Kıymetli Musa Hocam,
(…)
Galiba Risale-i Nur Anaokulunda başarılı olmaya başladım, hamdolsun. Akşam, başta Resulullah (sas), Hz. Ömer (ra) ve Bediüzzaman (ks) olmak üzere diğer evliya ve melâikeden bir heyet adeta odama teşrif ettiler gibi hayal ettim. Bir melek, yatağımın dört tarafına büyük kurdeleler bağladı, onlar da dualar ettiler. Ben de “okulda başarılı olunca bana böyle kurdele bağlarlardı” diye düşünüp onları selamladım, çocuklar gibi heyecanlandım, sevindim.
Evet, Risale-i Nur Anaokulu’nun başarılı bir öğrencisiyim artık. Kurdeleyi kaptım. Bu, hayatımın en güzel kurdelesi: göklerden gelmiş, bir melek tarafından bağlanmış manevi ve ruhani bir kurdele. Güven ve şevk versin diye büyüklerim, başta başmuallim olmak üzere, ta sınıf öğretmenime kadar gelip demek beni düşünmüşler ve bana böyle güzel bir hediye layık görmüşler diye tasavvur ettim.
İlkokulda başarılı olunca kurdele aldığım bir hâtıram aklıma geldi. Müfettişler gelmişler. Ben 2. sınıftayım ama devamlı fazladan okuduğum, ders çalıştığım için, 5. sınıfın kitaplarını bile bitirmiştim evde. 🙂 Müfettişler 5. sınıfa girip bir matematik sorusu sormuşlar, kimse yapamamış. Orada bulunan matematik öğretmeni Ferhat Bey, “2. sınıfta bir öğrencimiz var, bunu anında çözer,” demiş. Müfettiş, “Nasıl şey öyle? Çağırın bakalım,” demiş. Ben kurdelemle gittim ve soruyu çözdüm. Sonra bana sınıf atlatmak istediler ama babam, “Yaşıtları ile kalsın,” deyip razı gelmedi.
Allah’ın verdiği ilme iştiyak ve istidatla hep sınıf birincisiydim o zamanlar. 🙂 Hatta ortaöğretim başarı puanım olan 9.80 rekoru okulda hâlâ kırılamamış ve lisede hâlâ o eski hocalarım beni anlatırmış. 🙂 O zamanlar Allah’a itimadım tamdı, kendimce çok dindardım. Babam evden atmıştı beni güya çok dindar olduğum için. Mesela fizik dersinde ders kitabını mahsus yakmıştım, çünkü “Eğer bu formülleri onlar bulmuşsa ben de bulurum.” demiştim. Biraz delilik vardı sanırım serde. Biraz mı, bayağı mı? 🙂 Bir gün fizik hocam tahtaya kaldırıp özellikle beni en zor sorularla denedi. Ben, diğerlerinin ezberlemekte güçlük çektiği lise son sınıf fizik formüllerini kendi kafamdan, Allah’ın inayeti ile bir şekilde uyarlamıştım, bulmuştum. Allah, kendisine güveneni yalancı çıkarmamıştı. Hatta defterlerime yazıyı dahi yeşil kalemle yazardım yeşile teberruken; sanki türbe yeşilinin, Hızır yeşilinin, Kubbe-i Hadrâ yeşilinin bir mübarekliği vardı.
Sonra yazılar yazıp dağıttığım için, din propagandası yaptığım gerekçesiyle bir süreliğine okuldan uzaklaştırıldım. Birkaç defa disiplin cezası aldım, okuldan atacaklardı. Disiplin kurulundaki fizik hocam, “Onun gibi başarılı bir öğrenci görmedim, atamayız.” deyip durdurmuş. Din öğretmenim beni hep döverdi, “Sen aşırıya kaçıyorsun, din böyle olmaz,” diye beni hep eleştirirdi, ama ben korkmazdım, hiç sevmezdim kendisini zaten. Biyoloji hocam Adil Bey ateistti, en azından ben öyle zannederdim, hep tartışırdık ama beni çok severdi. Bir gün gelip, “Biliyor musunuz arkadaşlar, bu okulda en çok İsmail’i seviyorum, çünkü o prensipli bir dava adamı. Davası için her şeyini feda ediyor, kendini ve okulunu riske atıyor ama asla taviz vermiyor,” demişti. Halbuki her gün tartışırdık. Daha ağzını açar açmaz ben muhalefet ederdim. Dava adamlığı da çocuksu bir inanmışlıktan, saflıktan ibaretti.
Muhterem Musa Hocam, şükürler olsun ki, sayenizde ben de artık Risale-i Nur öğrencisi oldum. Hep olamam zannetmiştim, asla kendime Risale-i Nur talebesi dememiştim, diyememiştim. Ama Allah sizden razı olsun, geçen hafta bana anaokulu kapısını açtınız ve oraya kabul edilmekle kalmayıp bir de ilk dersten kurdele aldım. Rabbim, sana çok çok çok hamd olsun. Anaokulunun yıllık derslerini 20 kere tekrar edip –belki geçemeyerek- sınıfta kalacak veya okuldan atılacak olsam da fark etmez. Değil mi ki bir kere öğrencisi oldum, bu şeref ve nâiliyet bile bana yeter.
Bu arada vurgulamak isterim ki bu olay anaokulu için geçerli. Bende daha okuma yazma falan yok, sadece oyun şeklinde. Risale-i Nur Anaokulu’nda bazı oyunları ders almaya başladım, oynarken öğreniyorum. Mesela yolda geçerken bakıyorum, “Aha,” diyorum, “Bu ağacın yaprakları mizanla ne güzel ölçülü çıkıyor. Sonra, o kadar ince ve latif oldukları halde Güneş’in harareti kurutup yakmıyor. Ağaç kökleri birer Asa-yı Musa gibi yeri deliyorlar; en sert toprağı ve taşları kudret sıfatı ile çatlatıyorlar, hatta duvarları bile delip geçiyorlar. Su, nebatat ve kuşlar ve insanlar, hepsi ya bir tohumdan veya bir yumurtadan veya nutfe denen bir damla sudan halk ediliyor. Şu müzeyyen bahar tarlaları, tüm sanatları ile cennette asıl yansımasını bulacakken dünyada ilahi cemalin sadece soluk birer yansıması.
Dağlar birer anbar, cümle şifalı bitkileri ve nice cevherleri barındırıyor. Ve Kamer Dağı’ndan çıkan Nil Nehri’nin 6 aylık suyunu dondurup buzdan bir dağ yapsan, o dağ kadar yapıyor. Ve onca hızla dönen dünyada bunlar hiç dağılmıyorlar. Dünyanın içindeki harareti ve hareketliliği dengeliyorlar. Dağlar kadar büyük ve dağlar kadar sağlam dersler veriyorlar.
Deniz ve nehirlerin hışıltısı, “Bize de bak, bizi de oku,” diyorlar. Anaokulunda olanlara, “Çok oyuncağımız ve güzel hediyelerimiz var,” diyorlar, gidiyorlar.“
Dünya, cümle âlem Risale-i Nur ile nurlanıyor, aydınlanıyor; ışıltılı parlak ama düşündüren resimlere dönüşüyor ve bizlere hakikat dersleri veriyor.
Risale-i Nur Anakolu’nda bu bol oyunlu derslere vesile olan sizlere minnet, şükran, dua ve selamlarımla…
Dr. İsmail Küçükturgut
4 Nisan 2007

