Dr. Musa HûbEkim '24İlim

Mirkâtü’s-Sünnet Âyeti’nin Gölgesinde:

Peygamber Yolunun Dereceleri

(2)

 

Kur’an-ı Kerim’de Minhâcü’s-Sünnet Âyeti’ni (9/128) müteâkip Mirkâtü’s-Sünnet Âyeti gelir:

﴾ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ ﴿

Meâl-i münîfi şöyledir: “(Ey Rasûl! Sen onlara, onların içinden, kendilerinden bir rasul olarak gönderildin, geldin. Buna rağmen senden ve senin beraberinde onlara getirdiğin hidayetten) eğer yüz çevirirlerse, (sakın hiç ümitsizliğe düşme, hayal kırıklığına uğrama! Onlara, mü’minler ve kendine) de ki: ‘Allah bana yeter! O’ndan başka ilah yoktur! Ben yalnız O’na dayanırım. Çünkü O, büyük arş’ın rabbidir (muazzam hükümranlığın sahibidir).” (Tevbe, 9/129).

Mirkâtü’s-Sünnet, Sünnet-i Seniyye’nin Mertebeleri manasına gelir. Buna göre: Sünnet Minhâcı’nın Mirkâtı, Peygamber Sünnetinin Mertebeleri, yani Peygamber Yolunun Dereceleri demektir ki Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Onbirinci Lem’a Risalesi’nde sünnet-i seniyyenin üç ana mertebesi olduğunu belirtmiştir:

  1. Vâcip Sünnetler: Şeriattaki muhkemâttandır, sabittir, değişmezler ve değişiklik kabul etmezler.
  2. Nâfile Sünnetler: Bu da iki kısımdır:

a.) İbâdete tâbi sünnetlerdir ki değiştirilmesi bid’attır.

b.) Âdâb olan sünnetlerdir ki bunlara muhalefet bid’at değildir, fakat hakiki edepten istifade etmemektir.

En önemli sünnet-i seniyye ise İslamiyetin alâmetleri olan şeâirle bağlantılı sünnetlerdir. (Nursî, Lem’alar / 11. Lem’a – s.609).

Mirkâtü’s-Sünnet âyeti mü’minlere ne diyor?

Verdiği derslerden ve mesajlardan bazısını Risale-i Nur’dan aynen okuyalım, istifade ve istifâze edelim:

﴾ … لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ﴿ âyeti, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm’ın ümmetine karşı kemâl-i şefkat ve nihayet re’fetini gösterdikten sonra, (hemen akabinde gelen) şu

﴾ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللَّهُ ﴿ âyetiyle (Kur’an) der ki:

“Ey insanlar, ey Müslümanlar!

Böyle hadsiz bir şefkatiyle sizi irşad eden ve sizin menfaatiniz için bütün kuvvetini sarf eden ve mânevî yaralarınız için, kemâl-i şefkatle, getirdiği ahkâm ve Sünnet-i Seniyyesiyle tedavi edip merhem vuran şefkatperver bir zâtın bedihî şefkatini inkâr etmek ve gözle görünen re’fetini itham etmek derecesinde onun sünnetinden ve tebliğ ettiği ahkâmdan yüzlerinizi çevirmek ne kadar vicdansızlık, ne kadar akılsızlık olduğunu biliniz.

Ve ey şefkatli Resul ve ey re’fetli Nebî!

Eğer senin bu azîm şefkatini ve büyük re’fetini tanımayıp akılsızlıklarından sana arka verip dinlemeseler, merak etme. Semâvat ve arzın cünudu taht-ı emrinde olan, Arş-ı Azîm-i Muhitin tahtında saltanat-ı rubûbiyeti hükmeden Zât-ı Zülcelâl sana kâfidir. Hakikî muti taifeleri senin etrafına toplattırır, seni onlara dinlettirir, senin ahkâmını onlara kabul ettirir.” (Nursî, Lem’alar, 11. Lem’a, s.610).

Allah Teâlâ, mü’minlere ve insanlara, kendi isimlerinin âzâm mertebesinde tecellilerle donattığı bir insan-ı ekmel olarak, olabildiğine şefkatli ve gayet derecede merhametli Habîb-i Edîb’inin (sav) râzı olduğu kulluk yolunu takip etmeleri ve onun kulluk edebiyle edeplenmeleri emrini vermiştir:

﴾قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ . قُلْ أَطِيعُوا اللَّهَ وَالرَّسُولَ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْكَافِرِينَ ﴿.

Ey Resulüm, de ki: “Ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah gafurdur, rahimdir (çok affedicidir, engin merhamet ve ihsan sahibidir). De ki: “Allah’a ve Resulullaha itaat ediniz. Şayet yüz çevirirlerse, bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” (Âl-i İmrân, 3/31-32: Bkz. 3/132; 8/120.46; 58/13). {Kitâb-ı Mukaddes’te de benzer bir ‘âyet’ vardır: Luka 10,16}.

Eğer Allah ve Rasulü’ne iman ve itaat etmekten yüz çevirirler ise, Allah’ın böyle kâfirleri/nankörleri sevmeyeceğini bu âyet-i kerime haber vermektedir. Seven itaat eder, sevmeyen sırtını döner ve Allah da sırtını dönenleri sevmez demektedir. Halbuki Allah’ı sevmek, insanın yaratılışına konulmuş en fıtrî, en ulvî ve en kutsî bir gaye-i tabîiyedir. Fıtrat dini olan İslamiyet de insanları, fıtratlarındaki bu ulvî hedefe sevkeder. Allah Teala, bu kâinatı kudret, hikmet, sanat, cemal, kemâl ve ihsanlarının tecellileriyle en güzel şekilde, akılları hayran bırakacak derecede muhteşem yaratıp hepsinden ayrı ayrı nimetleriyle ikramlara boğduğu kullarının kendisini sevmesini ve teşekkürlerini talep eder. Bu sevme ve şükür hislerini de nasıl bir itaat ve ubudiyetle ortaya koyabileceklerini göstermek için de bazı seçkin kullarını peygamber olarak onlara gönderir, en son da en seçilmişler seçilmişini, Mustafâ’yı gönderir ve O’nu (sav) bütün insanlara rol-model yapar.

“Allah’a giden yollar, mahlukâtın nefesleri sayısınca çoktur.” Fakat en yakınına gideni, en geniş, en kolay, en kısa ve en zahmetsiz olanı ise Hazret-i Ahmed-i Mahmud-u Muhammed Mustafâ aleyhi ekmelü’t-tehâyâ ve’t-teslimât’ın yoludur. O’nun sünnet-i seniyyesinin minhâcıdır, yoludur; o yol da rükünleri, esasları ve edepleriyle bir sünnet mirkâtına (derecelerine) sahiptir. Sünnet-i seniyye yoluna girip yükselmenin sırrı ise, Mirkâtü’s-Sünnet Âyeti’nde haber verildiği üzere, öncelikle Allah ve Rasulü’ne sırtını değil, yüzünü dönmektir, özünle bağlanmaktır. “Kul!” “Söyle ya Rasulallah, emret!” demektir. Sünnet-i seniyye mirkâtına sülûk etmek, Allah’ın yanında olduğuna inanarak Rasulullah’a tâbi olup bütün cihana meydan okuyabilmektir ve bu yolda O’na (cc) tam tevekkül edebilmektir.

Musa Hub

28 Ağustos 2009 Cuma

Büyük Çamlıca / İstanbul

 

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment