Bir Nisan akşamı köşede sokak lambasının aydınlığında iri yağmur taneleriyle buluştuğumuz gençlik günlerinden sorunsuz ve sorumsuz hercailikler akıyordu kaldırımlara. Islak sokaklar, üşüyen taşlar kadar taşkın suların oluklardan şimşeklerce iniverdiği duvar diplerinde ıslanan paçalarımızla mutluluk rüzgârlarını tanımıştık bizler! Mahalle denilince, Rahm-i Mader misali sığınağımızla ortalarda ve tüm benliğimizle ait olduğumuz evlerin duvarlarına diziliyordu umutlarımız. Aşımızı ve aşklarımızı kutsallarımızla mecz ederek yürüdüğümüz yollarımız tozlu, fakat tertemiz nispetsiz akıyorlardı menzillere. Bazen bir tutkunun, bazen bir sevdaya döşenmiş sıralı taşların üzerinde hep bu yolların izleri, baharda leylak ve yazları hanımelleriyle serfiraz kokularımızla mutluluktan uçuyorduk. Yaşamın İlahi işaretlerini fark eden masum yüreğimizle dostlukları başımız üzerine koyup, yine aynı duygularımızla en haylaz sınırları zorluyorduk. Delişmenliklerimiz ve hesapsız cevvaliyetlerin altında kalan benliklerimiz, bir arkadaşın en yakın ihtiyacına koşacak kadar asildiler.
Zorba günlerin ve kader-i İlahi planında ki tüm musibetlere dayanacak kadar mahallemiz ve zamansız esen ayrılık rüzgârlarına dayanacak mesafelerimiz vardı. Bu Gök kubbenin altında ne günlere yandı insanlık, şu Küre-i arzın üzerinde hangi buzdan yılları tükettik sayamadık! Eskiciden alınmış bir siyah-beyaz fotoğrafta gizli her şey ve anılardan dışarıya fırlamış haylaz çocuklar misali rüyalara uzanıyor şimdi özlemler. İlkbahar sevinciyle evlere doluşan rayihalar sinerdi ahşap ve kerpiçten hayatlara. Cumbalı ve çıkmalı hayli fazla hatıraya imzasını atmış sokaklarımızda, şimdi yeni Dünyaların bitmeyen hırsları ve O’nun yeni nesillerince kayıplar var bu şehirde. İzlerinde bile şanslı bir mevsimin hangi deminde olacağını bilmediğin yağmurlarınca yağmadalar umutlarına ve sorup durduğun Cennet Ülkesi, şimdi o beğenmediğin eskicinin tozlu raflarında açılacak ve kapanmayacak bir başka baharın umuduyla beklemedeler.
Güneşin yedi rengine ram olmuş şiirlerinde hangi makamda türkülerimiz vardı bizim? Ve bir son baharın sildiği izlerinde kimlere yakılmıştı Alevlerin? Bir ikindi zamanı sokağın hemen inişinde şemsiyene vurunca yağmur damlaları, ürperten Nisan serinliğinden geçerek devam ediyordu ıslak hayallerimiz. Liseli bir dönemin tarifsiz hazlarıyla uzun yolların kısacık ve sayısız manalarında hep bu hikâyelerce ağlıyor şimdi albümler! Yağmurlar yağınca eski bir kapıdan dışarı fırlamış uslanmaz delilikler doluyor sinelere ve aynı sokağın bitmeyen şarkısı, şimdi son baharın kollarında mahsun ve masumlar çocuklarca karşındalar. ‘’Rüzgâr gibi geçti’’ filmine her insandan başka bir hikâye ve her devriden başka kinayeler var! Geçenler geçiyor derler ya, sakın inanma buna sen! Geçen ne bir zamandır, nede beyhude geçen ve korkarak sayıp durduğumuz yıllardır. Vakit diye ellerimizle saydığımız şey, Kâinatta bir karınca misali, deryada katre gibi, toz gibi bir şey ve oyalanıp durduğumuz hayatın içinden geçilecek menzillere bir kapı, belki de sonsuzluğa uzanacak yolun ‘’zamansız, vakitsiz ‘’başlangıçlarıdır.
Ellerimizle büyüttüğümüz hikâyelerden artan sızıntılar burkuyor yürekleri. Değişen Dünya’nın vahşi kurallarına kapılmış nesillerinde umursamaz tavırlar acıtıyor bizi! Hayatın anlamsızlaştıran akışkanlıklarına yenilmiş yaşamları anlamak zor. Kalbin elmas misali hisselerine kapanmış kapıların ardında soğuk rüzgârlar ve ebediyete karışmış nice güzelliklerin mezar taşlarına okunacak Fatihaların manzarasındayız. İnsan olmanın dayanılmaz gafletine yenilmiş günlüklerimizle ortalardayız!
Arsızca kestiğimiz ahkâmların ayaklarımıza vurulmuş zincirlere dönüşünü bekliyoruz zavallı bir mekânın dibinden! Oysa yine şuur sahibi olabilmenin kusursuzluğuyla devam edilecek yolarda, egolarımızla yapayalnız, aciz ve çaresiz günleri sayıp döküyoruz hesapsızca! Alışkanlıklarımız ve adetlerimizin kollarında hakikatlere kapadığımız kapılar, aslında bekaya uzanacak yolların en muhteşem kıvrımına indirdiğimiz darbelerle siliniyor buralardan sessiz sedasız!
HAKAN ESEN
18-02-2016