir ağızdan sürekli  konuşuyor. İnsan merak ediyor: Hangi hakikati seslendiriyorlar? Sözler söz mü, lakırtı mı? Sözleri özlerinin izdüşümü mü? Kendilerinin dûkevn maslahatı var mı söylediklerinde? Radyolardaki dijiler, televizyonlardaki vijiler ve showmenlerin saatlerce bangır bangır, kıkır kıkır, harıl harıl konuştuklarının ne kadarının içi doludur? Kazara dökülen birkaç hikmet incisi olursa ne âlâ. Yoksa sırf çene! derler hani, işte öyle. Ahirzamanın yeni ürünleri ve zamanı hızlandıran ve boşa harcatan meslekleri onlar. Ne kadar hayır, ne kadar şerr içerdiklerini ve ürettiklerini amel defterleri söyleyecek, mahşer terazisi gösterecek.  “… Bunlar ağızlarınızla söylediğiniz mânasız sözlerden ibarettir. Allah gerçeği söyler ve doğru yola iletir.” [Ahzab, 33/4]

Bugün gündelik yaşam içerisinde en büyük israflardan birisi zaman israfıdır. Boş lafları satın alabilecek kadar ömür zenginleri (!) var. Üstelik de karşılığında büyük bir meblağ ödeyerek. Değersiz kitapları veya dergileri satın alan, ve hayırsız filmleri/showları seyretmek için sinemaları dolduran ve boş konuşmalarla dolu Tv, Radyo programları ve sosyal medya hesapları karşısında saatlerini deliksiz bir uyku gibi tüketen insanları gördükçe aklımıza hep şu âyet-i kerime gelir dikilir: “İnsanlardan kimileri vardır ki boş sözleri satın alırlar.” [Lokman 31/6; 17/64]. İnternette sohbet odalarında hakiki hiçbir karşılığı olmayan geyik muhabbetleri de bu bağlamda değerlendirilebilir. Bunların hepsi en başta ömür israfı, gönül israfı, para israfı, istidat ve kabiliyet israfı.. ve din israfıdır.

 “Er-Rahmân. Alleme’l-Kur’ân. Halaka’l-İnsan. Allemehu’l-beyân” [Rahman 1-4]. Bütün kitaplar kitabı olan mukaddes metin Kur’an-ı Kerim’i ve beyân’ı (kendini ifade edebilme kabiliyetini) bizzat Allah’tan öğrenmiş bir varlık bu insan. “Alleme Âdem’el-Esmâe.” Esmâ ve sıfât-ı ilâhiye bilgisinden nasibi kendisine belletilmiş bir Âdemoğlu. Mütekellim-i Ezelî’nin esma-i hüsnasının tecelligahı olan varlık hakkında gerek duyduğu bilgileri ve dünyadaki ilimlerin özünü bizatihi Yaratıcı’sından tahsil etmiş bir insanoğlu. Allah’ın kelâm sıfatının tecelligâhı beşeriyetin bu leddünnî beyan kabiliyetini nerelerde kullandığı ise ortada. Rahman’dan uzak, Kur’an’dan ırak!..

“Sözüm senettir” deniliyordu eskiden. Sözünün erleri yerle bir olmuş. Söz, koca bir yalan şimdilerde. İş yazıya güvene dayanmış. Yazı da kaybetti ya güvenini; kalanlara selam olsun. Sosyal medya dolusu, televizyonlar dolusu, radyolar dolusu, gazeteler, kitaplar, dergiler dolusu mübalağalar-mümaşaatlar, yağlamalar-yıkamalar, yalanlar-dolanlar… Kendi uydurduğu yalanları dinlemek ve okumakla ömür tüketen ahirzaman insanları. Nereye varır bu işin sonu? Nereye varacak, yevm-i akîme varır, yani kendisinden sonra gün doğurmayan o kısır güne, dünya hayatının son gününe varır. Bir söze, bir nefese.. İsrafil’in sûra üflediği bir nefese varır.

Günümüzde bir söz balonu var. Bu balona yeryüzünün herbir kıt’asından nefes üfleniyor. O balonda nefesi olmayan kaç insan var? Kimileri körük gibi çalışıyor, nefes nefese konuşuyor, o balonu şişirmek için. O balon dünyayı yuttu, güneş sistemini yutmaya hazırlanıyor. Kıyamet yakındır. Bu gidişle belki de birkaç asır içinde içinden gele gele Allah diyen tek bir kişi bile kalmayınca, olacak olan olacak. Fakat bir şey var yaşanacak ondan önce, ahirzamanın altın dilimi.

Söz bombardımanı, yeryüzünü ifsat etmiştir, evet, ve etmektedir. Fesadın düzelmesi, sırf sözle olmaz, özlü fiillerle olur. Peygamber-i Zîşan’ın buyruğunda müjdesi verilen Garipler’le, Ehl-i Salah ve Islah ile, sulh, salah ve ıslah gönüllüleri ile. Zamanın garibi/bedîi’nin dilinden “Nefsini ıslah etmeyen, başkasını ıslah edemez” düsturu ile. Muslih olmak için ise, önce salih olmak gerekir. Muslihler topluluğu, salihler toplumunu mayalar. Gönlünü konuşturan erbab-ı dîl, gönüllüler hareketini oluşturur. Ve inşallah kıyamet öncesi bir ahirzaman asr-ı saadeti yaşanır.

Fakat bizler ne yapıyoruz şimdi? Önemli olan budur. İşte buyurun dünya! Bol bol ve boş boş konuşulan cümleler, kelimeler. Her harfin hesabının mahşerde verileceğini bildiren bir Semâvî Din’in terazisinde ahir zaman insanlığının kelam defteri nasıl bir sonuç ortaya çıkarır? Tek tek dünyaya gelen insanoğlu tek başına hesaba çekileceği inancına göre bir muhasebe ve murakabede bulunmalı ve kendisine “Nereye gidiyorum?” sorusunu sormalı madem. Bu muvaceheden hareketle ben de sorayım kendime:

Sahi sen neler konuşuyorsun ey geveze nefsim? “Ya hayır söyle, ya da sus!” buyurmuş Efendimiz (sallallahü aleyi ve sellem). Söz gümüşse, sükut altındır, demiş dedelerimiz. Hal dilinle sessiz konuşabiliyorsan, kal dilinle sesli konuşabilme hakkın var. “Yoksa sus, kâinat mescid-i kebirinde Kur’ân kâinatı okuyor, onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidayetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup Haktan gelip hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” [Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, s.12].

Musa Hub

02 Mart 2001 Cuma

Emniyet Mh. / İstanbul

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment