Dr. İsmail KüçükdurgutDüşünceEkim '24

Ey Allahım, sana insanca nasıl seslenilir?

İnsanın seninle irtibatı nasıl olur? İnsan seni nasıl memnun eder? Bir çoban “gel sana süt vereyim, çarıkların yamayım” deyince onu sevmişsin. Ben de çiftçi ailesindenim, din bilgim kıt, ben de benzer sözler söylesem, beni de sever misin? Sana gönlümü daha fazla nasıl versem, sana daha ne kadar aşık olabilsem, daha ne kadar yanabilsem geceler boyu adını sayıklayarak… Allahım, canımsın, canımdan da öte canımsın. Dur şuracığa bir secde edeyim. Secde sana yakınlıkmış, ben de öyle hissediyorum, bir secde daha edeyim… Bu secde gözlerimi yaşarttı, coşkunluğumu artırdı, şimdi gidip namaz kılma aşkı geldi…

Sahabe’yi hatırladım, asıl derin ve sessiz aşıklar onlarmış. Secde ayetlerinden sözedilince veya okununca birbirlerinden bulabildikleri kadarcık yere secde ederlermiş oturdukları yerden hemen. Ne incelik, ne aşk! Bunları yazarken en azından klavye üstüne secde etmeyende aşk ne gezer. Bu masanın şu kenarına bir secde daha etmeliyim, aşk gelince beklenmez, aşk anlıktır, aşıkta sabır olmaz, sabırdan bahseden birinde aşk ne gezer, sabır kayalara dağlara mahsus. Masa ve bilgisayar klavyelerine aşk halinin anı bastırmasından secde etmektir aşk. Aşk sevgiliye o anda varmak istemektir, aşk sabrı ve aklı unutmak kendinden geçmektir. Aklı ve hikmeti bıraktım deliliği seçtim demiş Mevlana. Deliyim, aşk delisiyim, aşkından aklımı yitirdim, aşkınla yandım, yanıyorum.

En çok geceyi sever oldum, gece gelince sanki gün doğmuş kadar seviniyorum. Gece bana seni getiriyor. Günboyu adını sayısız kere sayıklayıp duruyorum zaten, seni unuttuğum an var mı? Bugun toplantıda kaç kere aşkınla kendimden geçtim nerdeyse. Mark bana yeni projeden bahsederken birden aşkın gözlerimi yaşarttı, ne yapacağımı bilemedim, orada hal sahibi halden anlamayanın yanında gurbettedir lafi geldi aklıma. Kaç kere böyle günboyu birden kendimden geçiyorum. Bütün gün aşkınla dolu. Aşkından yine yemek yemeyi unuttum. Hani öğlen yemek icin bir elma almıştım yanıma, meşgul olduğum aşkından yemeyi yine unuttum. Zaten bir elmayı yemek bazan bütün günümü alıyor, çünkü her ısırışımda seni hatırlayıp hatırlayıp yanıyorum ve elmayı unutuyorum. Bazan elmayı bir ısırmak kalbimdeki aşkını köpürtüyor da dışarı çıkmak zorunda kalıyorum.

Bazan tren istasyonunda yürürken zigzag çizerek zar zor yürüyorum, gözlerim görmüyor bazen, kendimden geçiyorum, bazan da aynı yolu öyle hızlı yürüyorum kı adını sayıklayarak/zikrederek, neredeyse uçuyorum gibi oluyorum, ayaklarım yerden kesiliyor yâdınla. Bana herşey seni hatırlatıyor. Çiçekleri görüyorum, ‘bunlar senin için’ diyorum. Yıldızları görüyorum, ‘bunlar senin için’ diyorum. Her güzel şeyi sana takdim etmek istiyorum, ‘bunların hepsi sana hey sevgili, her güzellik sana, her mükemmellik sana, her iyilik sana; herşey sana’ diyorum.

 

Mesela şuan, hemen yanımdasın sanki şimdi, seni hissediyorum gibi oluyorm. Ama yine de tutup sarılamadığım için, içimde seni arıyorum, sonra da durup soruyorum: gerçekten nedir benim aradığım? Hem buradasın, hem de ben seni arıyorum, özlüyorum. Hem seni sanki görür gibiyim hep, hem de senin özleminle yanıyorum da yanıyorum. Geçen günü aşkım katlandıkca katlandı, herkes sevgisini düzinlerce güllerle ve pahalı hediyelerle ilan ederken sen bir dilenci ile yaptın yine yapacağını. Dilenci yolda bana sarıldı, öptü ve seni seviyorum dedi yine. Ben de ona sarıldım çünkü biliyorum bunu ona yaptıran sensin, beni bir dilencinin kollarıyla seven sensin. Ne ilginç, bir yanda dünya varlıkları ve güzellikleri ile, makam ve serefler ile çağıranlar, öte yanda bir dilenci ile seni seviyorum diyen sen. Bir taraf nefsimi davet ediyor, sense gönlümü, kalbimi davet ediyorsun, bağrına basıyorsun. Kalbimi dinliyorum, seni seçiyorum. Seni seviyorum, tek seni seviyorum. Fakirlik ve dilencilik, ve mahfiyet ve yokluk örtüsüyle örtünmüş sana gelen kalp yolunu seçiyorum, kalbimin sesini dinleyip sana koşuyorum. Öte yanda nefsime hitab eden, bana nice dünya zevkleri vaad eden sevgilileri bırakıyorum. Gel dilenci, ben sana yine sarılırım, benim gönlüm sende, benim yarım sensin.” (…) Peşimde niceleri kosuyor ama ben en asağısı olan bir dilenciyi kendime dost ediniyorum. Çünkü onun sevgisi saf ve güzel. O bana senin sevgini sunuyor. O beni sana davet ediyor.

 

Dünyadaki en büyük nimetin gece boyu adını zikretmek. Gece boyu yanarak adını sayıklayıp durmak, saatlerce hep adını sayıklamak, bitmeyen gecelerde askınla yanmak, şevkinle yatmak, beni hayatta tutan tek şey bu. Bu aşkın sâkisi sensin. Aşkı öğreten sensin. Aşk kadehini sunan sensin. O kadehe vurulmuştum. Aşk şarabı içtiğim kadeh o aşkı bana sunuyor sanmıştım. Sevgilim o kadehti. Ta ki o kadeh ortadan kaybolana kadar. Sonra İbrahim (as) imdadıma yetişti. Ay ve Güneş ona da şarap sunan kadeh olmuşlar ama onlar batınca şarabın o kadehlere ait olmadığını anlamış. Ne güzellik varsa senin kadehlerin. Böyle sonsuz kadehlerin var. Kadehleri sevdim senden dolayı, kadehleri sevdim içlerindeki aşk şarabından dolayı, bos kadehi ne yapayım. Kadehe hürmet senin askından dolayı. Gerçi kadehe hürmetsizlik senin askına hürmetsizliktir, nankörlüktür. Kadehi sevdim senden dolayı ey sevgili. Kadehlerin aslını görünce dünyadaki kadehleri daha çok sever oldum. Elbet kadehten kadehe fark var, kimi bakır, kimi gümüş, kimi altın, kimi kristal, kimi İsa (as)’in son yemeğinde kullandığı kadeh gibi tılsımlı, ama onu da Hristiyan’lar kaybetmişler. Şimdi artık kadehi ikinci plana attım, seni sevgili bildim, kadehi sen vermezsen Isa (as)’in kadehi olsa boştur bana, sen sununca bir eski tas hoştur bana. Her ne kadar Hz. İsa’nın kadehinin kokusuna yansam da, senin rızana ölüm güzeldir bana, rıza şarabı evladır bana.

Sanki bir bahar ağacının her bir çiçeği bir göz, o gözlerle bana bakıyorsun. Sanki her ağaç senin elin, onlar rüzgarda sallandıkça bana el edip çağırıyorsun. Sanki bulutlar senin kabarıp duran rahmetin. Sanki bahçemdeki yaban güvercinleri senin gönlüme tesellilerin, nasıl da beraber adını zikrediyorlar, adeta Subbûhun Kuddûsün Rabbünâ Rabbü’l-Melâiketi ve’r-Ruh diyorlar. Hû Hû diyorlar bazan. Bacaya konuyor bir yaban güvercini ve Hû Hû diyor durmadan. Gönlüme seni davet ediyor, sadece onu dinliyorum onu dinledikçe sen geliyorsun, benim davetçim oluyor, Davud as’ın kuşları gibi benim için seni çagırıyorlar bana. Benim sesim, yüreğim oluyorlar. Benim yerime onlar ötüyorlar. Onlar seni çağırdıkça can kuşum kanatlanıp sana uçuyor. Gönlüm sana koşuyor. Adınla coşuyorum, bana haller geliyor, divane mi meczup mu denir bilmem, umurumda değil, bana bir haller oluyor, bir haller oluyor, akıl benden gidiyor, ben de kuşlar gibi yüce adını zikre dalıyorum. Sen gelince bana ve akla yer kalmıyor. Paşa paşa dolaşandan aşık mı olurmuş, aşık dediğin serhoşlugundan tanınır. Serhoş olmayanda şarap içmek ne gezer. Serhoş olmayan bütün gün şarap içtim desin. Aşk herşeyi çiğneyip, en önce kendini çiğneyip sevgiliye koşmaktır.

Aşkım gayrete geldi, aşkım coştu, yangın aşkımı dahi yaktı, aşkı dahi yakan bir hal geldi, ah diyemeden bittim, yok oldum, iradesiz ateşe uçan pervane oldum, can kanatlarımı sende yaktım, candan geçme haliyle sana koştum, bana bir koşturma hali geldi, gönlüm koşuyor tut beni, gönlüm oradan buraya koşuyor, ızdırap içinde yalvarıyor medet eyle, gönlüm İsmail oldu, ben Hacer; varlığınla yokluğun arasında sana koşuyorum, aşk zemzeminle yetiş bana. Yetis bana ey Sevgili! Yetiş bana ey Sevgili!  Mevlana’dan bir içki içtim Sevgilim. O bir elini kaldırmış, benimse iki elim havada, sana yönelmişim.

8 Mart 2008

Dr. İsmail Küçükturgut

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment