“Acı duyuyorsa, canlıdır. Başkasının acısını da duyabiliyorsa insandır.”
Bu ölçüye göre insanoğlu, nesli tükenmekte olan bir canlı türüdür. İnsanlık ile acı özdeştir. Acımak insanîlikdir, acımamak gayr-i insaniliktir. Başkalarına acı vermekten zevk alanlar, insan olamazlar. Terör, masum insanları haksız yere öldürmektir ve bütün insanlığı öldürmekle eş değerdir. Her türlü terörizm karşısında ehl-i vicdan olan insan acı duyar, acı duymayanların insanlığı ölmüştür.
İnsan öldüren teröristlerden beter teröristler, insanları terörize edip kullanan, öldürten ve terörizmi yöneten derin mihraklar, görünmeyen beyinler, karanlık masalardır. Görünenler ise sadece maşalardır. Kur’an arşından insan kalbine inen hakikat prensibine göre: Haksız yere bir insanı öldürebilen, bütün insanları öldürmüş gibidir, böylece kendindeki insanlığı da öldürmüştür ve dolayısıyla ölmeyi hak etmiştir.
Terör deyince akla hemen masumları öldüren organize örgütler gelir. Fakat öldürmek var, öldürmek var. Terör vardır, canları, malları telef eder. Terör vardır, inançları, insanlığı heder eder. İlki öldürür, ikincisi kendini öldürtür, yani ya intihar ettirir, ya da süründürür. O sebeple terörü, İslam’daki “fitne” kavramıyla da ilişkili, hatta özdeş anlamak gerekir. Hususiyle dini sağdan suiistimal ederek mü’minleri dinde fitneye düşürmek, manevî terördür; bir aileyi, bir köyü, bir kenti, bir ülkeyi itikadî ve fikrî anarşiye düşürür ve nesiller sürecek bir şerre dönüşür.
Ne acı ki kendinden olmayanı hayvan yerine bile koymayan iktidarlar, hangi dinden olursa olsun, biti-pireyi öldürür gibi birbirini öldürüp dururlar. Düşmanlık bile yapıyor olsa, farklı inanç veya görüştekilere bit kadar değer vermeyip öldürmeye hazır ve nazır böylesi güç sahipleri, isterse en dindar gözüken Müslüman olsunlar, Âlemlere Rahmet Efendimiz’i (asm) katiyen anlamamıştırlar. Son nefesine kadar bütün insanların imanlarının derdinde yaşamış bir İnsanlık Peygamberi’nin merhameti, kâfirlerin değil, esas insanları kafir yapan küfrün düşmanıdır. Allah’a inanmayanların, O’nun katındaki bell hüm edall mühürlü değersizlikleri başkadır, dünyada hepsinin birer âdemoğlu, Havva kızı olmaları başkadır. İnsanlar, dünyada birbirlerinin insan kardeşleridirler ve insanca yaşamalıdırlar.
Hangi dinin mü’minleri veya münkirleri olurlarsa olsunlar: Can çıkmadık bedendeki kalbin imanından ümit kesilmez. Ölmedikçe tüm kâfirler birer hidayet namzedi, insan evladıdırlar; bit-pire değildirler, hayvan muamelesi göremezler. Kâfir de olsa, herkes Allah’ın kuludur! Kulluklarını unutmuş, inkara sapmış da olsalar, Allah’ın kulları… Ölmelerine değil, hidayetlerine çalışmalıyız. Hiçbir kâfire belki de ömründe bir kerecik olsun tebliğ yapmamış, yapmayı da bilmez, onu bit gibi gören –güya- mü’min, acaba kendi âkıbetinden emin mi? Allah dilerse ve hikmeti iktiza ederse, o mü’mini kâfir, kâfiri de mü’min olarak huzuruna alabilir.
Dünyanın pekçok yerinde ve hususiyle Irak’ta ve Suriye’de bakıyorum, öldüren, “Allahü Ekber” diyerek öldürüyor. Öldürülen de “Eşhedü..” diyerek ölüyor. Aslında orada insanlık ölüyor. İnsanlık ölünce, Müslümanlık da ölmüş oluyor. İslam dünyasında müslümanların birbirine ettikleri zulümler, gadirler, haksızlıklar ve cefalar, yeminle, gavurların zulmünden geri değildir. Ötekilere karşı insanlığı ölmüş, merhamet, mürüvvet ve adalet hissini kaybetmiş bir kalbde ne kadar iman hakikati kalmıştır, merak ediyorum.
Hak yolunda şehit olan canlar, hakikatte en güzel ölümle ötelere kanatlandılar ve nimetler içerisindedirler. Biz en çok, onların geride kalanlarına ağlıyoruz. Biz şehitlere üzülüyoruz, belki de onlar harika nimetler içerisinde rızıklandırılırken, bizim gözyaşlarıyla onlara ağlamamıza üzülüyorlardır? Şehit olan babasının arkasından kuzu’lar gibi meleşen çocukların, ağıt yakan anaların yakarışları yürekleri deliyor, gözyaşları gönüllere akıyor, dolduruyor, taşırıyor.. ama elden bir şey gelmiyor. Dile gelen de ya ağıt, ya beddua ve tel’in oluyor.
Şeytanın aklına karpuz düşürmeyelim. Ölen şehit oluyor diye öldüren hayra giriyor değildir, bilakis bir canı öldürmek, şirkten sonra en büyük günahlardandır. “Kim bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksızca) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir hayatı kurtarırsa, sanki bütün insanların hayatını kurtarmış gibidir.” (Maide, 32). Bir insanı haksız yere öldürmekle bütün insanları öldürmüş gibi olan lanetlik terörizm karşısında sessiz kalan insanların da insanlığı ölmüş demektir.
Fikirleriyle ufkumuzda kültürden irfana yol açan Cemil Meriç, insanlığın kalbinden haykırmış: “Yemin ederim ki, dünyanın bütün toprakları bir tek insanın kanını akıtmaya değmez.” demiş. Değmez! Vallahi de değmez, billahi de değmez, tallahi de değmez. Fakat gel de dinsiz teröristlere anlat bunu! Din adına teröristlik yapanlara ise anlatmakla uğraşma, onlar ancak mahşerde uyanırlar. Hak din ile sapıtanı düzeltecek bir hakikat indirilmiş midir, bilmiyorum. İyiyken melekleri geçip yeryüzünde halifetullah olabilen eşref insan, kötüyken ise şeytanın bile şerrinden Allaha sığındığı bir esfel oluyor.
Belki de bu yüzden “Dünyanın başına gelen en kötü şey, insanoğludur.” demişler. Yeryüzünde düzen bozuculuk yapmış, bozgunculuk çıkarmış ve haksız kanlar akıtmıştır. (Bkz. Bakara 30, Rum, 41). En haksızı da teröristliktir! Hz. Peygamber’in beyanından öğreniyoruz ki: Hırsızlık veya zina yaparken iman dayanamıyor, kalbden çıkıyorsa –ki çıkıyor, sonra kalbe geri dönüyor-, bir canı haksız yere öldürürken iman yerinde durur mu hiç?! Haksız yere bir canı öldürmeyi tüm canları öldürmeye eş tutan bir dinin mü’minleri içinden terörist kâtil çıkamaz, imandan çıkmadıktan sonra!
Cenab-ı Rasul (sav) “Müslümana sövmek fâsıklıktır. Müslümanı öldürmekse küfürdür.” buyurmuşlar. Bedenen öldürmek küfür, manen öldürmek ise fitnedir ve fitne, katlden de, küfürden beterdir. Can alanlar görünür de, iman çalanlar görünmezler, gizlenirler. Basiret odur ki, bir toplulukta veya bir toplumda manevî anarşi çıkaran dincileri, din üzerinden iktidar kurmuş müfsid-i fettanları görsün, yakalasın ve deşifre etsin!
Öldürmekten zevk alan mahluk, müslüman değil, insan da olamaz. Anarşizm, terörizm, vandalizm, azgınlık, taşkınlık, saldırganlık, hakka tecavüz, bunlar “bağy”in farklı sürgünleridir; ve Allah bütün çeşitleriyle ‘bâğîliği’ yasaklamıştır (Nahl 16/90). İşine gelmezse, başarı için hiçbir kural tanımayan, hak-hukuk, dostluk-kardeşlik-insanlık, hiçbir değeri takmayan, bütün ölçüleri yakıp-yıkan tâğîlik ve bâğîlik, duygusal anarşizmdir; idealize ile hipnotize edilmiş aklın cinnetidir, caniliğidir; cebren dağıtılması ve hapsedilmesi gerekir ve kader de buna hükmetmiştir.
Terör, hedefine göre hüküm alır. Kimininki can, kimininki imandır. Can mı değerli, iman mı? İmansız can, cehennemlik. Demek candan daha değerlisi iman. Ne ki canını korumak için imanını saklamak câiz. Darda kalırsan, bu cevazı kullan ey can! İman üzere yaşamak, imanı uğruna ölmekten daha hayırlıdır, çünkü daha zordur. Şehitlik dışında canını hiçbir bahaya satma en sahib-i can! O da kaderde varsa ne âlâ, yoksa mualla… Canı korumak için imanın bile gizlenebildiği bir dinin mü’minleri, canlarını-imanlarını dünyalık şeyler için nasıl harcayabiliyorlar: hayret! dehşet!
Canının değerini bil ey can! Canına mâl olmasın hiçbir heyecan! Para, makam, şöhret, şehvet, ihtiras, intikam, terör! En iyisi sohbet-i yârân, sohbet-i hûbân, sohbet-i cânân! Bu hayatta hayattan daha değerli bir şey yok! İman üzere hayat veya küfür üzere hayat, farketmez. Hayat varsa, iman ihtimali daima vardır. Yaşıyor olmak, ne büyük mucize! Hayatının değerini bil, hayatını koru-kolla. Beden, akıl-kalp sağlığından önemlisi yok! İmansız ruh hastadır. Hayatın değerini bilmek, o hayatı Veren’in istediği istikamette yaşamaktır. Biricik hayatını Veren’in hesabına değerlendir, ey yâr-ı cinân!
Kırk yıllık tecrübemin sonunda acı, ama çok acı, gerçekten acı, mahvedici, kahredici gerçek, uyandığım, iliklerime kadar yaşadığım, bana intihar hissini iliklerimde yaşatan hakikat şu ki: Sağdan yaklaşarak aldatan şeytandan bin beteri, sağın en sağından yaklaşabilen en azgın azınlıktır. En sağdan inandırarak kandıran dindar görünümlü bu dinci ve sinsi cânilerin izlediği en sağcı cinayet siyaseti, hem hedefe koyduklarını haksız yere öldürür, hem de kendilerini haklı ve kahraman çıkarır. Çıkarır mı, yoksa sadece gözükür mü? Gözükür mü, yoksa kendini algılarda öyle mi gösterir? Olsun, algılar onlara yeter (!). Ama fakat velakin, ‘zor, oyunu bozar’mış ve bozdu!
Bir tarafta hayalleriyle beraber öle(meye)nler, öbür tarafta ölümle beraber ölen hayaller… bunlardan hangisi daha acılı ve acıklı? Tabii ki birincisi! Hayalleriyle beraber ölenlerin (daha doğrusu ölemeyip can çekişenlerin) çektiği acıklı acılar, ölümle hayalleri ölenlerden çok daha ağırdır, bütünü kuşatan ve her hücresine nüfuz eden bir cehennem azabıdır.
Haksız yere bir canı almayı, tüm canları almak sayan bir Allah’ın, seri katillere, etnik kıyımcılara, cani teröristlere dönüşen kulları arasında en tehlikelileri, dindar gözüken dincilerdir, din adına organize olmuş ve mafyatik sistemi olan kült yapılardır. Can almanın belki ‘haklı’ bir sebebi olabilir (ve buna ancak devlet karar verebilir), fakat imanları çalmanın hiçbir haklı sebebi olamaz!
Anlayanına çok ağır gelecek olan, fakat yaşayanın (o fitneleri, o inkisarları intihar sınırında on yıllarca yaşayanın) adalet hissini ancak tatmin edecek olan şöyle bir cümle ile devam edeyim: Kendi hayallerine hafif hasar verebilir bencil titizliğiyle başkalarının bütün hayalini, reelini ve geleceğini çalan bir câninin, bir hâinin, bir müfsid-i fettânın dört ayağı birden kesilse sezadır. Verdiği gizli emirler veya onaylar ile ümmet-i Muhammed’in kalbinde öyle sinsi ve zehirli bir lümme-i şeytaniye işlevi görmüştür ki milyonlarca insanın dünyasını da ukbâsını da mahvetmiştir.
Dünyada kötülerin nicelik bakımından çokluğuna rağmen, iyilerin nitelik itibariyle yeterliliği sebebiyle olmalı ki hâlâ kıyamet kopmuyor; demek, iyilik kıyameti tutuyor, bırakmıyor… Yoksa, kıyameti koparan feryatlar göğe yükselirken, insan, göklerden Sûr’un emri çoktan verilmeliydi diye düşünüyor.
…
Vay be… Hayat ne kadar ucuz’muş; insanın önemi yok, insanlığın önemi yok (!)… Var da yok yani… Belki de ölümün en tatlı yanı, ölenin acılarını dindirmesi. En acı yanı da kalana ‘acıları’nı bırakması! Allah ölemeyenlere sabr-ı cemîl lutfesin, âkıbetlerini hayreylesin; çektiklerini günahlarına keffaret, vesile-i mağfiret ve kat-ı merâtib-i cennet için birer mi’raç eylesin. Onları nesli azalan insan türünü yeniden insanlığıyla gönüllere ekip çoğaltacak meleğ-i insanîler kılsın.
Ah gözünü sevdiğim Uluköyüm, g/özümde tütüyorsun…
28 Eylül – 03 Ekim 2015
Ümraniye / İstanbul