DüşünceEkim '23Tuba Çiçek
Bu yazı bir ‘manifesto’dur, bildiridir. En başta haksızlıklar karşısında susmayı şiar edinmiş insana, susarak suçsuz, mazbut, mazlum, masum olduğunu zanneden kitlelere… Allah’ın yaratırken eşref-i mahlûkat dediği zata, yeryüzünün halifesine, bana, sana, ona, bize, hepimize bir nutuktur, bildiridir. Öz eleştiridir. Kişinin dünyadaki konumunu ihata etmesidir.
Yüce Allah Kur’ân’da Bakara 30. Ayette şöyle buyuruyor:
 
Bir zamanlar Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife yapacağım,” demişti. (Melekler): “Orada bozgunculuk yapan, kan döken birisini mi halife yapacaksın? Oysa biz seni överek tespih ediyor ve seni takdis ediyoruz?” dediler. (Rabbin): Ben sizin bilmediklerinizi bilirim,” dedi.
Burada ki halifeden kasıt peygamberin ölümünden sonra başlayan ve hırs yüklü devlet başkanlığına dönüşen dünyevi, seküler, tek adamın halifeliği değildir. İyi irca ederseniz anlarsınız ki, yeryüzündeki tüm insanları temel alarak Allah’ın varlığını ve biriliğini kabul etmiş biz inananlara bir mesajdır, ötelerden gönderilen uhrevi bir gönderidir.
Hasılı, yazılan şu halifelik mesajını anlayarak okursanız, dünyadaki bulunduğunuz yerin anlam ve önemini, görev ve sorumluluklarınızı idrak edip, iktidara kendi ellerinizle taşıdığınız kişi veya kişilere tapınırcasına eylemlerde bulunup, haksızca itaat etme derdinden de âzâde olursunuz.
Bu düzen böyle gitmez. Bir kişinin ya da azınlığın yalnız başına tüm dünyalık gücü ve nimetleri bencilce elde etmesi, yüreklerin kara, kulakların sağır, vicdanların çamur olmasıyla devran dönmez. Bireysel ahlâka ve toplumsal ahlâka verilen önem, toplumsal adalete ve özgürlüğe giden kapıları sonuna kadar açar.

Sokaktaki dilenci çocuğun, kadının, yaşlının gözlerine bakın. O insanların tüm insani özünü çöpe atıp yoldan geçen herkese ağız eğip bir şeyler istemesi bizleri düşündürmedikçe, bu devran bu şekilde karışık, karanlık, klasik tabirle Ortadoğu bataklığı şeklinde devam edip gider.

Çünkü o dilenci çocuğun sokaklarda insanlara yaptığını, takım elbise giyip kendini burjuva üst insan görenler de, kendi üstlerine karşı dilenciliğin farklı bir halini, modern tarzını yaşamaktadırlar.
Bu düzen bitmeli. Herkesin adaletle yaşayabileceği, kimsenin kimseye ağalık taslamayacağı, erdemli, ahlâklı, ilkeli bir toplum inşa edilmelidir.
Bunun olabilmesi için de bizler, her birimiz tek tek yeryüzünün halifesi olarak görevlerimizin farkında olmalı ve haksızlıklara tepki gösterebilmeliyiz.
Filler tepişir, çimenler ezilir. Hep altta kalan ezilir. Bu durumun değişmesi, kimsenin ezilmemesi için toplumsal ahlâk iktidardan başlayarak en üstten kitlerle öğretilmeli. Elden geldiğince, erdemli, ilkeli siyaset başta olmak üzere, tüm kamu kurumlarında ilkeli, dürüst ve adil olmak şart haline getirilmeli ve bu fiili sergileyenler övülmeli, ödüllendirilmelidirler. Dürüstlük ve erdemin sosyal model olması açısından bu durum elzemdir.
Zira, toplumsal, kültürel genlere işlemiş olan ahlâksızlığın, tutarsızlığın bitmesi için en üst mercilerden başlamak üzere, haksızlık, adaletsizlik, liyakatsizlik, ilkesizlik, tutarsızlık, yalancılık, hırsızlık yapanlar ceza almalıdırlar. Ta ki en alttaki bireye ve tüm topluma örnek olsun.
Âmin Maalouf, “Bir dinleri olduğu için ahlâka ihtiyacı kalmamış gibi davranıyorlar.” der. Yaşadığımız toplum da aynen bu şekilde bir dinin mensubu oldum demekle, ahlâkı elde ettiğini zanneden insanlarla dolu. Ahlâk nedir dediğimizde, ‘doğru ile yanlışı ayırt etmedir.’ olmalıdır cevabımız.

Yaşadığımız toplum üzerinden toplumsal ahlâka değinirsek, ülke insanının genel ahlâksal doğrusu şu şekilde gerçekleşmektedir:

 Ülke halkı kendi elleriyle, kendileri gibi bir grup insana iktidarı teslim ediyorlar ve bu teslim ediş sonrasında ise, halkın çoğunluğunda güce karşı itaat kültürü gelişiyor. Bu durum bir manivela gibi tekrar eden bir hale dönüşüyor.
Halk uyuşmuş bir memnuniyetle, kendi elleriyle teslim ettiği iktidar koltuğunu kendisi gibi fanilere, tabiri caizse tapınmaya, biat etmeye, sorgusuz sualsiz itaat ederek yüceltmeye başlıyor. Bu yüceltme sonrası o koltuğu alan kişi ve o kişiyle beraber var olan kadroda kibir, büyüklenme halleri zuhur ediyor. Bu büyütülen ve sorgusuzca itaat edilen kadro güçlendikçe, büyüklenme, ötekileme, tehdit daha da fazlalaşıyor.
Tabi bu kötü gidişin ve zulüm halinin devam etme nedeni, halkın tepkisizliği, haksızlıklar karşısında çıkarları için susmalarıdır. Fakat bilinmelidir ki, susan o insanlar da ilahi adaletin ve dünyevi adaletin önünde hesabını elbet bir gün vereceklerdir.
Balık baştan kokar deyiminin, bu yazı için iyi bir emsal olacağı düşüncesindeyim. Nedeni ise, gelişmekte olan ülkelerde her şey ahbap çavuş mantığıyla yürüdüğü için, insanlar bu durumu kanıksamış ve bunun dışında bir gerçekliğin olabileceğine mahal vermiyorlar, düşünemiyorlar.
Toplum, sorgulamayan, okumayan insan yığınları haline gelince, erdemsiz yöneticiler de iktidarı ele alıp her türlü kurnazlığı, dalavereyi siyaset, din, ahlâk adına yaptıklarını söyleyip kandırılmaya müsait ya da kandırılmanın işine geldiği yığınlara, arenalarda, minberlerde nutuklar atıp vaazlar vererek, dini argüman (kanıt)larla göz boyuyorlar.
Öyle ki bugün beyaz dediğine yarın kara diyen, bugün dost dediğine yarın düşman diyen, renkten renge, halde hale giren demokrasi, insan hakları martavalları ile binlerce yılın emeği, özü ve kültürel değerleriyle harmanlanmış şehirleri, ülkeleri yıkıp binlerce insanın ölümüne, yersiz yurtsuz kalmasına sebep olarak hile ve entrikalarla servet ve kuvvet elde eden, sonra da adalet ve vicdan diyenler, bizim yani halkın payelendirip statü verdiğimiz kişiler değil midir? Düşünen, sorgulayan vicdanlı insanları şaşkına uğratan da yine aynı zihniyetin ürünü olanlar değil midir?
Halk haksızlığı, yolsuzluğu öyle kanıksamış ki hırsızlık, yolsuzluk, ahlâksız tavırlar karşısında tutumu sorulduğunda, ben olsam ben de çalardım demekte pek de beis görmüyor. Peki, yüce Yaratıcı ne diyor; ‘’ Allah her dönemin hükümdarını halkın kalbine göre gönderir. Onları düzeltmek isterse Salih birini, helak etmek isterse kötü birini hükümdar olarak gönderir.’’ (İsra,17/16.)
1400 yıl öncelerden, Peygamberimizden ulaşan rivayetlere göre ise, ‘Siz nasılsanız, öyle yönetilirsiniz.’  Özetle; siz bozgunculuğa, hırsızlığa, adaletsizliğe, ikiyüzlülüğe, bencilliğe, hırsa meyilliyseniz, başınızdakiler de öyle olur diyerek, aslında yönetimin manivelasının bizim yani halk kitlelerinin elinde olduğunu beyan etmiş bulunuyor. Çok önemsediğimizi iddia ettiğimiz yüce Yaratıcı…

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment